"Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı." ifadesini açıklar mısınız?
Değerli Kardeşimiz;
"İşte, o zaman müşahede ettim ki, Sünnet-i Seniyyenin meseleleri, hatta küçük âdâpları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum."
"Hem o seyahat-i ruhiyede, çok tazyikat altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittibâ ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle, tereddütlerden ve vesveselerden, yani, 'Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?' diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum, tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selametli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir hâlet hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmam-ı Rabbânînin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim." (Lem'alar, On Birinci Lem'a.)
Buradaki nazar, insan aklını temsil ederken, yol ise şu içinde yaşadığımız âlem ve kâinatın ahvalinden ibarettir. İnsan sadece aklı ile kâinatın sırlarını çözemez, hakikati bulamaz. Öyle ise insan mutlak manada vahye muhtaçtır.
Peygambersiz akıl, sırat-ı müstakimde yürüyemez, ufku her şeyi kuşatamaz ve tam bir mürşid olamaz. Çünkü akıl da bir mahluktur, idraki sınırlı ve mahduttur. Nitekim Aristo ve Eflatun gibi üstün zekâ sahibi olan dâhiler, Allah’a iman ettikleri halde, tekrar dirilmenin ruhen olacağına inanmışlar ve bedenin dirilmesini akıllarına sığıştıramamışlardır.
İnsan, mücerred akıl ile Allah Teâlâ 'nın varlığını bilse dahi, o Zat-ı Akdes'in kutsi sıfatlarını ve esmasını, bu kâinatın yaratılış hikmetini, insanların vazifelerini, şu mevcudatın nereden gelip, nereye gittiklerini ve ahirete ait hakikatleri bilemeyeceğinden Cenâb-ı Hak onlara peygamberler ve semavi kitaplar gönderdi.
Bir insan ne kadar zeki, ince anlayışlı, ilim ve irfanda ileri olursa olsun yine de bir peygambere ihtiyacı vardır, ondan müstağni olamaz. İnsan, sadece aklını kullanarak varlıkları tanır ve vazifelerini bilir; fakat onların yaratılış gayelerini, tesbih ve ibadetlerini anlayamaz. Tevhid akidesi, hakikat-ı eşya, insanın ve kâinatın yaratılış gayesi gibi ulvi hakikatler, ancak vahyin nuru ile anlaşılır ve bilinir. Hem bu kâinatın ve insanın yaratılışındaki âli maksatlar ve ilahi hikmetler ancak “yüksek dellal, doğru keşşaf, muhakkik üstad ve sadık muallim” olan başta Hz. Muhammed (asm.) olmak üzere diğer bütün peygamberlerle bilinir ve anlaşılır.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Buradaki “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” Cümlesini açar mısınız? Örnekle birlikte anlatır mısınız?
Bu cümle, bir eylemi gerçekleştirme veya bir kararı alma aşamasında kişinin yaşadığı iç ikilemi ve şüpheyi ifade eder.
Hak mıdır (Hakkâniyet): Bu eylemin doğru, adil ve prensiplere uygun olup olmadığı, yani "doğru olanı yapıyor muyum?" sorusudur. Daha çok ilke ve prensiplere dayanır. Bunu yaparsam Allah'ın rızasına uygun olur mu olmaz mı gibi. Sünnette böyle bir ikilem ve şüphe olmaz çünkü sünnet vahyin ışığında teşekkül ettiği için hepsi hak ve Allah’ın rızasına uygundur.
Maslahat mıdır (Fayda/Menfaat): Bu eylemin sonucunun faydalı, yararlı veya amaca uygun olup olmadığı, yani "bu eylem bana veya topluma bir yarar sağlayacak mı?" sorusudur. Daha çok pratik sonuçlara ve faydaya dayanır.
Yani, kişi bir teslimiyetle hareket etmediği zaman, sürekli olarak "Prensip olarak doğru olanı mı yapmalıyım, yoksa daha faydalı olacak şeyi mi yapmalıyım?" ikilemi içinde kalır. Parçadaki ifade, Sünnet-i Seniyyeye uymanın bu iç kargaşayı bitirip kişiye bir huzur ve hafiflik verdiğini anlatır.
Sünnet, Vahiy'in rehberliğinde olduğu için, bir mümin Sünnete tabi olduğunda, o eylemin hem hak (doğru ilke) hem de nihayetinde Allah'ın rızasına uygun bir maslahat (faydalı sonuç) olduğunu bilme kesinliğine ulaşır. Bu kesinlik, "acaba doğru mu yapıyorum?" tereddüdünü ve vesvesesini ortadan kaldırır.