Kur'ân'ın "Âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi" olmasını izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Cenab-ı Hakk’ın iki farklı kitabı ve her kitabında da kendine mahsus ayetleri vardır. Birinci kitabı Kur’an-ı Hakim’dir. Bu kitap kelam sıfatından gelmiş olup, içindeki her bir cümlesi bu kitabın bir ayetidir.

İkinci kitap ise kâinat kitabıdır. Bu kitap kudret sıfatından gelmiş olup, içindeki her bir mahluk da bu kitabın bir ayetidir. Dağ bir ayettir, deniz bir ayettir, bulut bir ayettir; kuş, balık, ağaç bir ayettir; her varlık bir ayettir.

Kur’an kitabının ayetlerine “âyât-ı Kur’aniye” denir. Kâinat kitabının ayetlerine de “âyât-ı tekviniye” denir.

Tekviniye: Yaratılışa ait, yaratılışla alakalı demektir. Kâinattaki ayetler Allah’ın tekvin sıfatıyla vücut buldukları ve her biri Allah’ın varlığına delil oldukları için bu ismi almıştır. Bu, âyât-ı tekviniyenin bir cihetidir. Ancak Üstadımızın mezkûr cümlesinde kastettiği “âyât-ı tekviniye” bu değildir. Zira Üstadımız diyor ki:

"Âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi diller"

Yani şu kainata bir mescid gözüyle bakılsa, bu mescitteki her bir varlık bir kârî (Kur’an okuyucusu) ve bir zâkir olur ki her biri kendine mahsus bir lisanla âyât-ı tekviniyeyi okuyor. Kur’an da mevcudatın mütenevvi dillerle okuduğu bu âyât-ı tekviniyeyi tercüme ediyor.

Demek, her bir varlığa iki cihetten bakabiliriz:

1. Kudret kalemiyle yazılmış bir ayet-i tekviniyedir.

2. Âyât-ı tekviniyeyi okuyan bir kârîdir ve bir zâkirdir.

Üstadımızın, "Âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi diller" ifadesiyle kastettiği mana bu ikinci manadır. Buna göre, bütün mevcudat kendilerine mahsus dillerle âyât-ı tekviniyeyi okuyor; Kur’an da onların sözlerini tercüme ediyor.

Burada akla şöyle bir soru gelebilir:

- Peki, mevcudatın âyât-ı tekviniyeyi okuması ve Kur’an’ın bunu tercüme etmesi ne demektir?

Tefekkürî bir ibadet yapıp; boynumuzu büküp, gözlerimizi kapatıp, kâinat mescidinin kapısını çalalım. Kâinat mescidinin kapısı da bize açılıyor. Görüyoruz ki içindeki her bir mahluk Kur’an okuyor. Biz de onların sözlerine kulak veriyoruz; onlarla birlikte aynı ayetleri okuyoruz.

Şimdi müşahhas misallerle eşyanın nasıl Kur’an okuduğunu görelim. Dağdan yuvarlanan bir taşa bakıyoruz:

وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ

"O taşlardan öyleleri vardır ki Allah korkusuyla aşağıya yuvarlanır." (Bakara 74)

O taş bu ayeti okuyor; kendisinin dahi Allah korkusuyla yuvarlandığını söylüyor. Sonra kayanın arasından akan bir suya bakıyoruz:

وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاء

"O taşlardan öyleleri vardır ki yarılır da ondan su çıkar." (Bakara 74)

O su bu ayeti okuyor. Biz de ona katılıyor ve aynı ayeti tilavet ediyoruz. Sonra uçan kuşlara bakıyoruz:

أَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّرَاتٍ فِي جَوِّ السَّمَاء مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلاَّ اللَّهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

"Emre itaatkâr kılınmış bir hâlde gökyüzünde uçuşan kuşları görmediler mi? Onları orada Allah’tan başkası tutamaz. Şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için ayetler vardır." (Nahl 79)

O kuşlar bu ayeti okuyor. Biz de “Evet, ancak Allah tutar.” diyerek onları tasdik ediyoruz. Sonra dağlara bakıyoruz:

وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا

"Dağları da birer kazık kılmadık mı?" (Nebe 7)

O dağlar bu ayeti okuyor. Biz de aynı tilavetle onlara iştirak ediyoruz. Sonra yanımıza bir bal arısı geliyor. “Beni de dinle, ben de Kur’an okuyorum.” diyor ve şu ayeti okuyor:

وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ أَنِ اتَّخِذِي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ

"Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan kendine evler edin..." (Nahl 68)

Sonra develer, inekler, keçiler ve koyunlar âlemimizin kapısı açılıyor. Bizi içeri davet ediyorlar. Onları dahi lisan-ı hâlleriyle Kur’an okurken görüyoruz:

وَإِنَّ لَكُمْ فِي الأَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقِيكُم مِمَّا فِي بُطُونِهِ مِن بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَائِغًا لِلشَّارِبِينَ

"Deve, inek, koyun ve keçide sizin için elbette ibretler vardır. Size onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından, içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir süt içiriyoruz." (Nahl 66)

Sonra Güneş’e kulak veriyoruz:

وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ

"Güneş de bir delildir ki kendi yörüngesinde akıp gidiyor. İşte bu, Aziz ve Alim olan Allah’ın takdiridir." (Yasin 38)

Güneş bu ayeti okuyor. Biz de “Sadakte, doğru söyledin.” diyerek onu tasdik ediyoruz. Sonra Ay’a bakıyoruz:

وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ

"Ay’a da menziller tayin ettik. Nihayet o eski hurma salkımının çöpü gibi (yay haline) dönmüştür." (Yasin 39)

