Risale-i Nur’da geçen külli kaideler ile ilgili bilgi verebilir misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Kaide" kelimesinin terim (ıstılah) manası; bir ilmin, fennin veya olgunun düsturuna, esasına, temeline denir. Kelime manası ise temel, taban, dip ve taraf demektir. Biz terim manası üzerinde Risale-i Nur'da geçen yerleri topladık.

Ayrıca bir şeyin kaide olması için çokça tekrarlanıp tecrübe edilmesi, umumca kabul edilmesi ve istisnası az olması gerekir. Ama kaidenin şüzuzu (istisnası) nadirde olsa olabilmektedir. Hatta her bir kaidenin nadir bir şüzuzu olması da bir kaidedir.

"Çünkü hiçbir kanun yoktur ki, şüzuzları ve nadirleri bulunmasın ve haricine çıkmış ferdler bulunmasın. Ve hiçbir kaide-i külliye yoktur ki, harika ferdler ile tahsis edilmesin." (Lem'alar, Dokuzuncu Lem'a)

Ayrıca ilahi isimler, birer kaidenin hülasalarıdırlar. Onlar var olan kaidenin özlü olarak tek kelime ile ifade edilmesidir. Bir de esmalar, tecellisini ve cilvesini her zaman gösterirler. Birer kaide olan emri ilahi, irade-i Rabbani tahtındadır. Onun için onlar da kaidedirler.

"Sonra o cüz'iyat vasıtasıyla külli makamlara zihinleri sevketmek için, o cüz'î maksadı, bir kaide-i külliye hükmünde olan esma-i hüsna ile takrir ederek tesbit eder, tahkik edip isbat eder." (Sözler, Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şule)

Ayrıca fenler de birer kaideler mecmuasıdır. Ve darbımeseller de tecrübe edilmiş ve umumca kabul görüldüğü için birer kaide kabul edilmişlerdir. Ama biz burada darbımeselleri almadık. Ayrı bir çalışma halinde kaydettik.

"Evet, durub-u emsal, malum kaidelerdendir." (İşaratü'l-İ'caz, Bakara Suresi 26-27. Ayetler)

"Çünkü her bir nev'e dair bir fen ya teşekkül etmiş veya etmeye kabildir. Her bir fen, külliyet-i kaide hasebiyle kendi nev'indeki nazm ve intizamı gösteriyor. Zira, her bir fen kavaid-i külliye desatirinden ibarettir." (Mesnevi-i Nuriye, Nokta)

Ayrıca burada kaideleri bir araya getirerek hem Risale-i Nur’da bir derece vukufiyet kazanmak için güzel bir çalışma olabilmektedir. Bu çalışma, kaideleri ezberlemek için de pratik olarak faydalı olacaktır.

SÖZLER

"اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْد۪ى ب۪ى Bu zât ise, 'Her şeyin iyisine bak.' kaidesiyle amel edip murdar şeylere hiç bakmadı." (Sözler, Sekizinci Söz)

خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرْ (bk. age.)

***

"Hüsün ve cemal, görmek ve görünmek ister." (bk. age., Onuncu Söz, Dördüncü Hakikat)

"...o vakit kaideten sahibü'l-yed kim ise onun elinde bırakılacaktır." (Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Birinci Mebhas; Sözler, On Beşinci Söz'ün Zeyli)

***

"لَيْسَ فِى الْاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ" / "İmkân dairesinde, şu varlık âleminden daha mükemmeli, daha üstünü yoktur." (Sözler, On Dokuzuncu Söz)

***

"Halbuki İlm-i Kelâm'ın kaidelerindendir ki: İmkân-ı zâtî ise, yakîn-i ilmîye münafî değil ve zaruret-i zihniyeye zıddiyeti yoktur." (bk. age., Yirmi Birinci Söz, İkinci Makam)

"Hem لَا عِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِئِ عَنْ دَل۪يلٍ yani: "Bir delilden neş'et etmeyen bir ihtimalin hiç ehemmiyeti yoktur" olan kaide-i meşhure; hem usûlü'd-din, hem usûlü'l-fıkhın kaide-i mukarreresindendir."
(bk. age.)

***

"Bir şeyden her şey yapar, hem her şeyden bir tek şey yapar." (bk. age., Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam)

***

"Teşbih kaidesi, meçhulü malûma kıyas eder..." (bk. age., Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal)

"'Dinleyen söyleyenden daha iyi anlar.' meşhurdur." (bk. age., Dördüncü Dal)

"Çünkü yerinde sarf olunmayan bir muhabbet-i gayr-ı meşruanın cezası, merhametsiz bir musibettir." (bk. age., Beşinci Dal)

***

"İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın makam-ı ifhamdaki ilzamına bak ve de: لَيْسَ بَعْدَ بَيَانِ الْقُرْاٰنِ بَياَنٌ Evet, beyan-ı Kur’ân’dan sonra beyan olamaz ve hacet kalmaz." (bk. age., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule)

تَنَزُّلَاتٌ اِلٰهِيَّةٌ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ / (Cenâb-ı Hakk'ın kullarının anlayış seviyesine göre konuşması.) (bk. age.)

"خُذْ مَا شِئْتَ لِمَا شِئْتَ yani, 'İstediğin her şey için Kur'andan her ne istersen al.' ifade ettiği mana, o derece doğruluğuyla makbul olmuş ki, ehl-i hakikat mabeyninde durub-u emsal sırasına geçmiştir." (bk. age.)

"قَدْ يُنْكِرُ الْمَرْءُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ وَ يُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَاءِ مِنْ سَقَمٍ " (Bazen insan, göz hastalığından dolayı güneş ışığını inkâr eder. Ağzındaki hastalıktan dolayı da suyun tadını beğenmez ) kaidesine dâhil olur. (Şualar, On Birinci Şua, Onuncu Mesele; Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Emirdağ Çiçeği)

***

"Kesb-i şer, şerdir. Halk-ı şer, şer değildir." (Sözler, Yirmi Altıncı Söz, Birinci Mebhas)

"Çünkü ilm-i usûl ve hikmette مَا لَمْ يَجِبْ لَمْ يُوجَدْ kaidesince mukarrerdir ki: "Bir şey vâcib olmazsa, vücuda gelmez." Yani, illet-i tamme bulunacak; sonra vücuda gelebilir. ..."

"Çünkü İlm-i Sarf kaidesince ism-i fâil, bir emr-i nisbî olan masdardan müştaktır. Yoksa bir emr-i sabit olan hasıl-ı bilmasdardan inşikak etmez." (bk. age., İkinci Mebhas)

مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ / "Kadere iman eden, kederden emin olur." (bk. age., Üçüncü Mebhas)

***

"اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesi, yani 'Zaruret, haramı helâl derecesine getirir.' İşte, şu kaide ise, küllî değil. Zaruret, eğer haram yoluyla olmamışsa, haramı helâl etmeye sebebiyet verir..." (Sözler, Yirmi Yedinci Söz)

***

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ [“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhari, Edeb: 96; Müslim, Birr: 165; Tirmizi, Zühd: 50, ...).] sırrınca, dost dostuyla beraber cennette bulunacaktır." (Sözler, Yirmi Sekizinci Söz)

***

"Adem-i rü'yet, adem-i vücuda delalet etmez. Görünmemek, olmamaya hüccet olamaz." (bk. age., Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Maksat)

***

"تَخَلَّقُوا بِاَخْلَاقِ اللّٰهِ kaidesiyle "Ahlâk-ı İlahiye ile muttasıf olup ..." (bk. age., Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)

"Nübüvvetin tevhid-i İlahî hakkındaki netaic-i âliyesinden ve düstur-u galiyesinden اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ yani "Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir."

"Eski felsefenin bir düstur-u itikadiyesinden olan اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ عَنْهُ اِلَّا الْوَاحِدُ "Birden bir sudûr eder" yani "Bir zâttan, bizzât bir tek sudûr edebilir." (bk. age.)

