"Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi’ değildir. Tâbi’, ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet, ancak kudrettedir." İzah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
Kâinattaki bütün kanunlara ve prensiplere Allah’ın kudret sıfatının birer tecellisi ve cilvesi nazarı ile bakabiliriz. Allah’ın irade sıfatının arşı olan âlem-i emirde kanunların emri ve komutu yazıldıktan sonra, o emrin tatbik ve uygulamasını Allah’ın kudret sıfatı yapar. Meselâ; âlem-i emirde suya kaldırma kuvveti, güneşe itme ve çekme kuvveti verilir. Bunları tatbik etmek ve fiile dökmek işini de Allah’ın kudret sıfatı yapar.
Üstad Hazretleri bu hususa şöyle işaret eder:
“Fakat caizdir ki, her bir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def, hareket, kuva gibi emirler, adetullahın kanunlarına birer isim olsun. Lakin kanun, kaidelikten tabiiliğe ve zihnilikten hariciliğe, itibariden hakikate ve aletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz."(1)
Adetullah kanunları her şeyde ve her hâdisede hükmünü icra ediyor. Bunları inkâr etmek mümkün değil. Ancak, bunların kendi başlarına bir karar vermeleri ve ona göre iş görmeleri de söz konusu değildir. Tabiat Risalesinde tabiatın ne olduğu açıklanırken “Kanundur kudret değildir, hâkim olamaz.” ifadesine yer verilir.
Burada kanunlar için, birbirine yakın dört mühim vasıf sayılıyor:
“Kaidelikten tabiîliğe geçmemek”
Allah’ın adet kanunlarını tabiî kabul etmek ve neticeleri tabiî karşılayıp Halık’ını unutmak doğru değildir. Meselâ, çiçekler baharda açar. Bu bir adetullah kanunudur. Ancak, çiçeği yapan, bahar değildir. O bir kanundur, kudret ve hüküm sahibi değildir. Cenab-ı Hak dileseydi aynı çiçekleri başka mevsimde de açtırabilirdi, ancak böyle irade etmiş ve bu bir adetullah kanunu olarak kendini göstermiştir.
“Zihnîlikten hâricîliğe geçmemek”
Kanunları zihnimizde canlandırır, varlıklarını aklen biliriz. Ancak, yine biliriz ki bunların hariçte müstakil bir varlıkları yoktur. Üstad hazretleri ruhun haricî vücut sahibi bir kanun olduğunu zikreder. Yani, ruh da bir İlâhî kanundur, ancak ölüm hâdisesiyle ruh ortadan kaybolmaz, bir başka âleme göçer. İşte bedene konan ve ondan göçen bu kanunun kendine mahsus harici bir vücûdu vardır. Diğer kanunlar böyle değildir. Meselâ, çekirdeklerden ağaçların çıkmaları, büyüyüp gelişmeleri ve meyve vermeleri de adetullah kanunlarındandır. Ancak, o ağacın ömrü tamam olup kuruduğunda bu kanun da ortadan kaybolur, bir başka yerde varlığını devam ettirmez, zira ağaçtaki büyüme kanununun ve onun neticesi olan yarı canlılığın hariçte vücûdu yoktur.
“İtibarîden hakikate geçmemek”
İtibarî, hakikatte varlığı olmayıp öyle kabul edilmiş, öyle itibar edilmiş demektir. Meselâ, sağ, sol, üst, alt birer itibarî emirdirler. Sağ kolumuzun hariçte vücûdu vardır, ama “sağ” diye bir müstakil varlık yoktur.
“Âletiyetten müessiriyete geçmemek”
Bazı kanunların icraatları göz ile görülüyor ve onlarla meydana gelen neticeleri de seyredebiliyoruz. Meselâ, insanlar anne ve baba vesilesiyle yaratılırlar. Burada anne ve baba bir alet, bir sebep, bir vasıta olmuşlardır.
