İnsanların dünyaya dair talepleri neden bitmiyor? Doğruyu bildiği halde istikametten ve maksadından neden hep sapıyor?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsan kendi mahiyetine ve mahiyetine yerleştirilmiş sayısız duygu ve cihazlara dikkatle baksa, bu dünya için değil, ahiret ve beka için yaratıldığını ve her bir duygunun yüzünün ahirete müteveccih olduğunu görecektir.

Mesela, kalpteki aşkı beka olan ebedî yaşama arzusu bu dünyaya sığmıyor. Kalp ebedî yaşamak arzu ettiği halde, dünya geçici ve fanidir. Ya da kalbin o kadar çok emel ve arzuları vardır ki, bu dünyada binden birisine ulaşamıyor.

Ruh latif ve nurani bir varlıktır, dünyevi ve cismani kayıtlardan sıkılır ve bunalır. Ama beden kafesinde kayıt ve prangalar içindedir. Demek ruhun mahiyeti de bu maddî dünyaya sığmıyor. Ruh daha nuranî ve latif olan bir âlemi talep ediyor. Ruhun o kadar çok latifeleri var ki, hepsi dünya torbasını yırtıp başlarını çıkararak "ebed ebed" diye inliyorlar.

İnsan ebedî bir hayat için yaratılmıştır ve bekaya âşıktır. Hiçbir insan yoktur ki yokluğa, ademe taraf olsun.

"Evet, kim kendi uyanık vicdanını dinlerse, 'Ebed, ebed!' sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan, o ebed için mahlûktur." (Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksat)

Yani ebediyeti istemek, fani olan ömür ağacımızın sonsuz meyveler vermesini arzulamak insan olmanın gereğidir.

Onuncu Söz’de denildiği gibi; “Fenadan en ziyade müteellim ve bekaya en ziyade müştak” olan insan; canlılar içerisinde, fani olduğunu bilen, ölümü düşünen ve varlığının baki olmasını arzu eden tek varlıktır. İnsanın fıtratına bu arzunun konulması, saadet-i ebediyeye delâlet eder.

Fenâ; “fâni olmak, bu dünyada geçici bir süre için kalmak” demektir. İnsan ruhunda ebediyet arzusu vardır ve insan bu hayatın fâni oluşundan elem çekmektedir. Diğer bütün canlıların ölümden haberleri yokken, insanın bundan haberdar olması onun ebede namzet olduğunun ayrı bir delilidir.

Akıl, kapasitesini tam olarak bu dünyada kullanamıyor. Demek ki tam olarak kullanacağı başka ve daimî bir âlem var. İnsanın akli melekesini kayıtlayan ve hakikatleri görmesini engelleyen o kadar çok maddî gaflet ve sebepler var ki, akıl bu kayıt ve engellerden dolayı bazen en zahir bir hakikati bile göremeyebiliyor. Halbuki akıl, mahiyet olarak onları anlamaya müsaittir, ama onu çevreleyen karanlık perdeler onun anlamasına engel teşkil ediyor. Akıl da kalp ve ruh gibi ahiret âleminde hürriyetine kavuşacak.

Yukarıda özet olarak ifade ettiğimiz gibi, insanın duygu ve latifelerinin bu dünya için olmadıklarını gayet zahir bir şekilde ortaya koyuyor. Tıpkı anne karnındaki bir çocuğun azalarını anne karnında kullanamamasının, kullanabileceği başka bir âleme işaret etmesi gibi, dünya da ahiret âlemine nispetle anne karnı gibi dar ve sınırlı olduğu için, insanın latife ve duyguları ahiret âlemine işaret ediyor.

Dünya hayatı insan mahiyetine dar gelen bir elbise hükmündedir. Bu da insanın bu dünyaya ait olmadığının en büyük ispatıdır. İnsanın talep ve arzularının bitmemesi ahirete işaret eden küçük bir levhadır. Ama insanoğlu peygamberleri dinlemeyip kendi akıl ve hevasının peşinde gittiği için ahirete bakan duygularını dünyanın gelip geçici işlerine sarf ediyor. Bu da o duyguları tatmin etmediği için ruhi sıkıntı ve azaplar başlıyor.

Bir şey asıl gayesinde kullanılmaz ise ya kıymetten düşer ya da işe yaramaz bir vaziyete sukut eder.

İnsan mahiyetine takılan yüksek duygu ve cihazlar dünyanın adi ve basit meselelerine sarf olunmak ya da onları temin etmek için verilmemiştir. Allah’a kul olmak ve saadet-i ebedîyeyi kazanmak için verilmiştir. Dünyanın fani ve basit işleri ahiret hayatına nispetle çok kıymetsizdir ve manasızdır. Kıymetli şeyler kıymetsiz maddeleri elde etmekte kullanılmaz, kullanılırsa kıymetten düşer değersiz bir hal alır.

Bu hakikati bir misal ile akla yaklaştıralım: Bize hediye edilen lüks bir uçağı tavuk kümesi ya da buna benzer adi ve basit işlerde sarf etsek, yani gayesinin dışında kullansak, hem uçağı hediye eden o cömert zata hem de uçağın yapılış gayesine ihanet etmiş olur ve bir tedip ve tokadı hak ederiz.

Aynı şekilde insanın fıtrat ve mahiyetine takılan duygu ve cihazlar Allah’ın çok yüksek ve kıymetli birer hediyeleridir. Bunların veriliş sebep ve gayesi ise Allah yolunda kullanmak ve ahireti kazanmak içindir. Biz bu duyguları ve cihazları nefsimizin süfli arzuları için sarf edersek, uçağı kümes yapan adamın durumuna düşeriz.

Bu konu Yirmi Üçüncü Söz risalesinde detayları ile izah edilmiştir. Baştan sonra okumanızı tavsiye ederiz. Bu vesile ile söz konusu risaleden kısa bir bölümü buraya alıyoruz:

"Evet, insana verilen bütün cihâzât-ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünkü, insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki, insan, cihazat ve âlât itibarıyla çok zengindir, yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında, yüz derece aşağı düşer. Çünkü her gördüğü lezzetinde binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve her bir lezzetin dahi elem-i zevâli, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil; elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hâlıkına şükreder."

"Demek, ahsen-i takvim suretinde yaratılan insan, hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikir etse, yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsille bu hakikati beyan etmiştim. Münasebet geldi, yine o temsili tekrar ediyorum. Şöyle ki:"

"Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip 'Mahsus bir kumaştan bir kat elbise yaptır.' emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir."

"Evvelki hizmetkâr, on altınla âlâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, divanelik edip, evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesap pusulasını okumayarak, bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi ve şiddetli bir tedip gördü ve dehşetli bir azap çekti."

"İşte, ednâ bir şuuru olan anlar ki, ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki mühim bir ticaret içindir."

"Aynen onun gibi, insandaki cihâzât-ı mâneviye ve letâif-i insaniye ki, herbirisi hayvana nisbeten yüz derece inbisat etmiş. Meselâ, güzelliğin bütün merâtibini fark eden insan gözü; ve taamların bütün çeşit çeşit ezvâk-ı mahsusalarını temyiz eden insanın zâika-i lisaniyesi; ve hakaikın bütün inceliklerine nüfuz eden insanın aklı; ve kemâlâtın bütün envâına müştak insanın kalbi gibi sair cihazları, âletleri nerede; hayvanın pek basit, yalnız bir iki mertebe inkişaf etmiş âletleri nerede? Yalnız şu kadar fark var ki, hayvan kendine has bir amelde -münhasıran o hayvanda bir cihaz-ı mahsus- ziyade inkişaf eder. Fakat o inkişaf hususîdir. (...)"

"İşte, şu derece cihazatça zenginlik ve sermayece kesret, elbette ehemmiyetsiz, muvakkat şu hayat-ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir. Belki, şöyle bir insanın vazife-i asliyesi, nihayetsiz makàsıda müteveccih vezâifini görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubûdiyet suretinde ilân etmek; ve küllî nazarıyla mevcudatın tesbihatını müşahede ederek şehadet etmek; ve nimetler içinde imdâdât-ı Rahmâniyeyi görüp şükretmek; ve masnuatta kudret-i Rabbâniyenin mu’cizâtını temâşâ ederek nazar-ı ibretle tefekkür etmektir."(1)

(1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 5.919
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...