"Ümmetinin hadsiz salavatına hadsiz ihtiyaç göstermekle..." cümlesinde, Resullah'ın ümmetinin salavatına ihtiyacı var mı? Varsa neden ve bunu nasıl anlamalıyız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Salat ya da çoğulu olan salavat; dua, istiğfar, rahmet gibi manalara gelmektedir. Allah Teâlâ’nın Fahr-i Âlem Efendimize (asm.) salat etmesi ise rahmet, inayet, lütuf ve kerem manasınadır. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyurulur:

“Muhakkak ki Allah ve melekleri peygambere hep salat ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve tam bir içtenlikle selam verin.” (Ahzab, 33/56)

Peygamber Efendimiz (asm) de şöyle buyururlar:

“Kim bana bir salat getirirse, Allah ona on salat eder.” (et-Tâc, trc. Doç. Dr. A. ÖZTÜRK, İstanbul 2012, Kahraman Yay., V, 121)

Hz. Peygamber'in (asm) ismi anıldığı zaman salavat getirmek vacip, aynı yerde birden çok tekrarlanması halinde ise sünnet olduğu ifade edilmiştir.

Dua eden bir mümin, istiğfar ile manen temizlenir; sonra en makbul bir dua olan salâvat-ı şerifi zikreder ve sonunda da salâvat getirirse biiznillah duası makbul olur.

Salavatın birçok çeşidi vardır. En kısa olanı ise; “Allahümme salli ala Muhammedin ve ala âli Muhammed.”dir.

"Hazîne-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı zat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi ‘Bismillahirrahmanirrahim’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salâvâttır." (Lem'alar, On Dördüncü lem'a, İkinci Makam)

buyuran Bediüzzaman Hazretleri, salavatın bu kadar kesretle getirilmesinin ve salatla beraber selamın da zikredilmesinin hikmetini şöyle izah ediyor:

“O zat (asm) umum ümmetinin saadetiyle alakadar ve bütün efrad-ı ümmetinin her nevi saadetleriyle hissedardır ve her nevi musibetleriyle endişedardır. İşte, kendi hakkında merâtib-i saadet ve kemalat hadsiz olmakla beraber, hadsiz efrad-ı ümmetinin, hadsiz bir zamanda, hadsiz enva-ı saadetlerini hararetle arzu eden ve hadsiz enva-ı şekavetlerinden müteessir olan bir zat, elbette hadsiz salavat ve dua ve rahmete layıktır ve muhtaçtır.” (Mektubat, Yirmi Dördüncü Mektup, Birinci Zeyl)

Makam-ı mahmud: Peygamber Efendimiz (asm.)'in Allah indinde medhe müstehak, layık ve sena edilmiş olan, şefaat-ı uzmasıdır. Cenab-ı Hak kullarının kurtulması noktasında, en yüksek şefaati ve makamı Resul-ü Kibriya Efendimiz (asm.)'a vermiştir. İşte bu şefaati uzmaya makam-ı mahmud deniliyor.

Nasıl ki, o nun dini olan İslamiyet'le bütün insanlık, maddi ve manevi huzur, sürur ve saadete kavuşmuş ve bu saadet diğer nebilere göre en yüksek ve en büyük mahiyette ise; Peygamber Efendimiz (asm.)'in şefaat-ı uzması da ahirette; o kadar küllî, geniş ve daimi olarak tezahür edecektir.

İşte bu nokta-i nazardan, salavatın nereye baktığını, nasıl bir vazife ifa ettiğini ve neticesinin ne olduğunu şuuren bilen insanlar, o salavata ve salata ehemmiyet verirler ve devam ederler.

Salavat; Allah'ın rahmeti ve inayeti, kusur ve günahları mağfiret etmesi demektir. İnsanlık Allah’ın af ve rahmet kapısını en güzel bir şekilde salavat ile çalar. Bu yüzden salavat ile rahmet arasında çok sıkı bir alaka vardır.

Müslümanlar Resul-i Ekrem Efendimize (asm) salavat getirmekle, bir bakıma, ona kendilerini temsil hakkı vermektedir. O da kendisine getirilen salavatlardan aldığı manevi kuvvetini ve hakkını mahşer günü ümmetine karşı gösterecek, onların affına vesile olacaktır. Zaten şefaatin de salavatın da asıl gayesi, ilahi rahmeti celp edip affa mazhar olmaktır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

nurcum
ALLAH RAZİ OLSUN cevap çok istifadeli oldu.RABBİM inşallah o şefaati uzmaya layık eylesin o sofraya icabet edenlerden eylesin.a.e.olun
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...