***

"...bir şeyin neticesi, semeresi; evvel düşünülür." (bk. age. Otuz Birinci Söz, Üçüncü Esas)

"Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak." (bk. age., On Dokuzuncu ve Otuz Birinci Sözlerin Zeyli / Mektubat, On Dokuzuncu Mektup, Şakk-ı Kamer Mucizesine Dair)

***

Zâten "Hareket, harareti tevlid eder" bir kanun-u mukarreredir. (Sözler, Otuz İkinci Söz, Birinci Mevkıf, Haşiye)

"İlm-i Kelâm ve İlm-i Usûl'ün düsturlarındandır ki, denilir:

لَا عِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِى عَنْ دَلِيلٍ ٭ وَ لَا يُنَافِى الْاِمْكَانُ الذَّاتِىُّ الْيَق۪ينَ الْعِلْمِىَّ

Yani: "Bir delilden, bir emareden neş'et etmeyen bir ihtimalin ehemmiyeti yok." (bk. age., Otuz İkinci Söz, İkinci Mevkıf)

"Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir." kaidesi sırrınca," (bk. age., Üçüncü Mevkıf)

***

"اَلْمَرْءُ عَدُوٌّ لِمَا جَهِلَ (İnsan, bilmediği şeye düşmandır.) kaidesiyle,.." (Sözler, Lemeat, İhtar)

"Bir Kısım Desatir-i İçtimaiye"

"İçtimaî heyette düsturları istersen: müsâvatsız adalet, önce adalet değil. Temasülse, tezadın mühim bir sebebidir."

"Tenasüpse tesanüdün esası. Sıgar-ı nefistir tekebbürün menbaı. Zaaf-ı kalbdir gururun madeni. Olmuş acz, muhalefet menşei. Meraksa, ilme hocadır."

"İhtiyaçtır terakkinin üstadı. Sıkıntıdır muallime-i sefahet. Demek sefahetin menbaı sıkıntı olmuş. Sıkıntı ise, madeni, yeisle sûizandır."

"Dalalet fikrîdir, zulümat kalbîdir, israf cesedîdir." (Sözler, Lemeat)

"Her bir âyeti, birer asâ-yı Musa gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. وَ ف۪ى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰٓى اَنَّهُ وَاحِدٌ düsturunu her şeye okutturuyor." (Sözler, Konferans)

MEKTUBAT

"Ve istiğna sebebinin en mühimmi; mezhebimizce en mu'teber olan İbn-i Hacer diyor ki: 'Salahat niyetiyle sana verilen bir şeyi, sâlih olmazsan kabul etmek haramdır.'" (Mektubat, İkinci Mektup)

***

"اِنَّمَا الْح۪يلَةُ ف۪ى تَرْكِ الْحِيَلِ (Gerçek hile, hilesizliktir.) düsturuyla, en büyük hileyi hilesizlikte bulan..."
(bk. age., On Altıncı Mektup)

***

Evet, cadde-i kübrâ, Sahabe ve Tâbiîn ve asfiyanın caddesidir. حَقَاۤئِقُ اْلاَشْيَاۤءِ ثَابِتَةٌ (Varlıkların sabit birer hakikati vardır) cümlesi, onların kaide-i külliyeleridir." (bk. age., On Sekizinci Mektup, İkinci mele-i Mühimme)

***

"اَلْجَزَٓاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَمَلِ [“Her amel kendi cinsinden bir şeyle karşılık görür.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1:332; Aliyyu’l-Kâri, el-Esrâru’l-Merfûa, 103.)] sırrıyla, sen vâlideynine hürmet etmezsen, senin evlâdın dahi sana hizmet etmeyecektir." (bk. age., Yirmi Birinci Mektup)

***

"اَلْحُبُّ لِلّٰهِ ٭ وَالْبُغْضُ فِى اللّٰهِ ٭ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ [“Allah için sevmek.”, “Allah için buğzetmek.”, “Hüküm Allah’a aittir.” (Buharî, Îman: 1; Ebû Dâvud, Sünnet: 2; Müsned, 5:146).] olan desatir-i âliye düstur-u harekât olmazsa nifak ve şikak meydan alır." (bk. age., Yirmi İkinci Mektup, Birinci Mebhas)

"اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا [“Mü’minin mü’mine bağlılığı, parçaları birbirini tutan binâ gibidir.” (Buharî, Salât: 88; Edeb: 36; Mezâlim: 5; Müslim, Birr: 65; Tirmizî, Birr: 18; Nesâî, Zekât: 67; Müsned, 4:405, 409).] düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız, sefalet-i dünyeviyeden ve şekavet-i uhreviyeden kurtulunuz!.." (bk. age.)

***

دَادِ حَقْ رَا قَابِلِيَّتْ شَرْطْ ن۪يسْتْ (Allah vergisi için kabiliyet şart değildir) kaidesince, (bk. age., Yirmi Altıncı Mektup, İkinci Mebhas)

"وَ ف۪ى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ düsturunu, her şey'e okutturuyor." (bk. age., Dördüncü Mebhas)

"Her hâdî zat, mühdî olamaz." (bk. age.)

***

"Usûl-ü şeriatın kaide-i mühimmesindendir: اَلرَّاض۪ى بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ Yani: "Bilerek zarara razı olana şefkat edip lehinde bakılmaz." (Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Dördüncü Mesele olan Dördüncü Risale)

***

"Ezelden ebede kadar" kaydı ise; fi'lî cümlesinden ismî cümlesine intikal kaidesi, sebat ve devama delalet ettiği için, o manayı ifade ediyor." (bk. age., Yirmi Dokuzuncu Mektup, Birinci Kısımdır)

"اِذَا ثَبَتَ الشَّيْءُ ثَبَتَ بِلَوَازِمِه۪ (Bir şey sabit olduğunda, bütün levazımatıyla birlikte sabit olur)
kaidesince,.." (bk. age.)

“El-hükmü li’l-ekser” sırrınca, eksere zarar dokunduran düşmandır, dost değildir. (bk. age., Altıncı Kısım)

"...bizler, taksimü’l-a’mâl kaidesiyle, her birimiz bir vazife deruhte edip o âb-ı hayat tereşşuhâtını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz." (bk. age.)

"يَمْرُقُونَ مِنَ الدّ۪ينِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الْقَوْسِ kaidesine dâhil oluyor." (Okun yaydan fırlaması gibi dinden çıkarlar)
(...)

سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ ٭ خَيْرُ النَّاسِ مَنْ يَنْفَعُ النَّاسَ (İnsanların en hayırlısı onlara en faydalı olandır. * Milletin efendisi, onlara hizmet edendir.) (bk. age., Yirmi Dokuzuncu Mektup, Yedinci Kısım)

"Cevabü'l-ahmaki's-sükût" kaidesince, böylelere karşı cevap sükûttur. (bk. age.)

"Fakat Cenâb-ı Hak, âhirette muhasebe-i a’mâl düsturuyla, adalet-i Rabbâniyesini, hasenat ve seyyiâtın muvazenesiyle gösteriyor." (bk. age. Yirmi Dokuzuncu Mektup, Dokuzuncu Kısım)

***

"İnayet ise aldatmaz, hakikatsız olmaz." (Mektubat, İşarat-ı Gaybiye Hakkında Bir Takriz)

HAKİKAT ÇEKİRDEKLERİ

"Fıtrat yalan söylemez..." (Mektubat, Hakikat Çekirdekleri: 15)

"Bir fikre davet, cumhur-u ulemanın kabulüne vâbestedir. Yoksa davet bid’attır, reddedilir." (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 25)

"Bâtıl şeyleri iyice tasvir, safi zihinleri idlâldir." (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 31)

"Tarîk-ı gayr-ı meşru ile bir maksadı takip eden, galiben maksudunun zıddıyla ceza görür." (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 44)

"Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir tane hakikat, bir harman hayalata müreccahtır.
لَا يَلْزَمُ مِنْ لُزُومِ صِدْقِ كُلِّ قَوْلٍ قَوْلُ كُلِّ صِدْقٍ Her sözün doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek, doğru değil."
(bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 49)

"Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır." (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 50)

"Paslanmış bîhemta bir elmas, daima mücella cama müreccahtır." (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 54)

"Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikata inkılab eder; hurafata kapı açar." (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 56)

"İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir." (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 57)

