KÜLLÎ ŞÜKÜR

"Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddî ve sâfî bir hürmet ister. İşte, o hâlis şükrün ve o sâfî hürmetin tercümanı ve ünvanı olan Bismillâhirrahmânirrahîm'i de, o rahmetin vusulüne vesile ve o Rahmân'ın dergâhında şefaatçi yap.”(1)

Bir dairenin çevresindeki bütün noktaların merkeze bakmaları gibi, bu kâinattaki bütün eşya da insanın etrafına toplanmışlar, onun hizmetine verilmişler, onun menfaatine göre vaziyet almış ve ona en faydalı olacak özelliklerle donatılmışlar. Bütün bunlar Allah’ın rahmetinin delilleridir.

Sadece bir tek örnek verelim:

Güneşin insana hizmet etmesi için şu bildiğimiz özelliklere sahip olması, büyüklüğünün dünyayı etrafında gezdirecek kadar bir cazibe doğurabilmesi, ışığının dünyaya yaklaşık sekiz dakikada gelmesi, dünyaya yüz kırk dokuz milyon kilometre uzaklıkta durması gerekiyor. Güneş insanı tanımadığına ve bilemediğine göre, onun şu mevcut haline sahip olması ancak inayetle açıklanabilir. Yani, Allah’ın insanlara bir rahmeti olarak, Güneş o özelliklerle donatılmış ve insanın hizmetine verilmiştir.

Güneşin ışığına, atmosferin kalınlığını, dünyanın süratini ve eğimini, portakalın C vitaminini, arının balını, koyunun sütünü ekleyebiliriz. Bütün bunlar, İlâhî rahmeti apaçık gösterirler.

Bu umumî rahmet, insan nevinin bütün fertleri için geçerlidir. Ayrıca bazı özel kişilere, İlâhî ikram olarak ihsan edilen nimetler, imkânlar, başarılar da rahmet kavramı içinde değerlendirilirler.

Üstat Hazretleri, bütün kâinatın insana hizmet etmesinin ancak, “hikmet, inayet, ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-ı rahmet” ile izah edilebileceğini nazara veriyor.

Rahmet; inayeti tazammun eder, yani inayet, İlâhî rahmetten doğar. İnsanlardan örnek verecek olursak, bir kişi cömert olacaktır ki başkalarına yardım etsin; sadaka cömertliğin meyvesidir. Temel sıfat cömertliktir.

Allah’ın yardımı, inayeti, affetmesi gibi, cemâl tecellilerinin menbaı rahmettir. Yani Allah rahmet sahibi olduğundan yardım eder, ihsan eder, bağışlar vs.

Edilen rahmetlerde muhtacın ihtiyacının bilinmesi için “ilim”, ona en uygun yardımın yapılabilmesi için de “hikmet gereklidir. Yani, ilim ve hikmet de rahmette dâhildir, onun tecelli etmesinde bunlar da iki önemli esastırlar. Midenin ihtiyacını bilmek ilimdir, gıdaları onun hazmedebileceği şekilde yaratmak da ilim ve hikmeti birlikte gösterirler.

Ve yaratılan her şey İlâhî kudret ile varlık sahasına çıkarlar; hikmet, ilim, inayet ve rahmeti ilan ederler.

Böyle bir rahmet, insanlardan “küllî ve halis bir şükür, ciddî ve safî bir hürmet ister”

İnsan, sofrasındaki bir nimete, meselâ bir zeytine bakarken, onun bağlı olduğu ağacı, o ağacın takılı olduğu dünyayı, ona hizmet eden havayı, mevsimleri, güneşi, gece ve gündüzü hatırlasa küllî bir şükür yapabilir. Öte yandan, o zeytinden faydalanabilmesi için vücudunda yaratılan bütün organları ve sistemleri birlikte düşünebilse bunların tümü için de Rabbine ayrıca şükreder ve şükrünü bu manada da küllileştirebilir.

Şu var ki, insanların “zerreden ta şemse kadar” olan farklı dereceleri yahut “bir hurma çekirdeğinden meyve vermiş bir hurma ağacına kadar” olan mertebeleri, şükür için de geçerlidir. Zerre kadar şükür de vardır, Güneş kadar şükür de. Aynı şekilde, çekirdek mertebesinde kalmış şükür de vardır, gelişip, inkişaf ederek ağaç olmuş şükür de.

“Şükrün halis ve hürmetin safi olması”, o nimetleri sadece Allah’tan bilmek, sebeplere tesir vermemek, şükrüne ve hürmetine sebepleri, vesileleri karıştırmamak demektir. “O zahirî sebebe istersen dua et, çünkü o nimet onun eliyle sana gönderildi.” ifadesinden hareket ederek, sebepleri rahmetin birer vasıtası bilmek ve onlara olduğundan fazla önem vermemek ihlâsın gereğidir.

(1) bk. (Sözler), Lem'alar, On Dördüncü Lem'a, İkinci Makam.

Yükleniyor...