"Hilkat-i insanın ilm-i Hâlıka delaleti arasındaki nisbet, karanlık gecedeki yıldız böceğinin ışıkçığının, günün ortasında yeryüzünde parlayan Güneş’in şaşaasına nisbeti gibidir." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"...her şeyi bilen bir Allâmü’l-Guyûbun ihata-i ilmiyesine delâlet eder. 'Yaratan bilmez olur mu? Onun ilmi her şeyin inceliklerine nüfuz eder ve o her şeyden hakkıyla haberdardır.' (Mülk, 67/14) İnsanın hüsn-ü sanatının onun şuuruna delaletiyle, hilkat-i insanın ilm-i Hâlıka delaleti arasındaki nisbet, karanlık gecedeki yıldız böceğinin ışıkçığının, günün ortasında yeryüzünde parlayan Güneş'in şaşaasına nisbeti gibidir..." (Şualar, On Beşinci Şua, El-Hüccetü'z-Zehra'nın İkinci Makamı)

İnsanın yapmış olduğu güzel bir eserde, onun şuuru, aklı ve tecrübesi tezahür eder, kaliteli bir zanaatkâr olduğunu gösterir. Mesela, işlemesi ve oyması güzel olan bir abajur, marangozun şuuruna, kalitesine ve tecrübesine şahitlik eder.

İnsanın yaratılışındaki muazzam san’at ve güzellikler de benzer bir şekilde İlahî ilme işaret eder. Onun yaratma konusunda benzersiz bir Halık olduğunu gösterir. Her eser sahibine işaret eder ve onu tanıtır.

İnsanın eseri ile Allah’ın eseri her ne kadar eser sahibine işaret etme konusunda benzerlik arz etmiş olsa da kalite ve muazzamlık açısından Allah’ın eser ve san’atları Güneş'in ışığı gibi iken, insanın eserleri de ona göre yıldız böceğinin küçücük ışığı gibidir.

Yıldız böceğinin küçücük ışıkçığı Güneş ışığının yanında nasıl sönük ve basit kalıyorsa, insanın akıl ve şuuru ile ürettiği bir eser de Allah’ın ezelî ilmi ile yaratmış olduğu bir eser yanında gayet basit ve sönüktür. Helikopter ile kartal arasındaki fark gibi...

"Fikrin sönük ise; Kur'anın güneşi altına gir, imanın nuriyle bak ki: Yıldız böceği olan fikrin yerine her bir âyet-i Kur'an, birer yıldız misillü sana ışık verir." (32. Söz)

İnsan kâinat kitabındaki hikmetleri bilme konusunda büyük mesafe kat etmiştir. Her ilim dalı, bu kitaptan ayrı bir hikmet dersi almış ve insanlığın istifadesine sunmuştur. Ancak, bu kâinatın sahibi kimdir? İnsanları niçin yaratmıştır? Zaman nehri nereye doğru akıyor? Bu dünyadan sonra bir başka âlem var mı? Varsa o âlemde insanların mes’ud olmaları için bu âlemde neler yapmaları gerekiyor? gibi suallerin cevaplarını vermekte insan fikri çok sönük kalır. Bunların cevabı ancak bu âlemleri yaratan, sevk ve idare eden Cenab-ı Hakk’ın kitabından öğrenilebilir. İnsanın sönük fikriyle cevap bulunamayan bu gibi meseleler Kur’an güneşi ile aydınlatılmıştır.

Bu konularda insan aklı yıldız böceğinin ışığına benzetilmiş, âyet-i kerimelerin ise her biri bir yıldıza teşbih edilmiştir.

Her şeyi akıl ile çözmeye çalışan ve gözlerini Kur’an güneşine kapayan filozoflar, çoğu meselede boğulmuşlar, sebepler ve tabiat bataklığında debelenip durmuşlardır. İbn-i Sina ve Farabi gibi dâhi filozoflar bile "hakiki tevhidi" ve "imanın diğer rükünlerini" tahkikî bir surette anlayamamışlar ve bu hususta mukallit kalmışlardır.

Mesela; Kur’an, kâinatta her şeyin ve her mevcudun, Allah’ın tedbir ve tasarrufunda olduğunu, ayetleri ile izah ve ispat ederken, filozoflar; “Camid, cahil, kör, sağır” tabiata, sebeplere ve tesadüfe verirler. Cenab-ı Hakk’ın mevcudattaki isim ve sıfatlarının tecelli ve cilvelerini sebepler zincirine bağlarlar.

Kur’an’a ve sünnete tâbi olmayan bir akıl, her zaman sırat-ı müstakimde yürüyemez, ufku her şeyi kuşatamaz ve tam bir mürşid olamaz. Çünkü akıl da bir mahlûktur, idraki sınırlı ve mahduttur. Nitekim Aristo ve Eflatun gibi üstün zekâ sahibi olan dâhiler, Allah’a iman ettikleri halde, tekrar dirilmenin ruhen olacağına inanmışlar ve bedenin de dirilmesini akıllarına sığıştıramamışlardır. İbn-i Sina’nın haşr-i cismanî hususunda; "akıl bunda gidemez" demesi, aklın vahiy karşısında ne kadar aciz olduğunun bir itirafıdır. İnsan, mücerred akıl ile Allahü Teâlâ'nın varlığını bilse dahi, O Zât-ı Akdes'in kudsî sıfatlarını ve esmasını, bu kâinatın yaratılış hikmetini, insanların vazifelerini, şu mevcudatın nereden gelip, nereye gittiklerini ve ahirete ait hakikatleri bilemeyeceğinden Cenâb-ı Hak onlara peygamberler ve semavî kitaplar gönderdi. Hem bu kâinatın ve insanın yaratılışındaki âli maksatlar ve ilahî hikmetler ancak “yüksek dellal, doğru keşşaf, muhakkik üstad ve sadık muallim” olan başta Hz. Muhammed (sav.) olmak üzere diğer bütün peygamberlerle bilinir ve anlaşılır.

Bir insan ne kadar zeki, kabiliyetli, temiz, ince anlayışlı, ilim ve irfanda ileri olursa olsun yine de bir peygambere ihtiyacı vardır, ondan müstağni olamaz. Her insanın anlayış ve kabiliyeti farklıdır. Bu bakımdan herkes aynı derecede her hakikati anlayamaz, hayır ve şerri birbirinden ayıramaz. Birinin şer dediğine diğeri hayır diyebilir. İnsan, sadece aklını kullanarak varlıkları tanır ve vazifelerini bilir; fakat onların yaratılış gayelerini, tesbih ve ibadetlerini anlayamaz. Tevhid akidesi, hakikat-ı eşya, insanın ve kâinatın yaratılış gayesi gibi ulvi hakikatler, ancak onlar ile anlaşılır ve bilinir.

İnsan aklı, maddî kayıtlar ile kayıtlı olmasından, maddenin ötelerine geçip, oralarda ne var ne yok, bilgi toplaması ve malumat alması imkânsızdır. Ama Allah’ın ilmi olan vahiy, her yere her tarafa tam nüfuz ettiği için, her şeyin hakikî ahvalinden de tam haber verir. İnsan aklı da vahyin nüfuzlu nazarına iman ile râm olursa, onun ile her yeri ve her şeyi idrak edebilir. Bunun delili ise; Kur’an’ın talebeleri olan İslam âlimlerinin eserleridir. Risale-i Nur'ların birçok yerinde vahiy ile aklın mukayesesi yapılmıştır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...