Bir diğer misal: Masanın yapımında çekiç bir alet olarak kullanılmıştır. Ancak, masayı çekicin yaptığını iddia etmek de akıl işi değildir. İşte tabiatı ve ondaki kanunları da bu manada düşünmek lazım. Varlıkları kabul edilir, ama müessiriyetleri, yâni tesir gücüne sahip oldukları kabul edilemez. Bütün kuvvet ve kudret ancak Allah’a mahsustur. Dilediği mahlûkuna dilediği kadar kuvvet veren de ancak O’dur.
Matbaa, kitabın tab’ edildiği, basılıp çoğaltıldığı yer demektir. Tâbi’, kitabı basan zat manasınadır.
Aynı matbaada konuları birbirinden farklı binlerce çeşit kitabın basılması gibi, bütün canlı türleri de aynı tabiat matbaasında basılmışlardır. Tabiat, bir yönüyle insan matbaası, bir yönüyle koyun matbaası, bir yönüyle de çiçek matbaasıdır.
Matbaanın, basılan kitapları tanımaması, onlardaki konuları bilmemesi gibi, tabiat da ne insanları tanır, ne hayvanları, ne de bitkileri. Bunların her bir ferdi sonsuz bir ilimle planlanmış ve yine sonsuz bir kudretle yaratılmışlardır. Bu hususiyetler ise tabiatta bulunmaz.
Tabiat; kâinattaki bütün kanunlardan hâsıl olan zihnî ve vehmî bir kabuldür. Yani insan zihninin tasvir edip olduğunu vehmettiği, hakikatte vücudu olmayan hayalî bir şeydir. Ya da kâinatın tümünde harika bir şekilde tasarruf eden Allah’ın "rububiyet" sıfatının materyalistçe bir ifadesidir.
Tabiatçılara göre kâinatta her şey sebeplerin tasarrufunda ve idaresindedir. Onlar, Allah’ın kâinat üzerindeki tedbir ve tasarrufunu inkâr edip, sebepleri ilahlaştırıyor ve neticeyi sebeplerden biliyorlar. Tabiat, insan zihninin ürettiği hakikati olmayan muhayyel bir şeydir. Bu muhayyel şey zamanla müşahhaslaşarak ilahlaştırılmıştır. Günümüzde maddeci felsefenin savunduğu en son ve en geniş fikir bu tabiat fikridir.
Bu batıl ve hakikatsiz fikirler Risale-i Nur’un birçok yerinde kat’î deliller ile çürütüyor. Üstad Hazretleri sebepleri inkâr etmiyor, onların birer perde olduğunu izah ediyor. Sebepler neticeleri yaratmıyor, sadece varlıkların meydana gelmesine vesile oluyor.
Allah kâinatta sebepler vasıtası ile iş yapıyor. Bu yüzden, kâinatta sebepler bir sünnetullah ve adetullah nev’inden sabit ve daimîdirler. Allah bu nizamını bozmuyor, sürekli ve devamlı yapıyor. Zaten determinist olan tabiat felsefesini aldatan da bu kanunların ve sebeplerin istikrar ve devamlılığıdır. Yani aynı neticenin aynı sebeple sürekli beraber olmaları insanların ekserisini yanıltmıştır. Hâlbuki ağaç elmanın, arı balın ve inek sütün yaratıcısı olamaz.
Bütün sebepler mahlûkturlar. Her mahlûk gibi onlar da mümkün grubuna dâhildirler. Olup olmamaları müsavidir. Allah’ın irade etmesiyle yokluktan kurtulup varlık sahasına çıkmışlardır. Bu noktada, yâni mümkün olma noktasında sebeplerin hepsi aynıdır, eşittirler. Birinin diğerine üstünlüğü yoktur.
