Dünyanın yaratılış hikmetlerinden birisi de imtihandır. Ergenlik çağına varmadan ölenler, İslam'dan habersiz yaşayan milyonlarca insan var. Nasıl anlaşılmalıdır?
Değerli Kardeşimiz;
Evvelâ; imtihan kâinatın yaratılma sebeplerinden sadece bir tanesidir. Bu yüzden, bütün kâinatı ve hadisatı sadece imtihan ile izah etmek mümkün değildir.
İkincisi, kâinatın ve mahlûkatın yaratılmasının gayelerinden ilki Allah’ın kendi cemal ve kemalini mahlûkat aynasına görmek ve göstermek istemesidir. Bu yüzden mahlûkatı kesretle yaratıyor.
"Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim ve mahlûkatı yarattım." (1)
Yani şu kâinat sarayının yaratılma gayesi, her biri birer gizli hazine olan Allah’ın isim ve sıfatlarını bu kâinat sarayında tecelli ettirip hem kendi İlahi nazarı ile hem de gayrın nazarı olan mahlûkatın nazarı ile bu tecellileri seyredip müşahede etmektir.
Kâinatta sergilenen isimlerin en büyük seyircisi Allah’ın bizzat kendisidir, sonra da sırası ile insanlar, melekler, cinler ve ruhanilerdir. Yani kâinatın asıl yaratılma maksadı, Allah’ın kendini tanıtmak ve sevdirmek istemesidir. İnsanların imtihana tabi tutulması bu büyük gayelerin yanında tali ve küçük gayeler olarak kalıyor.
İnsan, bu âlemde hem Allah’ın en mükemmel eseri hem de kâinat sarayında teşhir edilen eserlerin en mükemmel seyircisidir. Bu sergide teşhir edilen eserlerin her biri ayrı bir mu’cize olduğu gibi, onları seyir, takdir ve tahsin edecek bir varlık yaratması da Allah’ın yine en büyük bir mu’cizesidir.
Üçüncüsü, şuunat-ı İlahidir. İnsan nasıl kendi güzelliğini görmek ve göstermekten bir keyif ve lezzet alırsa, aynı şekilde, ama kudsi olarak Allah da kendi sonsuz kemal ve cemalini görmek ve göstermekten bir keyif ve lezzet alır. Bu Allah’ın şuunatıdır, yani İlahi bir keyfiyetidir. Bu keyfiyet sayesinde kâinatta bir hareket ve faaliyet vardır. Bu yüzden bir iki milyon sineği yaratıp kendi cemal ve kemalini tanıtması yeterli iken, trilyonlarca sinek icat ediliyor.
Sevmek, lezzet almak, hoşlanmak insan için birer şe’ndir. Allah da mahlûkatını sever ama, bizim bir eserimizi sevmemiz gibi değil. İşte bu İlâhî muhabbeti, mahlûkatın sevgilerinden ayırmak için “mukaddes” kelimesi kullanılır. Allah da kulunun ibadetinden memnun olur. Ama, bu memnuniyet bir padişahın kendisine itaat eden bir askerinden memnuniyeti cinsinden değildir. İşte bunu zihinlere yerleştirmek için “memnuniyet-i mukaddese” tabiri kullanılıyor. Bunlar da şuunat-ı İlahiyedendirler. Allah’ın bütün mahlûkatının ihtiyaçlarını görmekte bir lezzet-i mukaddesesi vardır. Ama bu lezzet, bizim bir fakiri giydirmekten yahut doyurmaktan aldığımız lezzet gibi değildir.
“Her bir faaliyette bir lezzet nev’i vardır.” hakikatından hareket ederek kâinata nazar ettiğimizde, Cenâb-ı Hakk’ın herbir fiilini icra etmekte, herbir ismini tecelli ettirmekte bir lezzet-i mukaddesesi olduğu aklımıza görünür. Bu lezzetin keyfiyetini ise akıl idrak edemez. Zira, akıl ancak mahlûkat sahasında düşünebilir.
Netice olarak, sonsuz cemal ve kemalin müşahede edilme isteği Allah’ın bir şuunatı ve İlahi bir keyfiyetidir. Allah kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermekten İlahi bir lezzet ve keyif alıyor. Bu yüzden, mahlûkatı icat etmiştir.
Dördüncüsü, mecnunluk, fetretlik, bela ve musibet gibi şeyler sadece imtihana taalluk eden şeylerdir. Onların kâinat sarayında Allah’ın sanat ve şuunatına mazhar ve ayna olmaları yaratılmaları için kâfidir
Beşincisi, Üstad Hazretleri kâinatın ve içindekilerin yaratılış hikmetini en veciz olarak şöyle ifade ediyor:
"Ey kardeş! Eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-i salâtın rümuzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsilî hikâyeciğe bak:"
"Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinellerde her çeşit cevahir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli, pek acaip defineleri varmış. Hem kemalâtça sanayi-i garibede pek çok mahareti varmış. Hem hesapsız fünun-u acibeye marifeti, ihatası varmış. Hem nihayetsiz ulûm-u bediaya ilim ve ıttılaı varmış."
"Her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultan-ı zîşan dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin, ta nâsın enzarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi san'atının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Ta, cemal ve kemâl-i mânevîsini iki vecihle müşahede etsin: Bir vechi, bizzat nazar-ı dekaik-âşinâsıyla görsün. Diğeri, gayrın nazarıyla baksın."(2)
Akıl baliğ olmadan vefat eden bütün çocukların cennete ebediyen çocuk kalacakları 17. Mektub güzel bir şekilde anlatmaktadır. Arzu edenler o mektubu okuyabilirler.
