"Menba-ı edep olan Kur'ân-ı Hakîmin bazı tâbirâtı bu yüzler ve perdelere göredir." cümlesinin geçtiği yeri izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Hem insan, hodgâmlık ve zahirperestliğiyle beraber, herşeyi kendine bakan yüzüyle muhakeme ettiğinden, pek çok mahz-ı edebî olan şeyleri hilâf-ı edep zanneder. Meselâ, alet-i tenasül-ü insan, insan nazarında bahsi hacâlet-âverdir. Fakat şu perde-i hacâlet, insana bakan yüzdedir. Yoksa, hilkate, san'ata ve gayât-ı fıtrata bakan yüzler öyle perdelerdir ki, hikmet nazarıyla bakılsa ayn-ı edeptir, hacâlet ona hiç temas etmez."

"İşte, menba-ı edep olan Kur'ân-ı Hakîmin bazı tâbirâtı bu yüzler ve perdelere göredir. Nasıl ki, bize görünen çirkin mahlûkların ve hadiselerin zahirî yüzleri altında gayet güzel ve hikmetli san'at ve hilkatine bakan güzel yüzler var ki, Sâniine bakar; ve çok güzel perdeler var ki, hikmetleri saklar; ve pek çok zahirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki, pek muntazam bir kitabet-i kudsiyedir." (1)

Burası Kur’an'da geçen bazı tabirlerin, Kur’an’ın edebine yakışmadığını iddia edenlere bir cevaptır. Örnek olarak insanın cinsel organının, insanlar arasında şehvani bahsedilmesi edepsizlik iken, tıp veya fen noktasından bahsedilmesinin aynı edep ve nezaket olduğu veriliyor.

Mesela bir vaiz camide cinsel organı şehvani ve edepsiz bir şekilde zikredemez, zikrederse bu edepsizlik olur; ama cinsel organın yaratılışındaki hikmet ve faydalarını zikrederek, tevhide işaret ve delalet etse, bu da aynı edep olur.

Cinsel organdan bahsedilmesinin bir yüzü edepsizlik iken, diğer yüzlerinden bahsedilmesi edepsizlik olmaz. İşte bu yüzleri nazara almayanlar her türlü bahsedilmesinin edepsizlik olduğunu zannediyorlar ve böyle tabirlerin Kur’an'da bahsedilmesini güya akıllarınca uygun görmüyorlar ve edepsizlik zannediyorlar. Kur’an’nın bu gibi tabirlerden bahsetmesi insanın edep cihetine bakan yönü değil, yaratılış ve hikmet boyutuna bakan yönü iledir.

Zaten mana-yı harfi yönü ile bakılmadığında, eşyanın Allah’a olan binlerce yönü görülemez ve anlaşılamaz. Bu yüzden bu cümle doğrudan mana-yı harfi ve ismi ile ilgilidir diyebiliriz.

Kâinatta insanın idrak ve ihata edemeyeceği kadar sınırsız hikmet ve gayeler vardır. Bu gaye ve hikmetlerin hepsi de sanatkar ve ustasını gösterip ona işaret ediyor. Bir sanat ve eser, kendi nefsine bir bakıyor ise, sanatkar ve ustasına binler yönle bakıyor.

Mesela, bir resim tablosunda, resim tablosunu oluşturan tahta ve tuval, tablonun nefsi ve kendisi hükmündedir. Bu resim tablosunun boş tuvali ve önemsiz tahtasına bakıp da kimse sergiye gelmez. İnsanları resim sergisine çeken şey; tablonun tuval ve tahtası değildir, üzerindeki resim sanatıdır. Resim sanatındaki bütün incelik ve çizimler de ressama işaret eden levhalar hükmündedir. Demek bir resim tablosu nefsini, yani tuval ve tahtasını bir gösterirken, üzerindeki resim sanatı ile ressamını binler vasfı ile tanıtır.

Aynı şekilde bir çiçeğin maddesi ve dünyaya bakan faydası birkaç iken, sanatkarı olan Allah’a bakan yüzbinlerce yönü ve işareti vardır. Yani, çiçek üstündeki her bir nakış ve işleme, sanatkarını bize tanıtıyor. Mesela, çiçeğin o güzel ve tatlı tebessümünde Allah’ın Muhsin, Cemal, Müzeyyin gibi çok isimleri tecelli ile kendini ilan ediyor. Çiçeğin maddesi değil, üstündeki nakış ve sanatları daha çoktur. Bu da nakış ve sanatlar adedince isimleri akla gösteriyor, zira her nakış ve sanat arkasında bir isim tecelli ediyor ve bu isim ile Allah’a işaret ediyor.

