"İnsan şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi, Ve hakikat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi, Ve kâinat Kur’ân’ının âyet-i kübrası" İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Hem madem gözümüzle görüyoruz ve aklımızla anlıyoruz ki; İnsan şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi,.."

İnsan şu kâinatın küçük bir modeli ve numunesi hükmünde yaratılmıştır. Kâinatta ne varsa, onun küçük bir misali ve numunesi insanda da var. Hafızası levh-i mahfuzun, hayali âlem-i misalin, kemikleri taşların, etleri toprağın, vücudunda akan çeşitli sular ırmakların küçük bir numunesidir.  İnsanı büyütseniz kâinat, kâinatı küçültseniz insan olur. Kâinat çok haşmetli, azametli ve umumî bir ayna, insan ise küçük ve hususî bir ayna olarak yaratılmıştır.

"Ve hakikat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi,.."

Resul-i Kibriya Efendimiz (asm) insan-ı kâmil olması ciheti ile hem kâinatın en güzel, en mükemmel ve en büyük meyvesi hem de kâinat ağacının çekirdeğidir. Çünkü ilk yaratılan onun nurudur ve her şey onun nurundan yaratılmıştır.

Bir ağacın meyvesi onun aslını gösterir. Elma ağacının çekirdeği de elma çekirdeğidir. Bu kâinat ağacının çekirdeği de “hakikat-ı Muhammediye”dir. Allah en evvel Resulullah Efendimizin nurunu yarattı. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur:

"Allah`ın yarattığı şeylerin ilki benim ruhumdur."(K.Hafâ. 1, 309, 311.)

Habib-i kibriya Efendimiz (asm)'in mübarek nurundan da; kalem, cennet, arş, kürsi, levh-i mahfuz, melekler, cinler, bütün âlemler, bütün mahlûkat ve mükevvenat yaratıldı.

Bu nurun mahiyetini bilemiyoruz. Ancak, Üstad Hazretleri Nur-u Muhammedînin şu kâinat kitabının mürekkebi olduğunu beyan ediyor. Buna göre, bütün varlık âlemi o nurdan yaratılmıştır. Güneş de o mürekkepten yazılmış, yıldızlar da; melekler de o mürekkepten yazılmış, cinler de, insanlar da, hayvanlar da. Keza, Arş da o mürekkepten yazılmış, Kürsî de, Levh-i Mahfuz da.

Bütün bu sayılanlar Allah’ın isimlerinin farklı aynaları olduğuna göre, Nur-u Muhammedî’de bütün esmâ tecellilerinin bulunması gerekiyor. Yâni bütün bu yazılanlar, o nurda mevcut olan bir tecellinin başka aynalara da aksetmesi gibidir.

Resul-i Ekrem Efendimiz başka bir hadis-i şeriflerinde ise şöyle buyuruyor:

" Ben yaratılış bakımından peygamberlerin ilki olduğum halde, onların hepsinden sonra gönderildim."(Taberi, Ahzab Suresi 7. ayet tefsiri)

"Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur."(Mesnevî-i Nuriye, Habbe)

Küçük bir çekirdekten çıkan bir ağacın her şeyi onun meyvesinde toplandığı gibi, kâinat ağacının ilk çekirdeği olan peygamber Efendimiz (asm)'in nuru da, bu ağacın en mükemmel ve son meyvesidir. Bu noktadan Peygamber Efendimiz (asm)'in nuru kâinat ağacına bir çekirdeklik vazifesini görmüş. Aynı kâinat ağacının en mükemmel meyve ve neticesi yine Peygamber Efendimiz (asm)'in ubudiyeti ve kulluğu olmuştur.

Risalelerde kâinat bir ağaca, elementler onun dallarına, bitkiler âlemi yapraklarına, hayvanlar onun çiçeklerine, insanlar ise meyvelerine benzetilir.

Bir ağacın bütün programı çekirdeğinde genetik şifreler halinde yazılıyor. Üstad hazretleri bu mânayı “manevî kader kalemiyle yazılıyor” şeklinde ifade ediyor. Bu manevî kalemle genler farklı şekillerde diziliyorlar, bu farklılıklar da o varlıktaki değişik hususiyetler olarak ortaya çıkıyor.

Şu nokta çok ehemmiyetlidir: Ağacın gövdesinin çekirdekteki yazılışı gövde şeklinde değildir, dallarının yazılışı da dal şeklinde değildir. Keza, insanın genetik şifresinde yer alan kemikler sert olmadığı gibi, o şifredeki kan da kırmızı değildir. İşte nur-u Muhammedî’de bütün varlık âleminin manen yazılmış olmasına bu hakikatin ışığında baktığımızda o nur ile madde âlemindeki çok farklı varlıklar arasında bir şekil benzerliği arama hatasına düşmeyiz.

Nitekim bizim yazdığımız kelimelerde de bunun küçük bir misâlini görebiliyoruz. Meselâ, güneş kelimesi ateş saçmadığı gibi, su kelimesi de ıslak değildir.

Üstad hazretleri birçok risalesinde kâinat için kitap, ondaki varlıklar için de “mektûbat-ı Rabbaniye, kelimat-ı kudret, hikmetnüma bir söz” gibi tabirler kullanır. Her varlık, yine Üstadın ifadesiyle, “misdar-ı kader üstünde kalem-i kudretle” yazılmıştır. Yâni, her varlık Allah’ın ezelî ilminde her şeyiyle, her vasfıyla takdir edilir ve kudret kalemi bu takdire göre eşyaya vücut verir.

