İnanmayanların bir problemi de akıl ve mantığını ölçü yapması! Bunun batıl olduğunu Risale-i Nurlarla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Her şeyi maddiyatta arayanların akılları gözlerindedir; göz ise mâneviyatı göremez."(1)

Akıl ve mantık doğruları ve hakikati anlamamızda bir araçtır. Bu araçlar maddeci felsefenin elinde inkara bir vesile olurken aynı araçlar vahyin terbiye ve ışığında imana ve ibadete vesile olabilmektedir. Demek burada temel mesele, bu araçların nasıl ve ne şekilde kullanıldığıdır.

Mesela, akıllarını göze ve maddeye hapsedenler her şeyi gözle görülen elle tutulan madde aleminde arıyorlar. Bu durumda Allah, ruh, mana, ahiret vesaire gibi şeyler madde içinde olmadığına göre, elle tutulur gözle görülür olmadıklarına göre bunlar yoktur diyorlar.

Bu sakat bakış açısından kurtulmadan doğruları görmeleri pek mümkün değildir. Mesela, aklın varlığının emaresi akıllıca davranışlar sergilemektir. Davranışlar maddi alem içinde görülüyor, ama aklın kendisi manevi bir yapı olduğu için maddi alemde elle tutulup gözle görülemiyor. Bu durumda akılları gözlerinde olanların akılsız olmaları iktiza eder.

İnsan gözü belli aralıkları görür onun dışında çok büyük ve çok küçük varlıkları göremez. Mikrobu ve çok büyük bir galaksiyi çıplak gözle görmesi mümkün değildir. Bu durumda maddi bakışa göre bunların hepsi yok hükmünde olması gerekiyor.

Yine, bir sahada otorite, bir dalda uzman olan diğerinde cahil, yabancı, gabidir. Kim bir şeyle çok meşgul olursa, diğerlerinde ekseriya gabîleşir (uzaklaşır, akıl erdiremez). Maddiyat ile çok meşgul olan, maneviyatta gabileşir ve sathi olur. Maddede ihtisas sahibi olanın sözü, maneviyatta geçersizdir. Maddî meselelerde mahareti olanın maneviyatta hükmü delil olmadığı gibi, çok defa sözü dinlenilmeye dahi lâyık değildir.

Meselâ, bir hasta; “Falanca ilim adamıdır.”, diyerek doktor yerine yüksek jeofizik mühendisine müracaat ile gösterdiği ilâcı kullansa, akrabasına taziye vermeye dâvet ve kendisi için tabutun plânı çizdirip mezara taşınmak için bir raporu istemesi demektir.

Bu durumda "Koskoca bilim adamları filozoflar dini inkar ediyorsa, elbette bunların elinde bir gerçeklik bir hakikat var." demenin de ne kadar ahmakça ne kadar cahilce olduğu ortadadır. O dinsiz bilim insanı iyi bir doktor iyi bir fizikçi iyi bir kimyacı olabilir, ama manevi alanda gayet cahil gayet yüzeysel gayet ilkel bir düşünce içindedir.

"Fikrin sönük ise; Kur'anın güneşi altına gir, imanın nuriyle bak ki: Yıldız böceği olan fikrin yerine her bir âyet-i Kur'an, birer yıldız misillü sana ışık verir."(2)

Yıldız böceği kendi küçücük ışığına güvenerek Güneşe meydan okumuş, Güneş de ona haddini bildirmek için azametli ve külli ışığını çekivermiş. Yıldız böceği de bir anda müthiş bir karanlık ve zulümat içinde kalıvermiş ve bütün sevdiği çiçek ve böcekleri bir daha görememiş, çok pişman olmuş, ama nafile. İşte benlik ve nefis davasına sapan müşrik ve kafirlerin durumu da aynı bu yıldız böceğinin durumu gibidir.

Bu manayı en güzel okumanın yolu, hakikate ulaşmayı salt akıl ile yeterli gören filozofların eserlerine ve fikirlerine bakmaktır. Onlar, akıllarını vahyin ışığına teslim etmedikleri için, kainat okyanusunda boğulmuşlardır. Sebepler ve tabiat bataklığında debelenip durmuşlardır. Bu da "Vahiysiz soyut akıl ile hakikatlere ulaşmak mümkün değildir." önermesini doğruluyor. İbn-i Sina ve Farabi gibi dahi filozoflar salt akıl ile "hakiki tevhidi" ve "imanın diğer rükünlerini" tahkiki bir surette anlayamamışlar ve bu hususta mukallit kalmışlardır.

Mesela Kur’an, kainatta her şeyin ve her mevcudun, Allah’ın tedbir ve tasarrufunda oluğunu, ayetleri ile izah ve ispat ederken, filozoflar salt aklı ile kainatı sebepler ve tesadüfün kucağına atarlar. O'nun kainattaki isim ve sıfatlarının tecelli ve cilvelerini sebepler zincirine bağlarlar. İbn-i Sina’nın, öldükten sonra dirilme inancında "Akıl bunda gitmez." demesi, aklın vahiy karşısında ne kadar aciz olduğunun bir itirafıdır.

İnsan aklı, maddi kayıtlar ile kayıtlı olmasından, maddenin ötelerine geçip, oralarda ne var ne yok, bilgi toplaması ve malumat alması imkansızdır. Ama Allah’ın ilmi olan vahiy, her yere her tarafa tam nüfuz ettiği için, her şeyin hakiki ahvalinden de tam haber verir. İnsan aklı da vahiyin nüfuzlu nazarına iman ile râm olursa, onun ile her yeri ve her şeyi idrak edebilir. Bunun delili ise, Kur’an’ın talebeleri olan İslam alimlerinin eserleridir. Risale-i Nur'un çok yerleri vahiy ile aklın mukayesesini yapıyor. Üstad Bediüzzaman bu konuyu şöyle özetler:

"Nur-u Akıl Kalbden Gelir"

"Zulmetli münevverler bu sözü bilmeliler: Ziya-yı kalbsiz olmaz nur-u fikir münevver. O nur ile bu ziya mezc olmazsa zulmettir; zulüm ve cehli fışkırır. Nurun libasını giymiş bir zulmet-i müzevver."(3)

Dipnotlar:

(1) bk. Muhakemat, Birinci Makale, İkinci Mukaddeme.
(2) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf.
(3) bk. age., Lemeât.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...