Ay da bu ayeti okuyor. Biz de Ay’ın bu hâlini görüp, ayetin manasını hakka’l-yakin tasdik ediyoruz. Birden başımızın üzerinde bir sinek bitiveriyor. Diyor ki: “Beni de dinle. Ben de güzel Kur’an okurum.” Biz de ona kulak veriyoruz:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ لَن يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ وَإِن يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا َلاَ يَسْتَنقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ

"Ey insanlar! Bir misal verildi, şimdi ona iyi kulak verin: Allah’ı bırakıp da taptıklarınız bir araya gelseler bir sineği bile yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa onu da kurtaramazlar. İsteyen de istenen de âcizdir." (Hac 73)

Sinek bu ayeti okuyor. Biz de “Âmennâ ve saddeknâ” diyerek ona tasdik ediyoruz. Sonra bu kâinat mescidindeki bir ağaca bakıyoruz. Onu dahi Kur’an okurken görüyoruz:

الَّذِي جَعَلَ لَكُم مِنَ الشَّجَرِ الأَخْضَرِ نَارًا فَإِذَا أَنتُم مِنْهُ تُوقِدُونَ

"O Allah ki yemyeşil ağaçtan sizin için ateş çıkarıyor. Siz de yakacaklarınızı ondan yakıp tutuşturuyorsunuz." (Yasin 80)

Ağaç da bu ayeti okuyor. Sonra ağacın meyvesi, “Beni de dinle. Sadece ağacım değil, ben dahi Kur’an okurum.” diyor:

يُنْبِتُ لَكُم بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالأَعْنَابَ وَمِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

"Allah sizin için o su ile ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve her çeşit meyveleri bitirir. Şüphesiz ki bunda düşünen bir topluluk için büyük bir ayet vardır." (Nahl 11)

Meyve de o güzel sesiyle bu ayeti okuyor. Sonra buluta, rüzgara bakıyoruz. Onları dahi Kur’an okurken görüyoruz:

وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

"Rüzgarları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için ayetler vardır." (Bakara 164)

Daha kainat mescid-i kebirinde hayalen çok gezilebilir, hangi eşyayı görsek, onu Kur’an okurken, âyât-ı tekviniyeyi okurken bulabilir, onlara eşlik edebiliriz.

Sözün özü: Kainat Kur’an’ı okuyor; Kur’an da onların dillerini tercüme ediyor. Demek, her iki kitap da aynı şeyi söylüyor.

Üstadımızın cümlesini şimdi bir daha okuyalım:

"Ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi..." (İşârâtü’l-İ’caz)

Şu kâinattaki her bir mahluk âyât-ı tekviniyeyi -lisan-ı hâliyle- okuyan bir kârî ve bir zâkirdir. Kur’an da bu mütenevvi dillerle okunan âyât-ı tekviniyeyi tercüme etmektedir.

Kur’an’ın bu vasfını şununla anlayabiliriz: Yukarıdaki hayalî seyahati bize yaptıran Kur’an’dır; Kur’an’ın mevcudatın sözlerini tercüme etmesidir. Eğer biz Kur’an’dan bu dersi almasaydık, eşyayı böyle Kur’an okur bir vaziyette göremez ve seslerini duyamazdık. Hem bu hayalî seyahat Risale-i Nur’un bize verdiği dersin bir meyvesi ve bir talimidir.

Şu nokta üzerinde de biraz duralım:

Üstad Hazretleri mezkûr cümlesinde Kur’an hakkında “tercüman-ı ebedî” tabirini kullandı. Bir önceki cümlede ise “tercüme-i ezeliye” demişti.

- Kur’an’ın “ebedî” olmakla sıfatlanmasının manası nedir?

“Ebedî” olmakla sıfatlanması şu hadis-i şerifin manasına bir atıftır:

إِنََّ أَهْلَ الْجَنَّةِ يَدْخُلُونَ كُلََّ يَوْمٍ مَرَّتَيْنِ عَلَى الْجَبَّارِ تَعَالَ ىفَيَقْرَأُ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنَ فَاِذَا سَمِعُوهُ مِنْهُ كَأَنَّهُمْ لَمْ يَسْمَعُوهُ قَبْلَ

"Şüphesiz ki cennet ehli günde iki kere Cebbar (olan Allah’ın huzuruna) girer. Allahu Teâlâ onlara Kur’an okur. Onlar Kur’an’ı Allahu Teâlâ’dan duyduklarında, sanki onu daha önce hiç duymamış gibi dinlerler." (Aliyyü’l-Müttekî, Kenzü’l-Ummal, IV, 39325)

Kur’an-ı Kerim ebed memleketi olan cennette Allah tarafından okunacağı için “ebedî” olmakla tavsif edilmiştir. Demek, Kur’an Allah’ın hem ezelî hem de ebedî kelamıdır.

Şu noktayı da hatırlatalım: Allah kelam sıfatıyla muttasıftır. Çünkü konuşmamak bir kusurdur ki Allah bütün kusurlardan münezzehtir. Allah zatına layık bir şekilde konuşur. Ancak bu konuşması beşerin konuşmasına benzemez. Biz bu sıfatın varlığına iman eder, künhünü ve mahiyetini ise asla kavrayamayız. Allah’ın konuştuğunu bilir, nasıl konuştuğunu bilmeyiz.

Zaten her şeyi bilmekle de mükellef değiliz. Sınırlı ve mahluk olan insan, sınırsız ve Hâlık olan Allah’ın her sıfatını nasıl anlayabilir? Bu sıfatları nasıl ihata edebilir? Ve künhüne nasıl vakıf olabilir?

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...