Üstad Nurların "velayet-i kübra" yolunu açtığını ifade etmektedir. Risaleleri okuyanların velayet-i kübradan hisseleri nedir?
Değerli Kardeşimiz;
Velayet-i Kübra: Akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafına bakan ve veraset-i nübüvvetten gelen gayet kısa, fakat yüksek olan ve tarikat berzahına uğramadan zâhirden hakikata geçen velilik mesleği. (Sahabeler gibi)
"Cadde-i kübrâ", elbette velayet-i Kübra sahibleri olan sahabe ve asfiya ve tâbiîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt ve eimme-i müçtehidînin caddesidir ki doğrudan doğruya Kur'an'ın birinci tabaka şâkirdleridir. Allah’ın kula yakınlığından inkişaf eden külli ve feyizli bir meslektir. Risale-i Nur mesleği de bu sınıftandır. Tamamen vehbi bir meslektir.
Nur talebesi vasfını kazanmış birisi de kabiliyetine göre velayet-i kübra makamındadır. Risale-i Nur'un yolu sadece havassa hitap eden dar ve sınırlı bir saha değildir. Tam aksine cadde-i kübradır, herkes bu yoldan gidebilir. Lakin Nur talebeliğinin şartlarını haiz olması gerekir.
Üstad Hazretleri Risale-i Nurlarda talebe olmanın şartlarını ve özelliklerini beyan etmiştir. Bu şartları üzerinde gösteren herkes Nur talebesidir. Bu şartları Üstad Hazretleri şöyle beyan etmiş:
"Talebeliğin hâssası şudur ki: Yazılan Sözlere kendi malı gibi sahip olmalıdır. Kendisi telif etmiş ve yazmış nazarıyla bakıp neşrine ve ehil olanlara iblâğına çalışmaktır."(1)
Bunun yanında beş vakit namazı kılmak ve ardından tesbihatı yapmak ve büyük günahları işlememek talebeliği zaruri şartlardır. Bu şartları yaparsak inşallah Nur talebesi vasfını kazanırız.
Velayet-i kübra bir uç ise, buna yetişme kabiliyeti her insana verilmiş kanaatindeyiz. Ancak kişinin ihlâsını, uhuvvetini, samimiyetini tam mânasıyla ortaya koyduktan sonra Cenab-ı Hakk’ın kendisine bu makamı ikram etmesiyle olur. Yoksa çok çalışıp gayret göstermekle ulaşılabilecek bir makam değildir. Belki nadirattan bazı zâtlar, maneviyat ikliminde fazla kulaç atmalarıyla, cüz’î ihtiyarlarını da kullanarak bu makama ulaşmış olabilirler. Bunların dışındakiler ise ancak Cenab-ı Hakk'ın inayeti, ihsanı ve ikramı ile bu makamı ulaşabilirler.
Velayet-i kübra makamını bir şahs-ı manevî olarak düşündüğümüzde tüm Nur talebeleri içine girer. Sahabe efendilerimiz Resulullah Efendimiz (asm)'in nübüvvet yani ilim sıfatına mazhar olduklarından, onlarda keşf u keramet görülmez. Çünkü velayet-i kübra makamına mazhar olan sahabeler, artık velayet-i suğra veya velayet-i vustadakikeşf ve kerametlere ihtiyaç duymazlar. Aynen bunun gibi, Risale-i Nur da Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) ilim sıfatından geldiğinden, ona tam teslim olup istifade edenlerin de bu makama mazhar olacaklarına kanaatimiz var. Ama dediğimiz gibi bu makamı genişçe düşündüğümüzde, bu makam içerisinde en ileri seviyede olanlarında en geri derecede olanlarında bulunduğunu müşahede edebiliriz. Güneş, bir damla suda da tecellieder, bir nehirde de tecelli eder, okyanusa da...