Mana-yı harfi, mahlukata ve bütün kâinata Allah hesabına ve Allah’ın sanatı ve eseri nazarı ile bakmaktır. Yani harf kendi başına bir mana ifade etmez; ancak başkasına işaret ederse, anlam kazanır manasınadır. Bir elmada kendi nefsine bakan bir yön varsa, mucidi ve sanatkarı olan Allah’a bakan yüzlerce yönü vardır. İşte burada sanatkara ve mucide bakan yüzlerce yöne mana-yı harfi denilmiştir.

Aklımızın hoş görmediği, kalbimizin zevk duymadığı ve his dünyamızla çelişen nice haller ve olaylar vardır ki, bunlar mânâ yüklüdürler ve intizamsız olmaktan çok uzaktırlar. "Kitabet-i kutsiye" ifadesi bize bu dersi verir. Zaten yazıyı çizgiden ayıran da ondaki farklılıklar değil midir? Okuma bilmeyen bir çocuk için, karışık birtakım siyah lekeler gibi görünen yazılar, ilim ehli için çok daha başka türlü değerlendirilir.

Yirmi dokuz harfin birbirinden farklı şekilleri bir karışıklık gibi görünürse de yazının meydana gelmesi için bu farklılıklar, bu başkalıklar şarttır. Mevsimlerin farklılığı, meyvelerin ayrı tatları, ovaların düzlüğüne son veren dağlar ve tepeler, gün boyunca ışığın ve karanlığın farklı tonlarda kendilerini göstermeleri, organlarımızın şekil ve vazifece gösterdiklere başkalıklar hep hikmet doludur ve rahmet yüklüdür.

Kendimizi ve etrafımızdaki varlıkları böylece değerlendirdiğimizde, hayat yolculuğumuzun da düz bir çizgi olmasını artık beklemeyiz. Çok iyi biliriz ki, hayatımıza da mânâ veren o farklı tecellilerdir. Merak, endişe, hastalık, keder, sıkıntı, ferah, gülme, ağlama, ümit gibi birbirine zıt nice hisler, ömrümüzde sırayla hükmederler.

Hayatımız, farklılıklar ve karışıklıklarla değer kazanır. Düz bir çizgiden mânâ çıkmaması gibi, monoton bir hayat da çoğu zaman çekilmez olur.

“Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemâl bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.” (2)

Asr Sûresinde,

“Muhakkak ki insanlar hüsrana uğramışlardır.”

buyrulduktan sonra, bu zarardan kurtulan insanların şu dört özelliği nazara verilir:
• İman etmek,
• salih amel işlemek,
• birbirine hakkı tavsiye etmek,
• birbirine sabrı tavsiye etmek.

İmanla başlayan terakki ve tekâmül yolculuğu, ibadetlerle ilerler, birbirlerine hakkı tavsiye etmekle devam eder ve sabır hususundaki karşılıklı tavsiyeleşme ile son noktasına varır. Sabrın en çok karşılaşılan bir şubesi musibetlere ve hastalıklara sabırdır. Bu sabırla, insan ruhu günahlardan arınır, temizlenir, kemâle erer. Vardığı bu kemâl noktadan aldığı manevî kuvvetle, daha sonra başına gelecek benzer olaylara karşı dayanma gücü kazanır.

Hastalık, sıhhatin bozulması yönüyle, görünüşte bir düzensizliktir, bir karışıklıktır.

Ama bu karışıklık içinde, yukarıdaki vecizede ifade edilen ‘tasaffi’, ‘kemâl’, ‘terakki’, ‘tekemmül’ gibi faydalı sonuçlar vardır. Ve bunlar o karışık sanılan olayları “bir kitabet-i kutsiye” haline getirirler. Kutsiyet, noksanlıktan, hatadan, eksiklikten pak ve temiz olma; kitabet ise ömür sayfalarına olayların yazılmasıdır. Geceyi de gündüzü de güzel görebilen bir göz, kendi ömür sayfasında yazılan hastalık ve musibetleri de, sıhhat ve afiyet kadar faydalı görebilir.

(1) bk. Sözler, On Sekizinci Söz.

(2) bk. Lem’alar, İkinci Lem'a.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar

leys
Allah razı olsun.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...