İnsanın ilminde kurduğu bir cümlenin onun kaleminin ucundan kâğıda dökülmemesi bu hakikati anlamamız için bize ihsan edilen bir sıfat, bir kabiliyettir.

İşte bütün varlık âlemi, ilk varlık olan nur-u Muhammedî’den, tâ cennete, cehenneme kadar, Allah’ın ezelî ilminde takdir edilmiş ve kudret kalemiyle yazılarak, ilim dairesinden kudret dairesine, gayb âleminden şehadet âlemine geçirilmişlerdir. Bu kalemden dökülen bütün yazıların mürekkebi nur-u Muhammedî’dir, yâni, o nurda şifre ve çekirdek olarak yerleştirilmiş bulunan bütün esmâ tecellileridir.

"Madde-i aciniye"; hamur gibi yoğrulmuş cisim demektir ki Allah Peygamber Efendimiz (asm)'in nurunu kâinata ve kevniyata bir maya, bir öz, bir genetik şifre mesabesinde icat etmiş ve sonra bu öz ve şifreyi belli hikmet dalgaları şeklinde faslederek açmıştır. Çekirdeğin açılıp içinden ağacın çıkması gibi aciniye denilen maddenin içinden de kâinat ağacı çıkmıştır. Bu madde-i aciniyenin keyfiyet ve kemiyetinin ne olduğunu bilmemiz mümkün değildir.

Şu görünen âlem, nur-u Muhammediye’den doğrudan yaratılmayıp, o nurdan, ilk önce bir macun madde, bir çekirdek varlık yaratılmış, o çekirdeğin “infisal ettirilmesi”, yâni açılıp fasıllara, bölümlere ayrılmasıyla da semalar ve arz yaratılmıştır. Yâni, maddî ve manevî bütün varlık âleminin çekirdeği olan o nurdan, hem Arş, Kürsi, melekler ve ruhlar yaratılmıştır, hem de o nurdan yaratılan bir macun maddeden de şu gördüğümüz madde âlemi yaratılmıştır.

O macun maddenin küçük nümûneleri bütün çekirdekler âlemidir. Bir çekirdekte, kök, gövde, dallar, budaklar, yaprak ve çiçekler bitişiktir; yani tamamı şifre halinde o çekirdeğe konulmuştur. Daha sonra, çekirdeğin açılmasıyla fasıllara ayrılma başlamış ve sonunda gövdesiyle, dal ve yapraklarıyla bir ağaç ortaya çıkmıştır.

"Ve kâinat Kur'ân'ının âyet-i kübrası,.."

Bütün kâinat içindeki her bir varlık ve eşya Allah’ın san’atı ve eseridir ve onu isim ve sıfatları ile bize tanıtıyor. Lakin kâinatın dilini ve mesajını insanoğlu aklı ile okuyup anlayamıyor. Bu dili ve mesajı tercüme edip insanlığa ders ve talim ettirecek büyük bir muallime ihtiyaç var ki Hazret-i Peygamber (asm) bu kâinat mektebinin başmuallimi manasında ayet-i kübrası yani en büyük ayetidir.

Evet, insanlığı küfür ve şirk karanlığından tevhidin aydınlığına çıkaran en büyük tevhid delili Hazret-i Peygamber (asm)'dir. Bize Allah’ı isim ve sıfatları ile tarif eden en büyük muarrif Hazret-i Peygamber (asm)'dir.

Kâinat ve dünya Allah’ın isim ve sıfatlarını sergilediği mükemmel bir teşhir salonudur. Ve bu sergi salonunun en takdir edici seyircileri insanlardır; insanlar içinde de peygamberlerdir, peygamberler içinde de Hazret-i Peygamber Efendimiz (asm)'dir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

nurcu56

Değerli ağabeyler; bu özellikler sadece Peygamberimize (asm) has değil, bütün insanlara ait özelliklerdir. Neden Efendimize (asm) özel yazılmış?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (m.ali)

Değerli Kardeşimiz;

Peygamber Efendimizdeki üstün vasıflar diğer insanlarda hiç yok demekle bu üstün vasıflar diğer insanlarda da tecelli etmişler ama en parlak ve en üst perdeden onda tecelli etmiş demek arasında çok fark var.

Mesela insanların en cesuru Peygamber Efendimizdi dediğimizde bundan haşa Hazreti Ali korkaktı diye bir anlam çıkarmak yanlış olur. Hazreti Ali de cesurdu ama cesaretin en üstünde Peygamber Efendimiz bulunuyordu.

Savaş kızıştığında, bazen sahabenin onun gölgesine sığındıkları tarihi belgelerle sabit bir gerçektir. Bunu Hz. Ali (ra) gibi sahabenin en cesur bir kahramanı söylüyor: “Bedir savaşı esnasında (öyle anlar oluyordu ki) biz Resulullah’ın arkasına sığınıyorduk. Düşmana en yakın yerde duruyordu. O gün insanların en güçlüsü/kahramanı oydu.” (Mecmau’z-Zevaid,  9/12)

İnsani değerlerin en yüksek ve en parlak bir şekilde görüldüğü yegâne şahsiyet Peygamber Efendimizdir. Ama bu değerler sırası ile diğer Peygamberlerde, salih insanlarda da görülmüştür.

Peygamber Efendimiz insanlığı ve insani değerleri temsil etme ve üzerinde en parlak bir şekilde gösterme bakımından biriciktir kimse ona denk değildir.

Selam ve dua ile...

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...