Dolayısıyla herkes kendi kabına ve aynasının büyüklüğüne göre güneşten istifade ettiği gibi, kendi ahvaline göre de velayet-i kübraya mazhar olabilmektedir. İşte her şeffaf şey kendi mahiyeti ve kabiliyeti noktasından güneşin ışığını alıp haml ve hazm etmektedir. Nur talebeleri de İslamiyet'e gelen taarruzları en evvela kendi omuzları üzerinde hissedip, bu sıkıntılara çare buldukları veya onları bertaraf etme gayretleri neticesinde bu makama ulaşabilmektedirler. Tabiî bu sır diğer İslamî gruplarda da bulunabilir. Şüphesiz ki en iyisini bilen Allah’tır.
Bediüzzaman Hazretleri Beşinci Mektub'da velayet yollarını üçe ayırıyor:
1. Velayet-i suğra,
2. Velayet-i vusta,
3. Velayet-i kübra.
Bu yolların hepsi de kulun Allah’a yaklaşmasına ve manen terakki etmesine vesile olur.
1. Velayet-i kübra: Allah’ın kula yakınlığından inkişaf eden, kisbden ziyade vehbiyyetle gidilen, mahiyeti çok yüksek, meşakkatli, zevk ve lezzetleri az olan velayettir. Peygamberlerin, sahabelerin, Mehdi’nin ve onların yolundan gidenlerin mesleğidir. Bu yol, cadde-i kübrâdır; küllî ve feyizli bir meslektir. Mezhep imamları, müçtehidler ve tarikat aktabları buna misal olarak verilebilir.
2. Velayet-i vusta: Bir derece kisb, fakat yüzde doksan mevhibe-yi İlahiye olan, ilm-i ezelîde takdir, tensib ve tavzif edilen, meşakkat ve keşfiyatın beraber olduğu, bazen makam-ı naz ve bazen de makam-ı niyazın hükmettiği, hususî eşhasın velayetidir. Bu makama çalışılarak çıkılmaz, takdir-i ilahi ile murad olunur.
Velâyet-i Vusta; sünnet-i seniyyeye ittibâ etmeyi esas alarak imana ve Kur’ân'a hizmet eden büyük mürşitlerin, asfiyaların ve ülemânın yoludur. Bu sıfatları hâiz olan her zat velâyet-i vustaya mazhardır.
3. Velayet-i suğra: Bu ise meşhur velayettir, tasavvuf ehlinin gittiği yoldur. Bu velayette kulun Allah’a yakınlığı dediğimiz kisb ve mücahede ön plandadır. Zaman ve mekâna muhtaçtır. Bu yol çok meşakkatli ve sıkıntılıdır. Dolayısıyla seyrüsülûk edenleri teşvik ve taltif için keramet ve keşfiyyat ve zevkler mebzuldür.
(1) bk. Barla Lahikası, (152. Mektup)
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Güzel kardeşim. Vehbi nedemektir bana bir açıklarmasınız. Bir insanın iradesiyle kazandığı şeye vehbi denmez kesbi denir. Her Risale-i nur talebesinin velayet-i kübraya mazhar olduğu iddiası vehbiliğe aykırıdır. Akrabeyitte kesb değil vehb vardır. Talebelerden ancak ehline velayeti kübra feyzi vardır. Bunun aksini iddia risaleleri yalanlamaktır.
Değerli Kardeşimiz; bilgi almak için tıklayınız. Selam ve dua ile
Risale-i Nurun mukni delilleri, tesirli temsilleri, on beş haftada medrese ilmini vermesi, kırk dakikada velayete ulaştırması gibi hususlar vehbi değil de nedir acaba. Bizim vehbilikten kast ettiğimiz Risale-i Nurun bu gibi özellikleridir.
İ'lemeyyühe'l-aziz! Tevfik-i İlâhî refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur'ân'dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın isâl edici bir yol buldum. Serîüsseyir olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki ihsan etmek rahmet-i hâkimenin şânındandır. Mesnevî-i Nuriye - Onuncu Risale
Kardeşler evvela usul olarak hepimiz Risale veya şer'i kaynaktan sayfa numaralı delil getirerek konuşursak, mesele daha doğru bir zeminde çözülür. Yoksa yazılarımız iddia vasfından öte geçmez, delil niteliği taşımaz. Bildiğimiz bir şey ama hatırlamakta fayda var.
