Kur’ân'ın tarifinde geçen "tercüme-i ezeli" ile "tercüman-ı ebedî" mefhumlarını açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kur’ân'ın kâinata tercüme ve tefsir olmasından bahsetmekle başlayalım:

Üstad Hazretleri; Allah’ı bize tarif edip tanıtan delilleri, ana hatları ile üç sınıf ve kısma ayırıyor: Bunlardan birisi; kâinattır. Evet, kâinatta herbir varlık Allah’ı bize isim ve sıfatları ile tanıtıyor. Bütün fen ilimlerinin beyan ettiği hikmet ve maslahatlar, Allah’ı bize isimleri ve sıfatları ile tarif eden bir serlevhadır. Kâinat Allah’ın kudret sıfatından gelen tekvinî bir kitaptır. Risale-i Nur'un ekser risaleleri bu delilleri zikrediyor.

Allah’ı bize tarif eden diğer küllî delil ise Peygamber Efendimiz (asm.)'dir. Evet, Peygamber Efendimizin (asm.) getirdiği İslâm dini ve nuru, insanlığa Allah’ı tanıtıp güzelce tasvir etmiş ve halen de etmektedir.

Allah’ı bize tarif eden üçüncü ve en büyük delil ise Kur’ân-ı Kerim'dir. Evet, Kur’ân hem Peygamber Efendimizin (asm.) rehberi ve muallimi hem de kâinat kitabının nasıl ve ne şekilde okunması gerektiğini bize tarif eden en mükemmel ve en âzam bir rehberdir. Kur’ân Allah’ın kelam sıfatının bir tecellisi olması hasebiyle birinci sıra onundur.

Kur’ân’ın bize kâinatı tercüme etmesi ve nasıl okunması gerektiğini tarif etmesi, makam itibari ile kâinattan daha üstün olduğunu gösterir. Kâinatın Kur’ân’ın tercüme ve tarifine muhtaç olması, Kur’ân’ın rütbe ve makamca ondan çok daha yüksek olduğuna bir karinedir.

"Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi"

İnsan aklı ile kâinatın hal diliyle bize verdiği mesajları idrak ve ihata edemiyor. Bunun en güzel ve müşahhas delili; insan aklının mahsulü olan felsefenin hakikatleri anlamak ve anlatmaktaki acziyetidir. İnsanlığın düşünce tarihine baktığımız zaman, hiçbir felsefi ekol, kâinatın dilini anlayamamıştır. Yani kâinatta verilmek istenen mesaj ve maksatları keşfedememiştir. Edenler de kıyısından köşesinden, bazı kırıntılarını tespit edebilmişlerdir ki, bu da insanlık için yeterli değildir. Felsefi doktrinlerin insanlık tarafından denenip, işe yaramadığı ve insanlığı saadete ulaştıramadığı tecrübe ile sabittir.

İnsanlığın bu acizliğinden, bu çaresizliğinden dolayıdır ki; Allah, peygamberler ve kitaplar göndererek, kâinatın dilini ve maksatlarını, insanlığa çözümleyip takdim etmiştir. Bu İlâhî kitaplar içinde de kâinatı bütünü ve derinliği ile en güzel ve en mükemmel izah ve tercüme eden Kur’ân-ı Kerim'dir.

Nasıl ki, dilini bilmediğimiz bir turist karşısında aciz ve çaresiz kalıp, bir mütercime ihtiyaç hissediyor isek; aynı şekilde kâinat ve içindekiler de dilini bilmediğimiz birer varlık gibidir. Bu yüzden insanlık, kâinatın diline vâkıf ve hâkim olan Kur’ân’ın tercüme ve tefsirine muhtaçtır.

