Üstad Bediüzzaman Said Nursi; kendisi evlenmediği halde, evliliği teşvik etmiş midir?
Değerli Kardeşimiz;
Evlenmek, insanlık için fıtri ve umumi bir yoldur. Bunun aksini savunup bütün insanları bekâr kalmaya davet etmek hem fıtrata hem de İslam’a zıt bir düşüncedir. Onun için bu hususta asıl ve doğru olan ve herkesin gidebileceği yol, evlenip aile kurmaktır. Ama bu umumi kaide bazı hususi durumlarda ve bazı hususi şahıslarda geçerli olmayabilir. Bu yüzden, evlenmeye teşvik eden hadisler umumi ahval için, evlenmemeyi teşvik eden hadisler ise hususi şahıslar ve durumlar içindir.
Mesela, bu hadis hususi bir şekilde evlenmeyip iman hizmetinde bulunmaya teşvik ve işaret eder:
Deylemî’den (ra) mervi bir hadis şöyledir:
.... Yani: “Allah bir kulunu severse o kulu, Zât-ı Uluhiyetine (dinine) hizmet için seçer, (dünyevî iştihalardan) imsak ettirir. O kulu, kadın ve evlad ile meşgul ettirmez.”
Bu durum, bilhassa hicretin 200. senesinden sonra içindir. Çünkü, “200 senesinden sonra en hayırlınız, zevce ve veledi olmamakla yükü hafif olanınızdır.”
Bu hadis-i şerif, umumi olan evlenme kaidesini bazı şahıslarda takyit ve tahsis etmiş oluyor, genelleme yoktur.
Üstad Hazretlerinin ömrünün büyük bir kısmı sürgünde ve hapislerde geçti ve çok çileli bir hayat yaşadı. Bu nedenle evlenmeyi terk ettiğini anlamak mümkündür. Lakin bu Üstad Hazretlerinin hayatına mahsus bir durum olduğu için, "ben de Üstad Hazretleri gibi evlenmeyeceğim" demek, hatalı ve yanlış bir tutum olur. Asıl ve sünnet olan evlenmektir. Bu sünnete bazı şartlardan dolayı riayet edemeyenlerin durumu hususidir, umuma teşmil edilemez.
Üstad Hazretleri bu mesele hakkında en geniş cevabı şu şekilde vermiştir:
"Başka hariç memlekette mühim yerlerde ceridelerle sorulan 'Neden sünnet-i seniyyeye muhalif olarak mücerret kaldın?' sualine bir cevaptır."
"Evvelâ: Mektubunuzu gayet hasta olan Üstadımıza okuduk. Üstadımız ise; 'Ben şiddetli hasta olmasa idim, bu çok kıymettar ve müdakkik ve mübarek kardeşlerime tafsilâtlı bir cevap yazacaktım. Fakat bu şiddetli vaziyetim müsaade etmediğinden gayet kısa, birkaç noktayı o mübarek ve samimî kardeşlerime ve hizmet-i Kur'âniyede arkadaşlarıma yazarsınız.' dedi."
"Birincisi: Kırk seneden beri gayet dehşetli bir zındıka hücumu karşısında, herşeyini feda edecek hakikî fedakârlar lâzım geldiği bir zamanda, Kur'ân-ı Hakîmin hakikatına, değil dünya saadetimi belki lüzum olsa âhiret saadetimi dahi feda etmeye karar verdim. Değil bir sünnet olan muvakkat dünya zevcelerini almak, belki bu dünyada on huri de bana verilse idi, bırakmaya mecburdum ki; ihlâs-ı hakikî ile hakikat-ı Kur'âniyeye hizmet edebileyim. Çünkü, bu dehşetli dinsizlik komiteleri, öyle dehşetli hücumları ve desiseleri yapıyorlardı ki, bunlara karşı gelmek için âzamî fedakârlık yapmak ve harekât-ı dîniyesini rızâ-i İlâhîden başka hiç bir şeye âlet yapmamak lâzım geliyordu."
"Bîçare bir kısım âlimler ve ehl-i takvâ insanlar, çoluk-çocuğunun maîşet derdi için bid'alara fetva verdiler veya taraftar göründüler. Hususan din derslerini kaldırıp Ezan-ı Muhammedîyi kaldırmak gibi dehşetli hücumlara karşı, âzamî fedakârlık ve âzamî sebat ve metanet ve herşeyden istiğna etmek lüzumu karşısında ben bir sünnet-i seniyye olan evlenmek âdetini terk ettim ki, tâ çok haramlara girmeyeyim. Ve çok vacipleri ve farzları yapabileyim. Bir sünnet yüzünden yüz günaha girilmez. Çünkü o kırk sene zarfında birtek sünneti yerine getiren bâzı hocalar on kebaire ve haramlara girmeye, bir kısım sünnet ve farzları bırakmaya kendilerini mecbur bildiler."