Başta insan olmak üzere her şeyi yerli yerinde ve hikmetli yaratan Allah, elbette ki insanların doğacağı yeri, zamanı ve muhiti bilerek yaratmaktadır. Bugüne kadar yaratılan bütün mahlûkat ve kıyamete kadar yaratılacak olanlar Yüce Rabbimizin ilmindedir.
Bizim Müslüman bir ülkede, Müslüman ana-babadan doğmamız Müslüman olmamıza bir vesile olabilir ama bu bizim Müslüman olarak ölmemizi ve ebedî cenneti kazanmamızı garanti etmez. Nitekim Resul-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurur: "Siz öyle bir zamandasınız ki, sizden her kim emrolunanın onda birini yapmazsa, helâk olur. Sonra, insanlara öyle bir zaman gelecek ki, emrolunanın onda birini yapanınız kurtulacak."(Tirmizi, Fiten, 79)
Bu da bize gösteriyor ki; Allah herkesi içinde bulunduğu duruma, şartlara ve seviyeye göre hesaba çekecektir. Ateşe tapan bir ailenin çocuğu olan Selman-ı Farisi İran’dan gelip Resul-i Ekrem Efendimize iman edip hidayete kavuştu. Ebu Cehil gibi nicesi iman etmedi ve müşrik olarak öldü.
Evet, her Müslüman ülkede doğan Müslüman olmadığı gibi, her kâfir ülkede doğan da kâfir olarak kalmamaktadır. Amerika’da yılda bir milyona yakın insanın Müslüman olduğu söylenmektedir. Avrupa ülkelerinde ve Rusya’da bu sayı daha da fazladır.
Bizim Müslüman bir ülkede, Müslüman ana-babadan doğmamız, aklımızı bir köşeye koyduğumuz mânasına gelmemektedir.
Kişinin; mükellef olması için, akıllı olması, büluğ çağına ermesi ve kendisine tebliğin ulaşması şarttır.
Buna göre;
- Akıllı olmayan kişi ister mü’min bir ailede ister kâfir bir çevrede yaşasın, asla mes’ul değildir.
- Büluğ çağına gelmemiş bir çocuk ister Müslüman bir ailenin ister kâfir bir ailenin çocuğu olsun hiçbir fiilinden mes’ul değildir.
- Allah’ın gönderdiği vahyi ve peygamberin tebliğini duymamış hiçbir kimse yaptıklarından mes’ul değildir. “Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz. Biz peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız.” (İsra Suresi, 17/15) ayeti de bunun açıkça ifade etmektedir.
Bir insan ne kadar zeki, kabiliyetli, ince anlayışlı, ilim ve irfanda ileri olursa olsun yine de peygambere ve kitaba ihtiyacı vardır. Her insanın anlayışı ve kabiliyeti farklıdır. Herkes aynı derecede her hakikati anlayamaz, hayır ve şerri birbirinden ayıramaz. Cenab-ı Hak, her insanın aklını farklı yaratmıştır. Kur’an’ın nuru ve feyzi ile nurlanmış, Hz. Peygamberin sünneti ile ziyalanmış, ilim ve fazilet ile bezenmiş olan münevver akıl sahipleri ile bizim gibi âmi ve günahkâr insanların aklı bir olamaz.
Her insanın aklı her meselede kaynak olamaz. Kur'an ve sünnete tâbi olmayan akıl yanılır, yanıltır, aldanır ve aldatır.
Tevhid akidesi, eşyanın hakikati, insanın ve kâinatın yaratılış gayesi gibi ulvî hakikatler, ilahi hikmetler, âli maksatlar ve derin sırlar ancak mukaddes kitaplar, “Yüksek dellal, doğru keşşaf, muhakkik üstad ve sadık muallim” olan peygamberler sayesinde bilinir ve anlaşılır.
İnsan, aklı ile Cenab-ı Hakk’ın varlığını bilse dahi, O Zât-ı Akdes'inkudsî sıfatlarını, esmasını, mevcudatın nereden gelip, nereye gittiklerini, hâdiselerin iç yüzünü, ölüm ötesi hayatı bilemezler. Başta Kur’an ve Resul-i Ekrem Efendimiz olmak üzere diğer semavî kitaplar ve bütün peygamberler, bütün bu hakikatleri bir harita gibi insan aklının önüne koymuşlardır.
Peygambere ve kitaba tâbi olmayan bir akıl, sırat-ı müstakimde yürüyemez, her şeyi anlayamaz. Çünkü akıl da bir mahlûktur, idraki sınırlıdır.
- Yüce Allah mülkün yegâne sahibidir. Hiç kimseye verecek bir hesabı yoktur. Çünkü mülkün sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf hakkına sahiptir. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyurulur: “İşte bu, sizin ellerinizle işlediğiniz günahların karşılığıdır. Çünkü Allah kullarına haksızlık edecek değildir.” (Âl-i İmran, 3/182)
Hülasa: Allah âdildir, hiç kimseye zulmetmez. Öyleyse, Allah kimi cehenneme koyarsa, bu mutlaka âdil bir hükümdür. Dolayısıyla, böyle bir kimse İslam’ı kabul etmemekte makul bir mazerete sahip değildir.
Dipnotlar:
(1) bk. Keşfu’l-hafâ, II, 132, hadis: 2016.
(2) bk. Sözler, On Birinci Söz
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü