"O Sultan-ı Ezelînin hikmetinden gelen nizâmât-ı kâinatın mânevî kanunlarını birer maddî madde tasavvur ederek ve saltanat-ı rububiyetin kavânîn-i itibariyesi..." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kâinattaki bütün kanunlara ve kaidelere Allah'ın kudret sıfatının birer tecellisi ve birer cilvesi nazarı ile bakabiliriz. Allah’ın irade sıfatının arşı olan âlem-i emirde kanunlar tesbit edildikten sonra, o emrin tatbik ve uygulamasını Allah’ın kudret sıfatı yapar.

Mesela, âlem-i emirde suya kaldırma kuvveti, güneşe itme ve çekme kuvveti verilir; verilen bu kuvvetin tatbikini ve fiiliyata dökülmesi işini de Allah’ın kudret sıfatı yapar.

Üstad Hazretleri bu hususa şöyle işaret eder:

“Fakat caizdir ki, her bir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def, hareket, kuva gibi emirler, âdetullahın kanunlarına birer isim olsun. Lakin kanun, kaidelikten tabiiliğe ve zihnilikten hariciliğe, itibariden hakikate ve aletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz."(1)

Kâinat kitabından bir kelime hükmündeki “bal arısı”na dikkat edelim.

O küçük makine ile şeker fabrikasını şöyle bir mukayese edelim: Şeker fabrikası geniş bir saha üzerinde kurulmuş, nice motorlar ve aletler bir araya getirilmiş, içinde nice mühendisler, işçiler çalışıyor. Yapılan işin özeti şeker pancarından şeker yapmak. Yâni, zaten içinde şeker maddesi taşıyan şeker pancarını şeker ve küspe olmak üzere ikiye ayırmak için bu kadar emek veriliyor, bu kadar masraflar yapılıyor. Bal arısı ise, küçücük bir fabrika. Çiçekten bal yapıyor. Arıyı Allah’ın bir memuru, şifalı balı da O’nun ihsanı bilmediğimiz takdirde bal arısı ilim ve sanat yönünden bütün insanları çok gerilerde bırakmış olur.

Bal arısının yaratılışını “şuursuz, kör, mecrâ ve mahrekleri tahdid olunmayan ve imkânâtından evleviyet olmayan” basit ve camit sebeplere vermek son derece muhaldir.

Manevî kanun, itibari kanun, ilmi vücut gibi şeylerin hepsi tabiat ve sebepler dedikleri şeylerin harici bir varlığı ve vücudu olmadıklarına işaret eden birer terimdirler.

Mesela, suyun kaldırma kuvvetinde cisimleri kaldıran Allah’ın kudret sıfatıdır, ama tabiatçılar bu kudreti inkâr ederek cisimleri kaldıran şeyin kanun olduğunu söylüyor. Hâlbuki kanun denilen şey o kaldırma fiilinin sürekliliğine atıfta bulunan bir nişane ve bir semboldür. Yani kanun bir adam veya bir varlık değil ki, cisimleri tutup kaldırsın. Kanun tabiri, insan zihninin o hâdiseye giydirdiği bir elbise veya bir semboldür. İşte böyle hayali ve vehmi kanunlara harici ve maddî bir suret verip, sonra da onu -hâşâ- ilah kanul etmek ne derece bir akılsızlık olduğu bedihidir.

Tabiat ve sebepler, Allah’ın kudretinin farklı tecellilerine ancak birer sembol, nişan, isim ve unvan olabilirler. Tabiatçılar, Allah’ın kâinat üzerindeki tedbir ve tasarrufunu inkâr edip, her şeyin ve her neticenin sebeplerin tasarrufunda ve idaresinde olduğuna inanıyor ve sebepleri ilahlaştırıyorlar,

Üstad Hazretleri sebepleri inkâr etmiyor, sadece sebeplerin ilahlaştırılmasını reddediyor. Sebepler neticeleri yaratmıyor, sadece onların teşekkülde ve yaratılmasında vazife alıyor, vasıtalık yapıyorlar.

Allah kâinattaki maddi eşyada sebepler vasıtası ile iş yapıyor. Bu yüzden, kâinatta sebepler bir sünnetullah ve adetullah nevinden daimidirler. Allah bu nizamını bozmuyor, sürekli ve devamlı yapıyor. Zaten sebeplere tapan tabiatçıları aldatan da bu kanunların ve sebeplerin istikrar ve devamlılığıdır. Yani aynı neticenin aynı sebeple sürekli beraber olmaları insanların ekserisini yanıltmıştır. Hâlbuki ağaç elmanın, arı balın, inek sütün mucidi ve yaratıcısı olamaz.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Nokta.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...