“O çare ise şudur ki: O cüz'-i ihtiyarîden dahi vazgeçip, irade-i İlahiyeye işini bırakıp, kendi havl ü kuvvetinden teberri edip, Cenab-ı Hakk'ın havl ü kuvvetine iltica ederek hakikat-ı tevekküle yapışmaktır. Ya Rab! Madem çare-i necat budur. Senin yolunda o cüz'-i ihtiyarîden vazgeçiyorum ve enaniyetimden teberri ediyorum.” Sözler ( 212 )
“"Üstad-ı hakikî Kur'an'dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur." diye, yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyla hem kalbi, hem ruhu gayet garib bir tarzda sülûke başladılar.” Mesnevi-i Nuriye ( 7 )
“Bu uzun macerayı, ihtiyarlığımın rica kapıları içinde derci, âdeta ihtiyarımla olmadı. İstemiyordum, belki usandıracak diye çekiniyordum. Fakat, bana yazdırıldı diyebilirim. (Her ne ise, sadede dönüyorum.)” Lem'alar ( 242 )
Eserlerin Nur ism-i azîminin tecellisi olduğuna, ihtiyaca ve hâl-i âleme göre yazdırıldığına bence asla şübhe kalmamıştır.” Barla Lahikası ( 29 )
“Küçük Hüsrev olan Feyzi ve Emin'in suali ve ilhahlarıyla bazı bîçarelerin imanlarını şübehattan muhafaza niyetiyle bu mes'eleye dair yalnız bir-iki-üç satır yazmak niyet edip başlarken, ihtiyarım haricinde olarak uzun yazdırıldı. Hikmetini de anlamadık, belki bir hikmeti var diye öylece bıraktık.” Kastamonu Lahikası ( 82 )
“Hem kâinatı baştan başa âyineler hükmünde tecelliyat-ı esmaya mazhariyetlerini öyle gösteriyor ki, gafletin imkânı olmuyor. Hiçbir şey, huzura mani' olmuyor. Ehl-i tarîkat ve hakikat gibi huzur-u daimî kazanmak için, kâinatı ya nefyetmek veya unutmak, daha hatıra getirmemek değil; belki kâinat kadar geniş bir mertebe-i huzuru kazandırdığını ve geniş ve küllî ve daimî kâinat vüs'atinde bir ubudiyet dairesini açtığını gördüm. Daha var. Fakat şimdi bu kadar yazdırıldı.” Kastamonu Lahikası ( 232 )
“Birden hatıra geldi ki: Bu üç farkın sırrı ise Risalet-ün Nur'un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kur'anın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünuhat ve istihracat-ı Kur'aniyedir.” Şualar ( 714 )
“Hakaika dair mesailde külliyatları ve bazan da tafsilâtları sünuhat-ı ilhamiye nev'inden olduğundan hemen umumiyetle şübhesizdir, kat'îdir.” Tarihçe-i Hayat ( 207 )
“Ve bütün dostların medihlerini kendi şahsına almayarak, ya Nurcuların heyetine, ya Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsine havale etmiş. Ve dermiş: "Ben lâyık değilim. Haddim de değil. Ben bir hizmetkârım, çekirdek gibi çürüdüm gittim. Risale-i Nur ise, Kur'an-ı Hakîm'in tefsiridir, manasıdır."
Hemen herkesin dediği gibi; hatırıma geldi, yahud fikrime geldi, yahud fikrime ihtar edildi gibi tabirleri herkes istimal ediyor. Benim de bunu söylemekten maksadım bu ki: "Benim hünerim, benim zekâm değil. Sünuhat kabîlinden demektir.” Emirdağ Lahikası-2 ( 133 )
“Bazı sualler soruyorsunuz. Aziz kardeşim, yazılan galib Sözler ve Mektublar; ihtiyarsız, def'î ve ânî bir surette kalbe geliyordu, güzel oluyordu. Eğer ihtiyar ile Eski Said gibi kuvve-i ilmiye ile düşünüp cevab versem; sönük düşer, noksan olur.” Mektubat ( 279 )
“Evvelâ: Hem o zât, hem sizler biliniz ki: Ben, Risale-i Nur'un bir hizmetkârıyım ve o dükkânın bir dellâlıyım. O ise (Risale-i Nur), Arş-ı A'zam'la bağlı olan Kur'an-ı Azîmüşşan ile bağlanmış bir hakikî tefsiridir. Benim şahsımdaki kusurat, ona sirayet edemez. Benim yırtık dellâllık elbisem, onun bâki elmaslarının kıymetini tenzil edemez.” Kastamonu Lahikası ( 247 )
“"Risale-i Nur benim değil, Kur'anın malıdır; Kur'anın feyzinden gelmiştir. Hiçbir kuvvet onu Anadolu'nun sinesinden koparıp atamayacaktır. Risale-i Nur Kur'ana bağlıdır; Kur'an ise Arş-ı A'zam'la bağlanmıştır.” Emirdağ Lahikası-2 ( 161 )
“O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur'aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur'da öyle parçalar var ki, bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemin ile temin ediyorum ki, Eski Said'in (R.A.) {(Haşiyecik): Bazı müstensihler, bu bîçare Said hakkında (R.A.) kelimesini bir dua niyetiyle yazmışlar. Ben bozmak istedim, hatıra geldi ki: "Allah razı olsun" manasında bir duadır, ilişme. Ben de bozmadım.} kuvve-i hâfızası da beraber olmak şartıyla o on dakika işi on saatte fikrim ile yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla, zihnimle yapamıyorum ve o bir günde altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz'ü ne ben ve ne de en müdakkik dindar feylesoflar altı günde o tahkikatı yapamazlar ve hâkeza...
Demek biz müflis olduğumuz halde, gayet zengin bir mücevherat dükkânının dellâlı ve bir hizmetçisi olmuşuz. Cenab-ı Hak fazl u keremiyle şu hizmette hâlisane, muhlisane bizi ve umum Risale-i Nur talebelerini daim ve muvaffak eylesin. Âmîn bihürmeti Seyyid-il Mürselîn.” Şualar ( 683 )
“.. o âyet ve hadîslerin birer mu'cize olduğunu eserleriyle isbat ederek itirazlarını kökünden yıkan ve böylece evhama düşürülen bazı ehl-i ilmi de kurtarıp, İslâmiyet'e olan hücumları akîm bırakan Said Nursî gibi bir müellifin, elbette dâhî bir müfessir-i Kur'an ve onun ilminin vehbî ve vasi olduğuna, eserleri olan Nur Risalelerinin bir hayat boyunca okumaya lâyık hârika bir şaheser olduğuna şübhe edilemez.” Sözler ( 755 )
Yukarıdaki beyanlardan anlıyoruz ki:
Üstad Hz.’ne Risale-i nurlar sünuhat ve ilham yolu ile YAZDIRILMIŞTIR. Üstad Hz. kendi ilmiyle, kendi fikri ile Risaleleri yazmamıştır. Kendi fikri, ilmi, istidadıyla yapamayacağını bizzat ifade etmiştir. Üstad Hz. kendisi çekirdek gibi çürümüş, neticede bütün cüz’i ihtiyarından vazgeçerek, tamamen Cenab-ı Hak’tan gelecek olan muamele, manaya tabi olmuştur. Ondaki bu hale binaen Kur’an’ın muazzam bir tefsiri olan Risalelerin telifi kendisine ilhamen yaptırılmıştır. Kesbini tamamıyla terk edince bu mazhariyet VEHBİ olmuştur. Kesb, arzu, istek hiç karışmamış, doğrudan Kur’an’ın irşadıyla mana ve hizmet tarzı belirlenmiştir.