"Muhakkak maslahat, mevhum mazarrata feda edilmez." (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 66)

"Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır." (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 69)

اَلْجَمْعِيَّةُ الَّت۪ى ف۪يهَا التَّسَانُدُ اٰلَةٌ خُلِقَتْ لِتَحْر۪يكِ السَّكَنَاتِ وَالْجَمَاعَةُ الَّت۪ى ف۪يهَا التَّحَاسُدُ اٰلَةٌ خُلِقَتْ لِتَسْك۪ينِ الْحَرَكَاتِ (İçinde dayanışma olan cemiyet, durgun halleri harekete geçirmek için bir vasıtadır, içinde kıskanma olan cemaat ise işleri karıştırıp faaliyetleri durdurur.) (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 72)

"Cemaatte vâhid-i sahih olmazsa; cem' ve zamm, kesir darbı gibi küçültür." (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 73)

"...bazen hak, ehaktan ehaktır; hasen, ahsenden ahsendir..." (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 77)

"Lezaiz çağırdıkça, sanki yedim demeli. Sanki yedimi düstur yapan; 'Sanki yedim' namındaki bir mescidi yiyebilirdi, yemedi." (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 88)

"Tertib-i mukaddimatta 'tefviz' tembelliktir, terettüb-ü neticede tevekküldür. Semere-i sa’yine ve kısmetine rıza; kanaattir, meyl-i sa’yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa, dûn-himmetliktir." (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 95)

"Müsavatsız adalet, adalet değildir." (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 96)

"Temasül tezadın sebebidir, tenasüb tesanüdün esasıdır, sıgar-ı nefs tekebbürün menba'ıdır, zaaf gururun madenidir, acz muhalefetin menşeidir, merak ilmin hocasıdır." (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 97)

"Sıkıntı, sefahetin muallimidir. Ye's, dalalet-i fikrin; zulmet-i kalb, ruh sıkıntısının menba'ıdır." (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 99)

"Bîçare hakikatlar, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur." (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 104)

"En bedbaht, en muzdarib, en sıkıntılı; işsiz adamdır. Zira atalet, ademin biraderzadesidir; sa’y, vücudun hayatı ve hayatın yakazasıdır." (bk. age. Hakikat Çekirdekleri: 109)

"Kerametin izharı zarar olduğu gibi, ikramın izharı şükür..." (Mektubat, Fihriste-i Mektubat, Dokuzuncu Mektup)

LEMALAR

مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ ف۪ى مُلْكِه۪ كَيْفَ يَشَٓاءُ (Mülkün maliki, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.) (Lem'alar, İkinci Lem'a)

***

يَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ [“Zulüm devam etmez, küfür devam eder.” (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr: 2:107​​​​​​)​.] sırrınca...(bk. age., Onuncu Lem'a)

اَلدُّنْيَا سِجْنُ الْمُؤْمِنِ وَجَنَّةُ الْكَافِرِ [“Dünya mü’minin zindanı, kâfirin ennetidir.” (Müslim, Zühd: 1; Tirmizî, Zühd: 16; İbni Mâce, Zühd: 3; Müsned, 2:197,..).(bk. age.)

***

المَوْتُ حَقٌّ (Ölüm gerçektir) kaziyesi (bk. age., On Birinci Lem'a)

كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِى النَّارِ [“Her bid’at dalâlettir ve her dalâlet cehennem ateşindedir.” (Müslim, Cum’a: 43; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Nesâî, Î’deyn: 22; İbn-i Mâce, Mukaddime: 6, 7; Dârimî, Mukaddime: 16, 23; Müsned, 3:310, 371, 4:126, 127)] (bk. age., Altıncı Nükte)

ب۪ى اَدَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْ (Edepsiz, Allah'ın lütfundan mahrum kalır.) kaidesi... (bk. age., Yedinci Nükte)

اَلْاِنْسَانُ عَب۪يدُ الْاِحْسَان sırrı... (İnsan, ihsanın kölesidir.) (bk. age., Onuncu Nükte)

اَلْعَارِفُ تَكْف۪يهِ الْاِشَارَةُ sırrı...(Arife işaret yeter) (bk. age., On Birinci Nükte)

"Terkü'l-âdât mine'l-mühlikât" sırrıyla, (Âdeti terk etmek helak eder.) (bk. age., On İkinci Lem'a)

***

"Evet, ekseriyet-i mutlaka ile hayır ve mehasin ve kemalât, vücuda istinad eder ve ona raci' olur. Sureten menfî ve ademî de olsa, esası sübutîdir ve vücudîdir."

"Dalalet ve şerr ve musibetler ve masiyetler ve belalar gibi bütün çirkinliklerin esası, mayesi; ademdir, nefiydir. Onlardaki fenalık ve çirkinlik, ademden geliyor. Çendan suret-i zahirîde müsbet ve vücudî de görünseler, esası ademdir, nefiydir."

"Hem bilmüşahede sabittir ki bina gibi bir şeyin vücudu, bütün eczasının mevcudiyetiyle takarrur eder. Halbuki onun harabiyeti ve ademi ve inhidamı, bir rüknün ademiyle hasıl olur."

"Hem vücud, her halde mevcud bir illet ister. Muhakkak bir sebebe istinad eder. Adem ise, ademî şeylere istinad edebilir. Ademî bir şey, madum bir şeye illet olur." (Lem'alar, On Üçüncü Lem'a, Dördüncü İşaret)

"اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفًا [“Muhakkak ki şeytanın tuzağı pek zayıftır.” (Nisâ, 4/76).] sırrıyla şeytanın gayet zaîf desiselerine kapılıp Allah'a isyan ediyor." (bk. age., Beşinci İşaret)

"Çünkü meşhur kaidedir ki tahayyül-ü şetm, şetm olmadığı gibi, tahayyül-ü küfür dahi, küfür değil ve tasavvur-u dalalet de dalalet değil..."

"...İlm-i usûl-ü dinde kavaid-i mukarreredendir ki: اِنَّ الْاِمْكَانَ الذَّاتِىَّ لَا يُنَافِى الْيَق۪ينَ الْعِلْمِىَّ (İmkân-ı zatî, yakîn-î ilmîye aykırı değildir.)... "

"Çünkü yine ilm-i usûl-ü dinde bir kaide-i mukarreredir ki: لَا عِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِىءِ عَنْ دَل۪يلٍ Yani 'Bir emareden gelmeyen bir ihtimal-i zâtî ise, bir imkân-ı zihnî olmaz ki, şübhe verip, ehemmiyeti olsun.'..." (bk. age., Altıncı İşaret)

"اَلْعَدَمُ لَا يُثْبَتُ kaidesiyle: Ademin isbatı elbette kolay değildir." (bk. age., Sekizinci İşaret)

"Şeriatta denilmiştir ki: "Cehennem ceza-yı ameldir, fakat Cennet fazl-ı İlahî iledir."

"Çünkü hakikat kuvvetlidir. اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِ (Hak daima üstün gelir; hakka galebe edilmez.) olan kaide-i esasiye ile kuvvet haktadır."

"وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ [“Gerçek sonuç takvâ sahiplerinindir.” (A’râf, 7/128).] sırrıyla, اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِ düsturuyla:"

"وَ عَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَل۪يلَةٌ sırrıyla: Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez."(bk. age., On İkinci İşaret)

"Halbuki kaide-i mukarreredir ki: "Bir isbat edici, çok nefyedicilere tereccuh ediyor." Bir davaya müsbit bir şahidin hükmü, yüz nâfîlere racih olur." (bk. age., On Üçüncü İşaret)

***

"Teşbih ve temsiller, havastan avama geçtikçe, yani ilmin elinden cehlin eline düştükçe, mürur-u zamanla hakikat telakki edilir." (Lem'alar, On Dördüncü Lem'a, Birinci Makam)

***

وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ (Gerçek ilim ancak Allah katındadır.)

"وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ (Allah en doģrusunu bilir)" (bk. age.)

"hadîsin sırrıyla sadaka, belayı ref' eder..." (Lem'alar, On Altıncı Lem'a)

***

"Bil ki ekseriyetle Fâtır-ı Hakîm'in âdetidir, ehemmiyetli ve kıymetdar şeyleri aynıyla iade ediyor."