Bu maddeye şöyle bir misal verebiliriz. Bir kitaptaki cümlelerin her biri ayrı bir mana ifade ettiklerinden biri diğerinden farklı ise de tümü “yazı” olmakta birleşirler. Bu noktada birinin diğerine karşı bir önceliği ve üstünlüğü yoktur. O halde, bir kitabın cümlelerinden birisi diğerinin kâtibi olamaz. Birini kim yazmışsa tümünü yazan da odur. Sebepler de bunun gibidirler. Canlı varlıklar bu sebeplerle yazılmış birer yazı gibidirler. Bütün sebepler bu yazıların kâtibi olmaktan aynı derecede uzaktırlar; bu noktada aynı derecede âcizdirler.
Kâinat kitabındaki her şey elementlerle yazılmış. Elementler mürekkep hükmündedirler ve kendiliklerinden yazı olamazlar. Belli bir mecrada meselâ arının bedeninde akıp onu teşkil edemezler. Kalemin ucundan akan mürekkep kâtibin ilmindeki plana göre kâğıda döküldüğü gibi, elementler de Allah’ın ilim ve hikmetiyle hareket eder ve mahlûkatın yaratılışında vazife yaparlar.
Kâinat kitabındaki “arı” kelimesinin yazılması, Allah’ın kudretine isnad edilmediği takdirde, onun vücûdunda vazife alan her bir atomda “hükema şuuru, etibba hikmeti” bulunduğu kabul edilecektir. Etibba tabipler, doktorlar demektir. Bu kelimenin kullanılması balın şifa olduğunu beyan eden âyet-i kerîmeye işaret içindir.
Öte yandan, o atomun bu işi tek başına yapması mümkün olamayacağı için diğer atomlarla anlaşmaları ve birlikte çalışmaları gerekecektir. Bazıları, insan bedenini ruhun hareket ettirmesi gibi, atomdaki hareketi de ondaki cazibe ve dafia kuvvelerinin temin ettiği zannına kapılmış ve eşyanın yaratılışını bu kuvvelere isnad etmişlerdir. Bu kuvvelerin bu işi kendi başlarına yapmaları imkânsızdır, üzerlerinde “muhaliyet damgası” vardır.
Adetullah kanunları her şeyde ve her hâdisede hükmünü icra ediyor. Bunları inkâr etmek mümkün değil. Ancak, bunların kendi başlarına bir karar vermeleri ve ona göre iş görmeleri de söz konusu değildir. Tabiat; “Kanundur kudret değildir, hâkim olamaz.”
Tabiat, insan zihninin imal ettiği, hakikati olmayan muhayyel bir şeydir. Bu muhayyel şey, zamanla müşahhaslaşarak ilahlaştırılmıştır. Günümüzde maddeci felsefenin savunduğu en son ve en geniş fikir bu tabiat fikridir.
Mesela, çekme ve itme denilen kuvvet, Allah’ın kudretinin bir unvanı, bir fennî beyanıdır. Yoksa bütün o azim işlerin ve ölçülerin mucidi değildir. Bir gezegeni kuvvetin biri çekiyor, başka bir kuvvette itiyor ve öyle bir yerde sabit tutuyorlar ki, o durduğu yer hayat için elverişli oluyor. Bir milim beriye gelse veya bir milim ileri gitse her şey helak olur, hayat olmaz. Sayısız yıldızlar binlerce km. hızla hareket ettikleri halde birbirine çarpmadan ve birbirinin yörüngesine tecavüz etmeden kardeşçe geçiniyorlar. Bütün bunları itme ve çekme kuvveti yapıyor demek, hurafenin en acaibidir.
Helyum ve hidrojen gazını o güneşin içine derc edip, canlıların hizmetine sunan; elma, üzüm ve balın pişirilmesinde o güneşi ince, ölçülü bir denge içinde istihdam eden itme ve çekme kuvveti midir, yoksa bütün bunlar ilmi, iradesi ve kudreti sonsuz olan bir Zatın işi mi acaba? Bozulmamış her akıl, kokuşmamış her vicdan bu hakikati kabul eder.
(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Nokta
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü