"Evet, her şeyin vücudunun müteaddit gayeleri ve hayatının müteaddit neticeleri vardır..." haşiyenin tamamını açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Evet, her şeyin vücudunun müteaddit gayeleri ve hayatının müteaddit neticeleri vardır. Ehl-i dalâletin tevehhüm ettikleri gibi dünyaya, nefislerine bakan gayelere münhasır değildir ta hikmetsizlik içine girebilsin. Belki herşeyin gayât-ı vücudu ve netâic-i hayatı üç kısımdır:”

Kainattaki bütün eşyanın sayısız gayeleri ve maksatları vardır. İnkarcı felsefenin iddia ettiği gibi eşya sadece kendi nefsine veya insanların istifadesine hizmet etmiyor. Onların yaratılış gayesi böyle birkaç maddi gaye ve menfaat ile izah edilemez. Bir elmanın gayesi sadece midede hazmedilmek ve sonra dışarı atılmak değildir. Şayet buna münhasır olsa idi, o zaman inkarcı felsefenin iddia ettiği gibi elma gayesiz ve abes olabilirdi. Üstad Hazretleri burada bu külli gayeleri üç sınıfta özetliyor.

“Birincisi ve en ulvîsi Sâniine bakar ki, o şeye taktığı harika-i san’at murassaâtını, Şâhid-i Ezelînin nazarına resmigeçit tarzında arz etmektir ki, o nazara bir ân-ı seyyâle yaşamak kâfi gelir. Belki, vücuda gelmeden, bilkuvve niyet hükmünde olan istidadı yine kâfidir. İşte, seriüzzevâl lâtif masnuat ve vücuda gelmeyen, yani sünbül vermeyen birer harika-i san’at olan çekirdekler, tohumlar şu gayeyi bitamamihâ verir. Faydasızlık ve abesiyet onlara gelmez. Demek, herşey, hayatıyla, vücuduyla Sâniinin mucizât-ı kudretini ve âsâr-ı san’atını teşhir edip, Sultan-ı Zülcelâlin nazarına arz etmek birinci gayesidir.”

Eşyanın en yüksek ve ulvi gayesi Allah’ın ezeli ve ebedi nazarına, o sayısız hikmet ve sanatlarını sergilemesidir. Yani kainat bir sergi ise, bu serginin en büyük seyircisi Allah’tır. Eşyanın bir an vücuda gelip hemen gitmesi dahi onun o ezeli nazarına mazhar olmaya kafidir. Öyle ise bir elmanın sayısız hikmet ve güzellikleri sadece insanın hayvani iştahına mahsus değildir. O hikmetlerin büyük bir kısmı başka gayelere bakıyor.

“Bir an-ı seyyale yaşamak kafi gelir.” Varlıkların bir an vücut alemine çıkıp geri gitmesi, insanlar açısından yetersiz olabilir; ama Allah için zaman mefhumu ve zamanın kısalığı ya da uzunluğu önemli değildir. Allah, zamanın kayıtlarından mukaddes ve münezzeh olduğu için, Allah açısından bir an ile bir milyon yıla eşit oluyor.

Varlıkların geliş yeri Allah’ın ezeli ilmidir. Bu varlıklar ezeli ilimde ince, nurani ve latif bir hayata ve canlılığa sahiptirler. Bu varlıklar harici bir alem olan kainata çıkmamış olsalar bile, yine de bir çeşit varlık formuna sahiptirler.

Mesela, bir balık yumurtladığında binlerce yumurta bırakır, bunların büyük bir kısmı balık olmadan ölür. Burada Allah açısından o yumurtaların balık olmadan ölmesi ile balık olması arasında fark bulunmuyor...

“İkinci kısım gaye-i vücut ve netice-i hayat, zîşuura bakar. Yani, herşey, Sâni-i Zülcelâlin birer mektub-u hakaiknümâ, birer kaside-i letâfetnümâ, birer kelime-i hikmet-edâ hükmündedir ki, melâike ve cin ve hayvanın ve insanın enzârına arz eder, mütalâaya davet eder. Demek, ona bakan her zîşuura ibretnümâ bir mütalâagâhtır.”

Eşyanın ikinci büyük gayesi ise, şuur sahibi mahkuklara hitap etmesidir. Yani kainat sergisinin ikinci izleyici gurubu insanlar, melekler, cinler ve ruhaniler gibi şuur sahibi mahluklardır. Elmanın birçok hikmet ve güzellikleri, bu mahluklara Allah’ın isimlerini ve sıfatlarını ders veriyor. Ve onların bir mektebi gibidir.

Mektub-u hakaiknümâ: Mevcudat İlahi hakikatlerin ilan edilip gösterildiği bir mektup gibidir. Buradaki "hakikatler" tabiri Allah’ın isim ve sıfatlarına işaret ediyor.

Kaside-i letâfetnümâ: Bütün mevcudat mektup olmakla kalmayıp, insanın duygu ve hissiyatlarını okşayan latif ve hoş bir şiir tadındadır. Yani hoş bir kaside gibidir ki, sadece akla hitap etmiyor, insanın sair latifelerini de coşturuyor.