"Yani, ekser eşyanın misliyle tazelenmesi, mevsimlerin tebeddülünde, asırların değişmesinde o kıymetdar ehemmiyetli şeyleri aynıyla iade ediyor."

"Yevmî ve senevî ve asrî haşirlerin umumunda, şu kaide-i âdetullah ekseriyetle muttarid görünüyor." (Lem'alar, On Yedinci Lem'a, Dördüncü Nota)

"Çünkü Nefsü'l-emirde nefiy isbat edilmez. Çünkü ihata lazımdır. وَ الْعَدَمُ الْمُطْلَقُ لَا يُثْبِتُ اِلَّا بِمُشْكِلَاتٍ عَظ۪يمَةٍ
(Mutlak yokluk, ancak pek büyük güçlüklerle ispat edilebilir.) bir kaide-i usûldür."

"Ondandır ki, ilm-i usûlde 'Mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Kâfir eğer zimmî olsa veya musalaha etse, hakk-ı hayatı var.' diye usûl-ü şeriatın bir düsturudur." (bk. age., Altıncı ve Yedinci Notalar)

"Çünkü mü'minde hırs, sebeb-i hasarettir ve sefalettir. اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ durub-u emsal hükmüne geçmiştir." (bk. age.)

"Sa'yeden ve çalışan ise; şâkirdir, hamdeder, ömrün geçmesini istemez. اَلْمُسْتَر۪يحُ الْعَاطِلُ شَاكٍ مِنْ عُمْرِهِ وَ السَّاعِىُ الْعَامِلُ شَاكِرٌ küllî düsturdur. Hem o sır iledir ki: 'Rahat, zahmette; zahmet, rahattadır.' cümlesi darb-ı mesel olmuştur." (bk. age., Sekizinci Nota)

"hads-i imanî ile وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ كُلَّ شَيْءٍ [“Rahmeti her şeyi kaplamıştır.” (A’râf, 7/156)] nin bir sırrını,.."

"اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ [“Bir şeyin olmasını murad ettiği zaman Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” (Yâsin, 36/82)] nun bir düsturunu," (bk. age.)

كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ kaidesiyle; (Her gelecek şey yakındır) (bk. age., Lem'alar, On İkinci Nota)

"Hazret-i İsa Aleyhisselâm demiş ki: اِنَّ لِلّٰهِ اَنْ يَخْتَبِرَ عَبْدَهُ وَ لَيْسَ لِلْعَبْدِ اَنْ يَخْتَبِرَ رَبَّهُ Yani 'Cenab-ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki "Sen böyle yapsan sana böyle yaparım, göreyim seni yapabilir misin?"
diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenab-ı Hakk'ı tecrübe etsin ve desin: "Ben böyle işlesem, sen böyle işler misin?"

(...)

"...iktiran ayrıdır, illet ayrıdır. Bir nimet sana geliyor; fakat bir insanın sana karşı ihsan niyeti, o nimete mukarin olmuş; fakat illet olmamış."

"İllet, rahmet-i İlahiyedir. Evet o adam ihsan etmeyi niyet etmeseydi, o nimet sana gelmezdi."

"Nimetin ademine illet olurdu. Fakat mezkûr kaideye binaen; o meyl-i ihsan, o nimete illet olamaz."(bk. age., On Üçüncü Nota)

***

"İktisad eden, maişetçe aile belasını çekmez" mealinde لَا يَعُولُ مَنِ اقْتَصَدَ hadîs-i şerifi sırrıyla: İktisad eden, maişetçe aile zahmet ve meşakkatini çok çekmez."

"Çünkü اِنَّ الضَّرُورَةَ تُقَدَّرُ بِقَدْرِهَا sırrıyla: Haram maldan, mecburiyetle zaruret derecesini alabilir; fazlasını alamaz."

"İmam-ı A'zam, bu sırra işaret olarak لَا اِسْرَافَ فِى الْخَيْرِ كَمَا لَا خَيْرَ فِى الْاِسْرَافِ demiş. Yani: 'Hayırda ve ihsanda (fakat müstehak olanlara) israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yoktur.'"

"اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لَا يَفْنٰى hadîsinin sırrıyla; kanaat, bir define-i hüsn-ü maişet ve rahat-ı hayattır."

"عَزَّ مَنْ قَنَعَ ذَلَّ مَنْ طَمَعَ hadîsin sırrıyla; kanaat, izzeti intac eder." (bk. age., On Dokuzuncu Lem'a, 4, 6 ve 7. Nükteler)

***

"Fenn-i Âdâb ve İlm-i Münazaranın uleması mabeynindeki hakperestlik ve insaf düsturu olan şu: 'Eğer bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına tarafdar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır."
(Lem'alar, Yirminci Lem'a)

***

"BİRİNCİ DÜSTURUNUZ: Amelinizde rıza-yı İlahî olmalı."

"İKİNCİ DÜSTURUNUZ: Bu hizmet-i Kur'aniyede bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde faziletfüruşluk nev'inden gıbta damarını tahrik etmemektir."

"ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ: Bütün kuvvetinizi ihlasta ve hakta bilmelisiniz."

"DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ: Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirane iftihar etmektir."

"اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ kaide-i mukarreresiyle: "Bir mevcudun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudûr edebilir." (Lem'alar, Yirmi Birinci Lem'a)

***

"Hattâ ehl-i hakikat müttefikan diyorlar ki: اِنَّمَا الْاَشْيَاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا yani: 'Her şey zıddıyla bilinir.'..."
(Lem'alar, Yirmi Beşinci Lem'a, Yedinci Deva)

***

"اَلْخَيْرُ فِى مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ ٭ عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sırrıyla," ["Hayır, Allah’ın ihtiyar etmiş olduğu şeydedir." * "...Bakarsınız, sizin hoşlanmadığınız bir şey, hakkınızda hayırlı olur..." (Bakara, 2/216).] (Lem'alar, Yirmi Altıncı Lem'a, On Altıncı Rica)

***

"İlm-i Belâgat'ta bir kaide-i mukarreredir ki: Bir kelâmın manası malûm ve bedihî ise, o mana murad değil, onun bir lazımı, bir tâbii muraddır.

Meselâ, sen birisine desen: "Sen hâfızsın." O, malûmunu i'lam kabîlinden olur.

Demek maksud manası budur ki: "Ben senin hâfız olduğunu biliyorum." Bildiğimi bilmediği için ona bildiriyorum." (Lem'alar, Yirmi Sekizinci Lem'a, İkinci Nükte)

***

"nihayet kemalde bir cemal ve nihayet cemalde bir kemal, elbette kendini görmek ve göstermek, teşhir etmek istemesi; en esaslı bir kaidedir." (Lem'alar, Otuzuncu Lem'a, Üçüncü Nükte)

"كُلُوا وَ اشْرَبُوا وَ لَا تُسْرِفُوا âyeti; ne kadar esaslı, geniş bir düsturu ders verdiğini anla!.." (bk. age.)

"Bir şey bütün elde edilmezse, bütün bütün elden kaçırılmaz." kaidesiyle, (bk. age., Altıncı Nükte)

ŞUALAR

"Hususî olmayan ve has bir yere bakmayan bir nefy isbat edilmez" meşhur bir düsturdur.
(Şualar, Yedinci Şua, Mukaddime)

"Kur'an, öyle hakikatlı bir halâvet göstermiş ki, en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur'anı tilavet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilaveti halâvetini ziyadeleştirdiği, eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb-ı mesel hükmüne geçmiş." (bk. age.)

"Fâilsiz bir fiil ve müsemmasız bir isim mümkün olmadığı gibi; mevsufsuz bir sıfat, san'atkârsız bir san'at dahi mümkün değildir. İşte bu hakikat ve kaideye binaen," (bk. age.)

"تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ [“Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır.” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ: 1:310; Gazâlî, İhyâu Ulûmü’d-Dîn: 4:409).] düsturu, tefekkürat-ı imaniyeye ait bulunması ve..." (bk. age.)

