Allah; bizi dünya sıkıntılarına maruz bırakmadan cennetine alabilirdi. Dünya imtihanına niye ihtiyaç duyuldu?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Şu kâinat sarayının yaratılma sebebi, Allah’ın isim ve sıfatlarını bu kâinat sahnesinde tecelli ettirip hem kendi İlahi nazarı ile hem de gayrın nazarı ile bu tecellileri seyredip müşahede etmektir. Kâinatta sergilenen isimlerin en büyük seyircisi Allah’ın bizzat kendisidir. Sonra sırası ile insanlar, melekler, cinler ve ruhanilerdir. Yani kâinatın asıl yaratılma gayesi, Allah’ın kendini tanıtmak ve sevdirmek istemesidir.

İnsanların imtihana tabi tutulması bu asıl gayelerin yanında tali ve küçük gayeler olarak kalıyor.

İnsan nasıl kendi kemal ve güzelliğini görmek ve göstermekten bir keyif ve lezzet alıyorsa, aynı şekilde Allah da kendi sonsuz kemal ve cemalini görmek ve göstermekten kendine mahsus kudsi bir keyif ve lezzet alır. Bu Allah’ın şuunatıdır, yani İlahi bir keyfiyetidir. Bu keyfiyet sayesinde kâinatta bir hareket ve faaliyet vardır.

Şuunat-ı İlahiye: Şuunat, şe’nin çoğulu. Şe’n için Türkçemizde tam bir karşılık bulamıyoruz. En yakın mânâ olarak “şan, hal, tavır, kabiliyet” deniliyor.

Hâlık (yaratıcı) Allah’ın bir ismidir. Hâlıkiyet ise şe’nidir. Yâni, yaratıcı olmak Allah’ın şânındandır. Bu hâlıkiyetini icra etmek diledi mi, bu dilemeyi, yâni bu iradeyi, ilim, kudret gibi sıfatlar takib ediyor ve halk (yaratma) fiili icra ediliyor. Böylece yaratılan o mahlûkta Hâlık ismi tecelli ediyor.

Rab’ da Cenâb-ı Hakk’ın bir başka ismi. Rab, yâni terbiye edici. Rububiyet (terbiye edici olmak) ise Allah’ın bir şe’ni.

Bütün İlâhî isimler böylece düşünüldüğünde, her birinin şuunât-ı İlâhiyeden bir şe’n’e dayandığı anlaşılır.

Sevmek, lezzet almak, hoşlanmak insan için birer şe’ndir. Allah da mahlûkatını sever, ama bizim bir eserimizi sevmemiz gibi değildir. İşte bu İlâhî muhabbeti, mahlûkatın sevgilerinden ayırmak için “mukaddes” kelimesi kullanılır. Allah da kulunun ibadetinden memnun olur. Ama bu memnuniyet bir padişahın kendisine itaat eden bir askerinden memnuniyeti cinsinden değildir. İşte bunu zihinlere yerleştirmek için “memnuniyet-i mukaddese” tabiri kullanılıyor. Bunlar da şuunat-ı İlâhiye’dendirler. Allah’ın bütün mahlûkatının ihtiyaçlarını görmekte bir lezzet-i mukaddesesi vardır. Ama bu lezzet, bizim bir fakiri giydirmekten yahut doyurmaktan aldığımız lezzet gibi değildir.

“Her bir faaliyette bir lezzet nev’i vardır” hakikatinden hareket ederek kâinata nazar ettiğimizde, Cenâb-ı Hakk’ın her bir fiilini icra etmekte, her bir ismini tecelli ettirmekte bir lezzet-i mukaddesesi olduğu aklımıza görünür. Bu lezzetin keyfiyetini ise akıl idrak edemez. Zira akıl ancak mahlûkat sahasında düşünebilir.

Özet olarak, sonsuz cemal ve kemalin müşahede edilme isteği Allah’ın bir şuunatı ve İlahi bir keyfiyetidir. Allah kendini görmek ve göstermekten İlahi bir lezzet ve keyif alıyor ve bu yüzden mahlûkatı icat etmiştir.

Allah’ın isimleri hükümlerinin ve manalarının gereğini yapıp fiiliyat âleminde görünmek ve tecelli etmek isterler. Nasıl ressam olan birisi resim kabiliyetini göstermek için önce resim yapar, sonra da o resimleri sergilemek için bir sergi salonu açıyorsa; aynı şekilde Allah’ın her bir ismi de kendi hüküm ve manasını görmek ve göstermek ister. Hal böyle olunca Allah bütün isimlerinin mana ve hükümlerinin gereğini icra eder ve ediyor.

Meselâ; Allah’ın Şafi ismi kendi mana ve hükmünü gösterip icra etmek için nasıl hastalığı iktiza ediyor ise, Rezzak ismi de açlığı ister. Muhyi ismi hayatı iktiza ederken, Mümit ismi ölümü ve ölüme sebep olan vesileleri ister. İnsanın başına gelen musibet ve sıkıntıların en mühim gayesi, bu isimlerin tecelli etmesidir. Yoksa zaman ve varlık perdeleri olmadan direk netice yaratılsa, hiçbir isim tecelli etmez ve manasını ifade edemez. Romanın başı ve ortası yazılmadan direkt olarak neticesi yazılsa, o romana kimse iltifat etmez. Romanın sonucunu tesirli ve manalı kılan şey, başı ve ortasıdır. Yaratılış romanının sonucu cennet ve cehennemdir. Başı ve ortası ise maddî âlemler ve kâinattır. Kâinat ve maddî âlemler olmadan cennet ve cehennem manasız ve eksik kalır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 4.743
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

drerkan
İnsanların imtihana tabi tutulması bu dev gayelerin yanında tali ve küçük gayeler olarak kalıyor.. Kainat insan için yaratıldığına göre bu ifadeniz insanın ehemmiyetini biraz azaltmıyor mu?Eşref-i mahlukat olan insanın imtahanın tali ve küçük olarak değerlendirilmesi bence abartılı olmuş biraz.Selametle.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...