Kelime-i hikmet-edâ: Bu kelime bütün mevcudatın ve eşyanın hikmet ile donatıldığına işaret ediyor. Kainat ve içindeki her şey adeta bir hikmet ve fen kitabı gibi her tarafından hikmet fışkırıyor ki, bu hikmetler de Allah’ın isim ve sıfatlarına beşaret ediyorlar.

Varlık ve hayatın, gaye ve neticesi, sadece insanın nefsine ve dünyasına münhasır ve mahsus değildir. Varlık ve hayatta o kadar güzel ve ince manalar var olduğu ve sayısız hikmet ve gayeler hükmettiği için, bu hikmet ve gayeleri kaldıracak ya da nazara alacak külli bir nazar gerekiyor. Bu külli nazara insanın ya da sair mahlukatın nazarı kafi gelmiyor. Bu yüzden, Allah’ın külli nazarı da işin içine dahil oluyor.

İşte varlık ve hayattaki bu hikmet ve gayelerden faydalanmakta, ya da nazar etmekte hayvanatın da, kendi kabiliyetlerine göre bir hissesi vardır. Varlık ve hayattan sadece insan ya da insan gibi şuur sahibi varlıklar faydalanıp nazar etmiyor. Hayvanatın da bu varlık ve hayat nimetinden faydalanma ve nazar etme hakkı ve kabiliyeti vardır. Ama insan gibi şuurlu ve külli bir faydalanma ve nazar etmek hayvanlarda yoktur.

Hayvanların da, nimete karşı fıtri ve fiili bir nazarı ve bir şükrü vardır. İstisnasız, her şeyin, Allah’ı tesbih ve tezkir ettiğine dair ayetler buna delildir. Demek varlık ve hayat nimetlerinde hayvanatın da kendine mahsus bir hissesi ve nazar etmesi vardır. Mahiyetini bilemememiz olmadığına delil değildir.

“Üçüncü kısım gaye-i vücut ve netice-i hayat, o şeyin nefsine bakar ki, telezzüz ve tenezzüh ve bekà ve rahatla yaşamak gibi cüz’î neticelerdir. Meselâ, azîm bir sefine-i sultaniyede bir hizmetkârın dümencilik ettiğinin gayesi, sefine itibarıyla yüzde birisi kendisine, ücret-i cüz’iyesine ait, doksan dokuzu sultana ait olduğu gibi; herşeyin nefsine ve dünyaya ait gayesi bir ise, Sâniine ait doksan dokuzdur.”

Eşyanın üçüncü gayesi ise maddi ve cüzi olarak mahlukatın menfaatine bakan yüzüdür. Yani elmanın mideye ve ağızdaki dilin zevkine hitap etmesidir ki, eşyanın en dar ve basit yüzü bu yüzüdür. Zaten maddeci felsefe de eşyanın ancak bu yüzünü görüp onu öyle değerlendiriyor. Sadece bu yüzüne bakan adam elbette elmayı hikmetsiz ve yetersiz görür, onun sayısız ince ve latif gayelerini okuyamaz.

Bir resim tablosunda, resim tablosunu oluşturan tahta ve tuval, tablonun nefsi ve kendisi hükmündedir. Bu resim tablosunun boş tuvali ve önemsiz tahtasına bakıp da kimse sergiye gelmez. İnsanları resim sergisine çeken şey; tablonun tuval ve tahtası değildir, üzerindeki resim sanatıdır. Resim sanatındaki bütün incelik ve çizimler de, ressama işaret eden levhalar hükmündedir. Demek bir resim tablosu nefsini, yani tuval ve tahtasını bir gösterirken, üzerindeki resim sanatı ile ressamını binler vasfı ile tanıtır.

Aynı şekilde bir çiçeğin maddesi ve dünyaya bakan faydası birkaç iken, sanatkarı olan Allah’a bakan yüz binlerce yönü ve işareti vardır. Yani çiçek üstündeki herbir nakış ve işleme; sanatkarını bize tanıtıyor.

Mesela; çiçeğin o güzel ve tatlı tebessümünde Allah’ın Muhsin, Cemal, Müzeyyin gibi çok isimleri tecelli ile kendini ilan ediyor. Çiçeğin maddesi değil, üstündeki nakış ve sanatları daha çoktur. Bu da nakış ve sanatlar adedince isimleri akla gösteriyor, zira her nakış ve sanat arkasında bir isim tecelli ediyor.

“İşte bu taaddüd-ü gayattandır ki, birbirine zıt ve münafi görünen hikmet ve iktisat, cûd ve sehâ ve bilhassa nihâyetsiz sehâ ile sırr-ı tevfiki şudur ki: Birer gaye nokta-i nazarında cûd ve sehâ hükmeder, ism-i Cevâd tecellî eder. Meyveler, hubublar, o tek gaye nokta-i nazarında bigayri hisabdır; nihayetsiz cûdu gösteriyor. Fakat umum gayeler nokta-i nazarında hikmet hükmeder, ism-i Hakîm tecellî eder. Bir ağacın ne kadar meyveleri var; belki her meyvenin o kadar gayeleri vardır ki, beyan ettiğimiz üç kısma tefrik edilir. Şu umum gayeler nihayetsiz bir hikmeti ve iktisadı gösteriyor. Zıt gibi görünen nihayetsiz hikmet, nihayetsiz cûd ile, sehâ ile içtima ediyor. Meselâ, asker ordusunun bir gayesi temin-i asayiştir. Bu gayeye göre ne kadar asker istersen var ve hem pek fazladır. Fakat hıfz-ı hudut ve mücahede-i a’dâ gibi sair vazifeler için, bu mevcut ancak kâfi gelir; kemâl-i hikmetle muvazenededir. İşte, hükûmetin hikmeti, haşmet ile içtima ediyor. O halde, o askerlikte fazlalık yoktur denilebilir.”

Hikmet, bir şeyin gaye ve vazife ile cihazlanmış olması anlamındadır. Bu nedenle hikmet, en kestirme ve en kısa yolu seçer, gereksizliklere ve çokluklara geçit vermez. Hikmetin özünde gaye ve iktisat vardır. Halbuki Allah’ın Cevad ismi ise her şeyi bolca ve çokça yapmak ve cömertliğini bütün şuur sahiplerine ilan etmek istiyor. Bu noktada hikmet ile cömertlik iki zıt kutup gibi duruyor. Öyle bir iş yapacaksın ki bu iki zıt isimler incinmesin, birbirlerinin hükmünü bozmasın.

İşte Allah kainat sahnesinde yaratmış olduğu eserler üstünde bu iki zıt ismi birbirlerinin hükmünü bozmadan ve incitmeden, mucizevi bir şekilde izhar ve ilan ediyor.

Mesela ordunun gayelerinden birisi asayişi sağlamaktır. Türkiye de iç asayişi sağlamak için yüz bin asker kafi iken altı yüz bin asker vardır, bu ise hikmet ölçülerine zıt gibi duruyor. Ama orduya dış düşmanlara karşı koruma ve sınırların muhafaza vazifelerinin verilmesi ile bu hikmetsizlik manasını ortadan kalkıyor. Zira ülke sınırlarının korunması ve dış tehditlere karşı altı yüz bin asker gereklidir. Bu misal gibi, Allah kainatta bazı şeyleri çok ve büyük yaratmasının sebebi, hikmeti içinde azamet ve kibriyasını izhar ve ilan etmektir.

Mesela güneş neden dünyamızdan milyonlarca kat büyük yaratılmış, birkaç kat fazla büyüklükte yaratılması kafi idi, denilemez. Zira güneşin tek vazifesi dünyayı ısıtmak değil, aynı zamanda haşmeti ile sanatkarının büyüklüğünü şuur sahiplerine ilan ve izhar etmektir. Yıldızların çok ve büyük bir şekilde yaratılması hikmeti incitmiyor, onun hükmünü bozmuyor, zira hikmet bu çokluğa ve büyüklüğe çok ve büyük vazife ve gayeler takmıştır.

Özetleyecek olursak;

Mahlukata ve bütün kainata, Allah hesabına ve Allah’ın sanatı ve eseri nazarı ile bakmak gerekir. Yani mahlukat ve mevcudat kendi başına bir mana ifade etmez. Ancak başkasına işaret ederse, anlam kazanır. Bir elmada kendi nefsine bakan bir yön varsa, mucidi ve sanatkarı olan Allah’a bakan yüzlerce yönü vardır. İşte burada sanatkara ve mucide bakan yüzlerce yöne mana-yı harfi denilmiştir.

Her şeyin varlık gayesi ve her mevcudatın hayat neticesi Sanatkarına olan işareti ve beşaretidir. Şu kainatın ve içindeki sanatlı mevcudatın en büyük hedef ve maksadı, sanatkarı olan Allah’ı isim ve sıfatları tanıtıp sevdirmektir.

Şuur sahiplerine bakması iki türlüdür. Birisi yine Allah’ı tanıtıp sevdirmek noktasıdır. Yani mevcudat üzerindeki harika nakış ve sanatlarla Allah’ı şuur sahiplerine tanıtıyor ve sevdiriyor. Diğeri ise, o şuur sahiplerinin kendi istifade ve zevkleridir. Mesela, bir elmayı yediğimiz zaman onun üstündeki nakışlarla Allah’a intikal edersek, birinci vazifeyi ifa etmiş oluruz; aynı elmanın lezzet ve rızık olma ciheti ise nefse, o yiyen adama bakıyor.

Elmanın nimet ve sanat cihetini inkar edip, sadece nefse ve mideye bakan yönüne dikkat kesilmek ise, nefis ve dünya hesabına oluyor. Yani mana-yı ismi oluyor. Allah ile irtibatı kesip sadece maddi lezzetine odaklanıyor demektir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...