***

"اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ düsturuyla, bütün ümmetinin bütün zamanlarda işlediği hasenatın bir misli onun defter-i hasenatına girmesi ve bütün kâinatın hakikatlerini, getirdiği nurla nurlandırması,.." (Şualar, On Birinci Şua, Onuncu Mesele, Emirdağ Çiçeği)

***

"mukabele-i bilmisil kaide-i zalimanesiyle, o ehl-i hak dahi bir-ikinin hatasıyla yirmi-otuz bîçareleri ezseler, o vakit hak namına dehşetli bir haksızlık ederler." (bk. age., On İkinci Şua)

***

"Hüccetü'l-İslâm İmam-ı Gazalî'nin meşhur bir sözü hatıra geldi. O demiş: "Bazan izhar, çok defa ihfadan daha ziyade efdal olur." (bk. age., On Üçüncü Şua)

"Teşekki kaderi tenkid ve teşekkür kadere teslimdir." (bk. age.)

خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا [“İşlerin en hayırlısı zorlu olanıdır.” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ: 1:55.)] sırrıyla (bk. age.)

اَلنَّظَرُ يُدْخِلُ الْجَمَلَ الْقِدْرَ وَ الرَّجُلَ الْقَبْرَ meşhur kaide ile nazar beni vurur. (Göz değmesi, deveyi kazana, adamı kabre sokar.) (bk. age.)

"اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ وَالسُّرُورِ" [“Sabır, ferahlık ve genişliğin anahtarıdır.” (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 6:298, Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:21)] (bk. age.)

وَ كُلُّ النَّاسِ مَجْنُونٌ وَ لٰكِنْ عَلٰى قَدَرِ الْهَوٰى اِخْتَلَفَ الْجُنُونُ (Herkes delidir. Fakat boş şeylerle meşgul olma nisbetinde delilik derecesi farklılık arz eder.) kaidesini sizlerde görüyorum demiştim. (bk. age.)

***

"اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا [“Gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 94/6).] sırrıyla," (Şualar, On Dördüncü Şua)

"خُذُوا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ اَحْسَنَهُ "Her şeyin güzel cihetine bakınız" kaidesinin sırrıyla,.." (bk. age., On Dördüncü Şua)

مَنْاٰمَنَبِالْقَدَرِاَمِنَمِنَالْكَدَرِ "Kadere iman eden gam ve hüzünden emin olur." (bk. age.)

***

"اَلْقَطْرَةُ تَدُلُّ عَلَى الْبَحْرِ (Katre / damla denize işaret eder.) sırrıyla kısa kestik." (Şualar, Birinci Şua, 28. Ayet)

"...risalet ve nübüvvetin her asırda veraset noktasında naibleri, vekilleri bulunmak kaidesiyle,.." (bk. age., 29. Ayetin Sehvine Dair...)

***

"Malûmdur ki; ilm-i belâgatta ve fenn-i beyanda uzak ve gizli manalara delalet etmek için karine tabir ettikleri emarelerden ve münasebetlerden birisi bulunsa, uzak bir mana ve gizli ve işarî olan bir mefhum, karinenin kuvvetine göre sarih ve zahir manası gibi kabul edilir."

"İşte bu kaideye binaen, bu işarî manaların her birisine müteaddid karineler, emareler bulunduğu gibi sair arkadaşları da ona karineler olur." (Şualar, Sekizinci Şua, Birinci Remiz)

"müstetbeatü't-terakib" (Sözdeki birbirine bağlı, işaretli manalar) kaidesiyle ona bakıyor, efradına dâhil ediyor. (bk. age., Yedinci Remiz)

SİKKE-İ TASDİK-İ GAYBİ

"Eğer "Ez-zaman"daki okunmayan elif-lâm sayılsa, kaideten قَادِرِى ye dahi bir elif-lâm dâhil olmak lazım gelir. Çünkü tarif için, muzafünileyh kalktıktan sonra elif-lâm lazım gelir, o halde dahi müsavi olurlar." (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Sekizinci Lem'a, Mühim Bir İhbar-ı Gaybi)

***

گَرْ نَه خَواه۪ى دَادْ نَه دَاد۪ى خَواهْ (Eğer vermek istemeseydi istemek vermezdi) kaidesince, rıza-yı Bâri'nin kendisinden hoşnud ve razı olmasını isteriz." (bk. age., Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar.)

"لْحُبُّ فِى اللّٰهِ وَ الْبُغْضُ فِى اللّٰهِ [“Allah için sevmek, Allah için buğz etmek.” (Buharî, İman 1).] düstur-u Rahmanî yerine, el'iyazü billah اَلْحُبُّ فِى السِّيَاسَةِ وَ الْبُغْضُ لِلسِّيَاسَةِ (Siyaset için sevmek, siyaset için buğz etmek.) düstur-u şeytanî hükmederek..." (bk. age.)

TARİHÇE-İ HAYAT

"Sâniyen: İmam-ı Gazalî Hazretlerinin 'İhyaü'l-Ulûm'unda tasavvuf nokta-i nazarında دَعْ مَا يُر۪يبُكَ اِلٰى مَالَا يُر۪يبُكَ ["Sana şüphe vereni bırak, şüphe vermeyene yönel." (Buhari, Büyû 3; Tirmizi, Kıyame 60, Münavi, Feyzü'l-Kadir, 3/528, h.no: 4211).] kaidesine ittibaen,.." (Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatı)

"Zira düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Nasılki düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır." (bk. age.; Sünuhat)

"Hakikat usandırmaz,.." (Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatı)

"Za'f ise, düşmanı tevkif etmez, teşci' eder." (bk. age., Mesnevi-i Nuriye, Huba, Meclis-i Mebusana Hitap)

***

"مَنْ طَلَبَ وَ جَدَّ وَجَدَ (Ciddî olarak arayan, aradığını bulur.) hakikatınca..." (Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı)

İŞARATÜ'L-İ'CAZ

"Çünkü 'Cüzde bulunmayan, küllde bulunur.' kaidesine binaen, her ferdde bulunmayan bu gibi şartlar, heyette bulunur." (İşaratü'l-İ'caz, İfadetü'l-Meream)

***

"Rahman, büyük nimetlere; Rahîm, küçük nimetlere delalet ettikleri cihetle; Rahîm'in Rahman'dan sonra zikri, yukarıdan aşağıya inmek manasına olan 'sanatü't-tedelli' kaidesine dâhildir." (bk. age., Fatiha Suresi)

"Malûmdur ki, şerr-i kalil için hayr-ı kesîr terkedilmez. Terkedilirse, şerr-i kesîr olur. Zekat ve cihadda olduğu gibi."

"اِنَّمَا تُعْرَفُ الْاَشْيَاءُ بِاَضْدَادِهَا meşhur kaziyeden maksad, bir şeyin zıddı, o şeyin hakaik-i nisbiyesinin vücud veya zuhuruna sebebdir." (bk. age., 7. Ayet)

***

"İkinci maksadın vech-i in’ikası: Üç kaideden tezahür eder.

1. Sultanlar daima halkın, cemaatin, ordunun sonunda çıkarlar.

2. Nev'-i beşerde tekemmül vardır. Bu tekemmül kanunu, ikinci mürebbinin ve ikinci mükemmilin evvelki mürebbilerden daha ekmel olmasını iktiza eder.

3. Alelekser, halefin mahareti, selefinden daha ziyadedir.

İşte bu üç kaideden, Hazret-i Muhammed’in (asm) ekmel-i enbiya olduğu tezahür eder."

"Üçüncü maksadın vech-i in’ikası: Meşhur bir kaidedir ki; bir vâhid çoğalsa teselsül eder, gittikçe gider, bir yerde durmaz. Fakat çoklar ve kesîr olanlar ittihad etse, kuvvetlenir, istikrar peyda eder, yerinde kalır, daha değişmez." (bk. age., Bakara Suresi 4. Ayet)

***

"...Bir nekre, marife olarak mükerreren zikredilirse; o marife, o nekrenin aynı olur. Fakat o nekre, nekre olarak zikredildiği takdirde, alelekser birbirinin aynı olamaz." (bk. age., 7. Ayet)

***

"...İlim, malûma tâbidir."
(...)