Mesela; kâinat içinde ölüm bir mesaj, bir kelimedir. İnkârcı filozoflar, bu mesajı ve kelimeyi, yokluk ve hiçlik olarak tercüme ediyorlar. Kur’ân ise ölümü daimî ve bâki bir âlemin bir başlangıcı ve bir geçiş noktası olarak tercüme ve tefsir ediyor. Kur’ân-ı Kerim; “insanlık ölüm ile yokluğa ve hiçliğe gitmiyor, bilakis ebedî bir âleme ebedî yaşamak için sevk ediliyor”, diyerek, insanlığın âciz ve çaresiz kalbine bir merhem, bir ilaç oluyor. Maddeci felsefe; tercüme özürlü bir rehber iken, Kur’ân-ı Kerim; hakiki ve şaşmaz bir mütercim ve rehberdir.

Ezelî tercüman tabirinde şöyle ince bir nükte vardır; insanın kafa feneri hükmünde olan aklı; ancak maddî âlem üzerinde hareket edebiliyor. Hatta maddî âlemin uzak noktalarına da ulaşamıyor. Hâlbuki âlemler, sadece bu maddî âlemle kayıtlı ve sınırlı değildir. Allah’ın mülkünde insan aklının anlamakta zorlanacağı çok âlemler ve noktalar vardır. İnsan aklının bu âlemleri ve noktaları çıplak aklı ile yani vahyin yardımı olmadan anlaması ve ihata etmesi mümkün değildir.

Hâlbuki vahiy; Allah’ın ezelî ilminden süzülüp gelen bir rehber olmasından dolayı, değil kâinatı, Allah’ın bütün mülkünü kuşatacak ve ihata edecek bir mahiyettedir. Demek varlık hakikatini bütünü ile tarif ve tasvir etmek; ancak vahye mahsus bir hususiyettir. İşte bu nokta ezelî ve ebedî tercüme şeklinde ifade ediliyor. Kur’ân’ın bir ucu maddî âlemde iken, diğer ucu Vacibü'l-Vücud olan Allah’ın Zât-ı Akdesi ve sıfatlarındadır. Böyle ihatalı bir kelama karşı, insanın kafa feneri hükmünde olan aklını ileri sürüp kibirlenmesi, gerçekten gülünç ve acınacak bir durumdur.

Evet, insanlığın saadet ve huzuru; semavî mesaj olan Kur’ân'ın hükümlerine ittiba ile mümkündür. İnsanların kafasından çıkan vehimli çürük iplere sarılmak, insana saadet ve huzurdan çok, bela ve sıkıntı getirir.

Burada "ezeliye" zaman açısından geçmişi, Allah açısından da Zât-ı Akdes’i temsil ediyor. İnsanların aklı ne Allah’ın Zât-ı Akdes’ini ne de zamanın derin geçmişini ihata edemediği için, Kur’ân bu hususta bize doğru ve sadık bir tercümanlık yapıyor. Yani meçhul ve gaybî olan o boyutları bize tarif ediyor demektir.

"Ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi"(1)

Bu cümlede ise; "ebedî" tabiri zamanın şimdiki ve gelecek boyutlarına bakıyor. İnsanlar kâinatın Allah’a olan işaret ve delillerini aklı ile tam okuyup marifet kazanamıyor, bu hususta insan aklı, Allah’ın kelamına ihtiyaç duyuyor.

İşte Kur’ân; kâinattaki sayısız diller ile ifade edilen delilleri insana tefsir ve tercüme eden bir rehber gibidir. Evet, kâinat içinde her bir tür kendine has bir dil ile Allah’ı bize isim ve sıfatları ile tarif ediyor, Kur’ân ise bu tarifleri bize iman ve hidâyet kaynağı olarak tercüme ediyor.

Her iki cümlede de zamanın farklı boyutlarının tercüme edilmesi söz konusu...

(1) Sözler, Yirmi Beşinci Söz

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Ziyaretçi (doğrulanmadı)
bu ifadelerden anladığım kadarıyla ezele mazi( geçmiş )ebede istikbal (gelecek )dememekle beraber insan aklının çözemeyeceği gaybi (geçmişte ve gelecekte olmuş ve olacak )bilgileri kur'an bize bildiriyor teşekkürler
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Gökyüzü
Cok güzel izah edilmis. Allah razi osun.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...