"Altıncısı: Kudret-i Ezeliye, en evvel eşyanın melekût, yani içyüzüne taalluk eder..."

"Yedincisi: ...Evet, zerre mir'at olur, fakat mikyas olamaz." (bk. age., 7. Ayet)

"CEVAP: Kavaid-i esasiyedendir ki, 'Ara sıra vukua gelen şerr-i kalil için hayr-ı kesîr terkedilmez. Terkedildiği takdirde, şerr-i kesîr olur.'..." (bk. age., 7. Ayet)

***

"Yedinci cümleyi teşkil eden ﴾بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ﴿’nin [“Söylemiş oldukları yalanlar sebebiyle...” (Bakara, 2/10).] vech-i irtibatı:

...Kizb, küfrün esasıdır,.."

"Hülâsa, yol ikidir: Ya sükût etmektir; çünkü söylenilen her sözün doğru olması lazımdır.
Veya sıdktır. Çünkü:

İslâmiyetin esası, sıdktır.
İmanın hassası, sıdktır...
" (bk. age., Bakara Suresi 10. Ayet)

***

"İbadetin ruhu, ihlastır..." (bk. age., Bakara Suresi 21. Ayet)

***

"Aziz arkadaş! Bu meselelerde yazılan muhakemelerin neticesi olarak şu gelen kaideleri de koynuna koy, sana lazım olur.

1. Bir şahıs, çok fenlerde ihtisas sahibi olamaz.
2. İki şahıstan sudûr eden bir söz, istidatlarına göre tefavüt eder. Yani birisine göre altın, ötekisine nazaran kömür kıymetinde olur.
3. Fünun, fikirlerin birleşmesinden hasıl olup, zamanın geçmesiyle tekâmül eder.
4. Eski zamanda nazarî olup, bu zamanda bedihî olmuş olan çok meseleler vardır.
5. Zaman-ı mazi, bu zamana kıyas edilemez; aralarında çok fark vardır.
6. Sahra ve çöl adamları basit ve saf insanlar olduğundan, medenilerin medeniyet perdesi altında gizleyebildikleri hile ve desiseleri bilmezler ve gizleyemezler. Her işleri merdanedir, kalpleri ve lisanları birdir.
7. Çok ilim ve fenler vardır ki âdetlerin telkiniyle, vukuatın talimiyle ve zamanla, muhitin yardımıyla husule gelirler.
8. Beşerin nazarı istikbale nüfuz edemez, hususî keyfiyat ve ahvali göremez.
9. Beşer için bir ömr-ü tabiî olduğu gibi, yaptığı kanunlar için de bir ömr-ü tabiî vardır; onun nihayeti olduğu gibi, bunun da nihayeti vardır.
10. İnsanların sıfatlarında, tabiatlarında, ahvalinde zaman ve mekânın çok tesiri vardır.
11. Eski zamanlarda harika addedilen çok şeyler vardır ki, mebadi ve vesaitin tekâmülüyle adi şeyler hükmüne geçmişlerdir.
12. Def'aten bir fennin icadına ve ikmal edilmesine, bir zekâ-i harika olsa bile, muktedir olamaz.
O fen, ancak çocuk gibi tedricen kemale erer."
(bk. age., Bakara Suresi 23. Ayet: Nübüvvet Hk.)

" كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰى قَدَرِ عُقُولِهِمْ (İnsanlarla anlayış seviyelerine göre konuş.) olan meşhur düsturu ..."

"...Halbuki delilin müddeadan daha hafî olması, makam-ı istidlale uymaz." (bk. age., Bakara Suresi 23. Ayet: Altıncı Mesele, Nübüvvet Hk.)

***

"...temsillerin darbı ve darb-ı meseller, sikkenin darbı kadar kelâma kıymet veriyor. ...durub-u emsal, malum kaidelerdendir." (bk. age., 27. Ayet)

***

"İnsan, bir adamın fenalığından, ayıblarından bahsederken hiddeti, gazabı o kadar galebe eder ki; hayalen, hayalî bir ihzar ile hitab suretiyle kendisine tevcih-i kelâm etmeye başlar.
Veya iyiliklerinden bahsederken şevki ve aşkı galeyana gelir, hemen hayalinin karşısına getirir, kendisine hitab ile konuşmaya başlar. Bu 'iltifat' ile tesmiye edilen bir kaidedir. Bu kaidenin lisan-ı Arap'ta büyük bir mevkii vardır..."
(bk. age., 28. Ayet)
(...)
"CEVAP: Cehli izale edecek deliller zahir iken o vechile cehil denilmemesi, belagatın kaidelerinden biridir..." (bk. age., 28. Ayet)

***

"مَا مِنْ عَامٍ اِلَّا وَقَدْ خُصَّ مِنهُ الْبَعْضُ olan kaide-i külliyeyi tahsis ediyor." (Her umumi kaidenin bir istisnası vardır.) (bk. age., 29. Ayet)

MESNEVİ-İ NURİYE

"Tûl-i zaman ve bu'd-i mekânın muhakemat-ı akliyede tesiri çoktur. Maahaza لَيْسَ الْخَبَرُ كَالْعَيَانِ düsturuna ittibaen, " (Haber, gözle görmeye benzemez, ikisi aynı şey değildir.)
(Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

***

"Ve keza nazar ile niyet, mahiyet-i eşyayı tağyir eder." (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

"vücudun vücudu kemal iledir. Kemalin kemali de devam ile olur..."

"Ve keza her şeyin bâtını zahirinden daha latif, daha şeffaftır." (bk. age., Katre)

"...vücud istersen, mün'adim ol ki vücudu bulasın!.." (bk. age.)

***

"Kavaid-i usûliyedendir ki: Bir mes'ele hakkında isbat edenin sözü nefyedenin sözüne müreccahtır." (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

"İ’lem eyyühe’l-aziz! Her şeyin içine melekût, dışına da mülk denir..."
"...Acz, nidanın madenidir. İhtiyaç duanın menbaıdır." (bk. age.)

***

"وَ الْعَدَمُ الْمُطْلَقُ لَا يُثْبِتُ اِلَّا بِمُشْكِلَاتٍ عَظ۪يمَةٍ ["Mutlak yokluk, ancak pek büyük güçlüklerle ispat edilebilir." (İbni Kayyim el-Cevzî, es-Savâiku’l-Mürsele).] bir kaide-i usûldür." (Mesnevi-i Nuriye, Zühre / Lem'alar, On Yedinci Lem'a, Altıncı Nota)

"...Ondandır ki ilm-i usûlde 'Mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Kâfir eğer zimmî olsa veya musalaha etse, hakk-ı hayatı var.' diye usûl-ü şeriatın bir düsturudur." (bk. age., Yedinci Nota)

"اَلْمُسْتَر۪يحُ الْعَاطِلُ شَاكٍ مِنْ عُمْرِهِ وَ السَّاعِىُ الْعَامِلُ شَاكِرٌ küllî düsturdur." (Atâlet içinde istirahat eden, ömründen şikâyetçidir. Çalışan ve iş gören ise haline şükreder.) (bk. age., Sekizinci Nota)

***

"Cenab-ı Hak, her şeye layıkını veriyor ve maslahata göre veriyor. Eğer atâsı, in'amı bu kaideden hariç olsa idi, senin eşeğinin kulağı senden ve senin üstadlarından daha akıllı, daha âlim olması lazımdı." (Mesnevi-i Nuriye, Zerre)

***

"İ'lem Eyyühel-Aziz! Lafızların tebeddülüyle mana tebeddül etmez, bâki kalır.
Kabuk parçalanır, lüb baki ve sağlam kalır.
Libası yırtılır, cesedi sağlam, baki kalır.
Cesed ölüp dağılırsa da ruh baki kalır. Cisim ihtiyarlanırsa, enaniyet genç kalır.
Çokluk, cemaat dağılır amma, vahid-i ferd baki kalır.
Kesret bozulur, vahdet bâkidir. Madde kırılır, nur bakidir."
(Mesnevi-i Nuriye, Şemme)

***

"Evet, yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kaza kanununun kat'iyyetini deler."
(Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale)

***

"Kavaid-i mukarreredendir ki: 'Mana-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz. Ve o mana-yı harfînin inceliklerine tetkikat yapılamaz. Fakat mana-yı ismî; sadık, kâzib her hükme mahal olur.'..." (Mesnevi-i Nuriye, Şule)

***

"Demek اَلطُّرُقُ اِلَى اللّٰهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلَٓائِقِ (Allah'a giden yollar, mahlukatın nefesleri sayısıncadır.) hakikattir, mübalâğa değil; belki nâkıstır." (Mesnevi-i Nuriye, Nokta)

"...Zira mukarrerdir ki: Masnudaki feyz-i kemal Sâni'in zıll-i tecellisinden muktebesdir..."

"لَا مُؤَثِّرَ فِى الْكَوْنِ اِلَّا اللّٰهُ (Varlıkta Allah’tan başka müessir yoktur.)... (bk. age.)

MUHAKEMAT

BİRİNCİ MAKALE
UNSURU'L-HAKİKAT

"Hem de usûl-ü mukarreredendir: Sıdk ve kizb yahut tasdik ve tekzib; kinayat ve emsallerinde, fenn-i Beyan'da 'maânî-i ûlâ' tabir olunan suret-i manaya raci' değildirler. Ancak 'maânî-i sânevî' ile tabir olunan maksad ve garaza teveccüh ederler." (Muhakemat, Birinci Makale / Unsuru'l-Hakikat)

"Kim bir şeyde çok tevaggul etse; galiben başkasında gabileşmesine sebebiyet verir." (bk. age., İkinci Mukaddime)

"Zira mukarrerdir: Asıl mana odur ki elfaz onu sımahta boşalttığı gibi zihne nüfuz ederek vicdan dahi teşerrüb etmekle, ezahir-i efkârı feyizyâb eden şeydir." (bk. age., Üçüncü Mukaddime)

"Lakin bu tahavvül bir kanun-u fıtrîdir. Buna şahit istersen lügatın teceddüd ve tagayyüratının ve iştirak ve teradüfün sırlarına müracaat et."

"İyi kulak versen işiteceksin ki: Selefin zevklerine giden çok kelimatı veya hikâyatı veya hayalâtı veya maânî, ihtiyar ve zinetsiz olduklarından halefin heves-i şebabanelerine tevafuk etmediklerinden meyl-i teceddüde ve fikr-i icada ve cür'et-i tağyire sebeb olmuşlardır."

"Bu kaide lügatta olduğu gibi, hayalât ve maânî ve hikâyatta dahi cereyan eder." (bk. age., Beşinci Mukaddime)

"Şimdi bu kaide, fenlerde aynen cereyan eder. Çaresi odur ki: Bir fenni esas tutup sair malûmatını avzen ve zenav gibi yapmaktır..."

"Bu mukaddemenin üssü'l-esası budur ki: Sâni'-i Zülcelal'in hilkat-i âlemde cari ve taksimü'l-a'mal kaidesinden akan kanun-u tekemmül ve terakkide mündemiç olan rıza ve işaretinin imtisali farz iken, itaat tamam edilmemiştir..."

"Hem de mukarrerdir ki; âmm, hassa delalat-ı selâsenin hiçbirisi ile delalet etmez..." (bk. age., Alatıncı Mukaddime)
(...)
"Fenn-i beyanda mukarrerdir: Sıdk ve kizb, mütekellimin kasd ve garazının arkasında gidiyorlar..." (bk. age. Onuncu Mukaddime)

"...Zevi'l-elbabca mukarrerdir: Kaziye-i vâhide, müteaddid kazayâyı tazammun eder." (bk. age., On Birinci Mukaddime)

"Lübbü bulmayan, kışır ile meşgul olur. Hakikatı tanımayan hayalâta sapar.
Sırat-ı müstakimi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer.
Muvazenesiz ve mizansız olan çok aldanır, aldatır."
(bk. age., On İkinci Mukaddime)

"Müessir-i hakikî yalnız Zât-ı Akdes'tir. اِذْ لَا مُؤَثِّرَ فِى الْكَوْنِ اِلَّا اللّٰهُ"
(...)
"... تَلَقَّى السَّامِعُ بِغَيْرِ الْمُتَرَقَّبِ kaidesinin üslûb-u hakîmanesiyle, lazım ve istediği cevabı vermiştir." (bk. age., On İkinci Mukaddime, İkinci Mesele)

***

"Elâ! Ey mantıksız miskin! ... Mantıkta mukarrerdir, mahsusattaki vehmiyat bedihiyattandır..." (bk. age., Sekizinci Mesele)
(...)
"كُلِ الْعَسَلْ وَلَا تَسَلْ kaidesine binaen,..." (Balı ye, kaynağını sorma.)

"...Kürdçe demiş ki: عَنَاصِرْ چِهَارِنْ ژِوَانِنْ مَلَكْ" (Unsurlar dört tane olup melekler de nur unsurundan yaratılmışlardır)

"Halbuki bu söz ile hükemanın mezhebi olan ki: 'Melaike-i Kiram maddeden mücerreddirler.' red yolunda tasrih ediyor ki: 'Melaike-i Kiram anasırdan mahluk ecsam-ı nuraniyedirler.' Onlar fehmetmişler ki anasır dört oldukları, İslâmiyet'tendir..." (bk. age., Sekizinci Mesele)

***

İKİNCİ MAKALE
UNSURU'L-BELAGAT

"Efkâr ve hissiyatın mecra-yı tabiîsi nazm-ı maânîdir." (Muhakemat, İkinci Makale / Unsuru'l-Belagat, Birinci Mesele)

"عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ وَكُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُ (İbarelerimiz ayrı ayrı ise de senin hüsnün birdir. Hepsi de o hüsne işaret ediyorlar.) düsturuna timsal olmaktır..."

"Nasılki 'şeyi zıddından in'ikas ettirmek' olan kaide-i beyaniyeye binaen tehvil ve tahvif için azabın bir parçasının derece-i tesirini göstermek istediğinden, kıllet olan esas-ı maksada, nasıl kelamın her tarafı elini oraya uzatıp kuvvet veriyor." (bk. age., Dördüncü Mesele)

"اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ ["İsteyerek emrine uyduk." (Fussilet, 41/11).] demişlerdir. Taat ise cemaatle daha ahsendir." (bk. age.,Beşinci Mesele)

"Tembih: Herkes kendi sanatında büyüktür." (bk. age., Altıncı Mesele)

"bir mamule iki âmil dâhil olmaz." (bk. age., Yedinci Mesele)

"Söylenene bak, söyleyene bakma; söylenilmiştir. Fakat ben derim: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne içinde söylemiş? Ne için söylemiş? Söylediği sözü gibi dikkat etmek, belâgat nokta-i nazarından lazımdır, belki elzemdir." (bk. age., On İkinci Mesele)

"وَالْعُذْرُ عِنْدَ كِرَامِ النَّاسِ مَقْبُولٌ" (Özür, büyük insanların yanında makbuldür.) (bk. age., On İkinci Mesele, İ'tizar)

***

ÜÇÜNCÜ MAKALE
UNSURU'L-AKİDE

"Vehim ve tenbih: İnkılab-ı hakikat olmaz. Nev-i mütevassıtın silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnaf, inkılâb-ı hakaikin gayrısıdır." (Muhakemat, Üçüncü Makale / Unsuru'l-Akide, Birinci Maksat)

"Birincisi: 'Fikrin evveli amelin ahiri, amelin evveli fikrin ahiri' olan kaidesinin zımnındaki sırr-ı acibdir." (bk. age., İkinci Maksat)

لَيْسَ الْكَحْلُ كَالتَّكَحُّلِ [Fıtrî karagözlülük, suni (yapma) karagözlülük gibi değildir.] kaidesine binaen sun'î ve tasannuî olan şey, ne kadar mükemmel olsa da, tabiî yerini tutmadığından heyetinin feletatı, muzahrefiyeti îma edecektir..."

"Üçüncüsü: Umûr-u mütenasibede temayül ve tecazüb ve mütezâdde olan eşyalarda tenafür ve tedafü' kaide-i meşhuresi, maddiyatta nasıl cereyan ediyor; maneviyat ve ahlâkta dahi cereyan eder."

"Dördüncüsü: لِلْكُلِّ حُكْمٌ لَيْسَ لِكُلٍّ (Mecmûda bulunan bir kuvvet ve hasiyet var ki, eczâda bulunmaz. Yani, cemaatte bulunan kuvvet fertte yoktur.) (bk. age.)

(...)

"İşaret ve İrşad ve Tenbih"

"Ey benimle şu kitabın evvel-i menazilinden hayaliyle seyr ü sefer eden birader-i vicdan! ...Sonra da şu kaidelerle müşavere et! ...İşte:

Bir şahıs çok fünunda mütehassıs ve meleke sahibi olmaz.
Hem de bir kelâm iki mütekellimden mütefavittir, başkalaşır.
Ve hem de fünun, mürur-u zaman ile telahuk-u efkârın neticesidir.
Hem de müstakbeldeki bedihî bir şey, mazide nazarî olabilir.
Hem de medenîlerin malûmu, bedevilere meçhul olabilir.
Hem de maziyi, müstakbele kıyas etmek, bir kıyas-ı hâdi'-i müşebbittir.
Hem de ehl-i veber ve bâdiyenin besateti ise, ehl-i meder ve medeniyetin hile ve desaisine mütehammil değildir.
Evet, neam; hile medeniyetin perdesi altında tesettür edebilir.
Hem de pek çok ulûm, âdât ve ahval ve vukuatın telkinatıyla teşekkül edebilir.
Hem de beşerin nur-u nazarı, müstakbele nüfuz edemez.
Müstakbele mahsus olan şeyleri göremez.
Hem de beşerin kanunu için bir ömr-ü tabiî vardır.
Nefs-i beşer gibi o da inkıta' eder.
Hem de muhit, zaman ve mekânın, nüfusun ahvalinde büyük bir tesiri vardır.
Hem de eskide hârikulâde olan şeyler, şimdi âdi sırasına geçebilir.
Zira mebadi tekemmül etmişler...
Hem de zekâ eğer çendan hârika olsa da, bir fennin tekmiline kâfi değildir..."
(Muhakemat, Üçüncü Makale / Unsuru'l-Akide, Dördüncü Meslek)

(...)

"كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰى قَدَرِ عُقُولِهِمْ (İnsanlarla anlayış seviyelerine göre konuş.) bir düstur-u hikmettir..."

"...Keyfiyet-i teşekkül nasıl olursa olsun, maksad-ı aslîye taalluk etmez." Muhakemat

"Tembih: Mukarrerdir ki delil, müddeadan evvel malum olması gerektir." (bk. age.)

***

BARLA LAHİKASI

اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ ["Ameller niyetlere göredir." (Buharî, Bed’ü’l-Vahy:1, İman: 41...; Müslim, İmâra: 155; Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd: 16;..).] (Barla Lahikası, 53. Mektup: Hulusi Bey'in Fıkrasıdır)

"نُورُ الْقَمَرِ مُسْتَفَادٌ مِنَ الشَّمْسِ (Ay'ın ışığı Geneş'ten gelir.) olan meşhur kaziye-i felekiyeye masadak olmuştur."

مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّٰهُ ["Tevâzu göstereni Allah yüceltir." (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 6:108, hadis no: 8605) (bk. age., 133. Mektup: Hafız Halid)

رَاْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللّٰهِ ["Hikmetin başı Allah korkusudur." (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 3:574, hadis no: 4361).] (bk. age., 134. Mektup: Hulusi Bey'in Fıkrasıdır)

فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا ["Ona yumuşak söz söyleyin." (Tâhâ, 20/44).]; (Yani tebliğde yumuşak sözlü olmak) (bk. age., 210. Mektup: Hulusi Bey'e Hitaben Yazılmıştır)

كُلُّ شَيْءٍ مِنَ الْحَبِيبِ حَبِيبٌ sırrınca Habib'in diyarından gelen her şey mahbubdur. (bk. age., 212. Mektup: Said Nursi)

لَا مُشَاحَةَ فِى التَّمْث۪يلِ kaidesiyle temsildeki kusura bakılmadığından,(Temsilde tartışma olmaz) Barla (bk. age., 217. Mektup: Hulûsi’nin ikinci suâlinin cevabına bir zeyildir.)

مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ [“Kim nefsini tanırsa Rabbini de tanır.” (Suyûtî, el-Hâvî li’l-Fetâvâ, 2/451).] (bk. age., 134. Mektup: Hulusi Bey'in Fıkrasıdır)

"تَسْمَعُ بِالْمُعَيْدِىِّ خَيْرٌ مِنْ اَنْ تَرَاهُ (el-Muaydi'yi işitmen, onu görmenden daha hayırlıdır)
kaidesiyle işitmesi..." (bk. age., 263. Mektup: Said Nursi)

مَنْ طَلَبَنِى وَجَدَنِى (Kim beni isterse beni bulur.) (bk. age., 286. Mektup: Yusuf Toprak)

***

KASTAMONU LAHİKASI

اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ وَ السُّرُورِ [ “Sabır, ferahlık ve genişliğin anahtarıdır.” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2/21).] (Kastamonu Lahikası, 6. Mektup)

"Halbuki küfre rıza, küfür olduğu gibi, zulme razı olmak dahi zulümdür..."

"... 'Hak, haktır; küçüğe büyüğe, aza çoğa bakılmaz.' diye kanun-u semavî..." (bk. age., 104. Mektup)

"Def'-i şer, celb-i nef'a racih olmakla beraber, ..." (bk. age., 103. Mektup)

"اَلرَّاض۪ى بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ ...Çünkü zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve layık değildir." (bk. age., 110. Mektup: Birkaç Biçare Gençlere Verilen Bir Tembih,..)

"yemişli ağaç taşlanır, kaziyesi meşhurdur." (bk. age., 119. Mektup)

" 'Bir hadisede hem insan eli, hem kader müdahalesi olduğundan; insan zahirî sebebe bakıp bazen haksız hükmedip, zulmeder. Kader, o musibetin gizli sebebine baktığı için adalet eder.' diye, Risale-i Nur'da bir kaide-i esasiyedir." (bk. age., 119. Mektup)

"Ata et, arslana ot atma; arslana et, ata ot ver." (bk. age., 162. Mektup)

"Risale-i Nur hizmetinde bir kapı kapansa, daha mühim kapılar açılır, diye kaide yine hükmünü icra etti ki;.." (bk. age., 170. Mektup)

EMİRDAĞ LAHİKASI

وَ لَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى Yani 'Birisinin hatasıyla, başkası veya akrabası hatakâr olmaz; cezaya müstehak olmaz.' olan düstur-u ilahi..." (Emirdağ Lahikası-I, 18. Mektup)

اَلْمُؤْمِنُ بَلَوِىٌّ ["Mü'min, musibete çok maruz kalır." (Süyûtî, el-Fethü’l-Kebîr, 1/325; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1/295).] (bk. age., 99. Mektup: Mehmet Salih)

"مِنْ مَحَاسِنِ الشَّر۪يعَةِ سَدُّ اَبْوَابِ الْفِتَنِ (Fitne kapılarını kapatmak şeriatın güzelliklerindendir.) düstur-u esasiye-i şer'iyeye binaen..." (Emirdağ Lahikası-I, 152. Mektup)

" 'Şerefler, müsbet hayırlar, maddi manevi ganimetler orduya, cemaata verilir, tevzi edilir; kusurlar, menfî icraatlar başa, reise verilir.' diye bir kaide-i hakikatla,.."
(...)
"Bir şeyin vücudu ve tamiri ve hayatı, ona ait bütün erkân ve şeraitin vücuduyla olabilmesi ve o şeyin ademi ve tahribi ve ölmesi, bir tek şartın bozulmasıyla olduğu bir kaide-i hakikattır. Umumun dillerinde 'Tahrip, tamirden çok kolaydır.' diye darb-ı mesel olmuştur." (bk. age., 217. Mektup: Reisicumhura Gönderilen İstidanın Zeylidir)

"...'Hediye almayan elbette hediye veremez.' kaidesine binaen,.." (Emirdağ Lahikası-II, 2. Mektup)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...