"Sâniyen: Âyet-i kerîmede (...) ve hadîs-i şerifteki (...) gibi emirler emr-i daimî ve vücûbî değildirler. Belki istihbabî ve sünnet emirleridir. Hem şartlara bağlıdır. Hem de herkes için her vakit değildir."
"Hem de, (...) 'Ruhbaniyet İslâmiyette yoktur.' mânası, ruhbanîler gibi tecerrüt merduttur, hakikatsızdır, haramdır demek değildir. Belki, (...) hadîsinin sırrı ile hayat-ı içtimaiyeye hizmet etmek için, içtimaî bir âdet-i İslâmiyeye terviçtir. Yoksa selef-i sâlihînden binlerle ehl-i hakikat inzivaya, mağaralara muvakkaten girmişler. Dünyanın fâni müzeyyenatından istiğna ve tecerrüt etmişler, tâ ki, hayat-ı ebediyelerine tam hizmet etsinler."
"Mâdem şahsî ve hususî kemalât-ı bâkıyesi için dünyayı terk edenler, selef-i sâlihînden çok var. Elbette hususî değil, küllî ve umumî olarak çok bîçarelerin saadet-i bâkıyeleri için ve dalâlete düşmemeleri ve îmânlarını takviye edip kurtarmaları için ve hakikat-ı Kur'âniye ve îmâniyeye tam hizmet etmek ve hariçten gelen, dahilde çıkan dinsizlere karşı dayanmak için, zail ve fânî dünyasını terk etmek, elbette sünnet-i seniyeye muhalefet değil; belki hakikat-ı sünnete mutabakattır. Ve Sıddîk-ı Ekber'in: 'Cehennemde vücudum büyüsün, tâ ehl-i îmâna yer bulunmasın.' diye fedakârlıkta âzamî sadakatın bir zerresini kazanmak fikriyle, bîçare Said bütün ömründe tecerrüdü, istiğnayı ihtiyar etmiş."
"Salisen: Risale-i Nur'un Talebelerine: 'Başkaları evleniyorlar, siz tezevvüçten vaz geçiniz.' denilmemiş, denilmez. Fakat talebeler birkaç tabakadır. Bir tabakanın hakikî ihlâsı kaybetmemek ve hakikî fedakârlık ve âzamî bir sadakat taşımak için, dünya ihtiyaçlarına mümkün olduğu kadar, ömrünün muvakkat bir kısmında bağlanmaması bu zamanda lâzım geliyor."
"Eğer hizmet-i Kur'âniye ve îmâniyede yardımcı bir hanım bulsa alır. Hizmetine zarar vermez. Lillâhilhamd bu neviden çok Nur Talebeleri var, zevceleri onlardan geri kalmıyorlar. Belki, kadınlardaki şefkatten gelen ücretsiz fıtrî kahramanlık ve hakikî ihlâs cihetiyle zevcinden daha ileri gidebilir. Nur Talebelerinin yetişmiş kısımlarından ekserisi evlenmişler, bu sünneti yerine getirmişlerdir. Risale-i Nur onlara der ki: Haneniz bir küçük Medrese-i Nuriye, bir mekteb-i irfan olsun ki, bu sünnet tam yerine gelsin. Sünnet-i seniyenin meyvesi olan çocuklar âhirete size şefaatçı olsunlar. Dünyada da îmân dersini alıp size hakikî evlât olsunlar. Yoksa bu otuz senede kısmen olduğu gibi o çocuklara yalnız terbiye-i medeniye verilse, bir cihette o çocuklar dünyada faydasız ve âhirette dâvacı olarak 'Ne için imanımı kurtarmadınız?' diyeceklerinden peder ve vâlidelerini mahzun etmek, sünnet-i seniyenin hikmetine münâfi olur."(1)
Bediüzzaman Hazretleri talebelerine evlenmeme konusunda genel bir tavsiyede bulunmamıştır. Hatta eserlerinde evlenmemeyi bir eksiklik kabul etmektedir. Ancak kişi kendi tercihi ile geç evlenmeyi düşünüyorsa, o başka meseledir. Nitekim Hazreti İsa (as) başta olmak üzere Ahmet Bedevi, İmam Nevevi gibi nice âlimler de evlenmemeyi tercih etmişlerdir.
(1) bk. Hanımlar Rehberi: Başka hariç memlekette mühim yerlerde ceridelerle sorulan "Neden sünnet-i seniyyeye muhalif olarak mücerret kaldın?" sualine bir cevaptır.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Evlenmek sünnet olduğu gibi evlenmemek de bir sünnet. Takriri sünnet. Ashab-i suffa göz karşısında. Hatta bu zamanda daha ziyade...
Üstad'ın evlilik hakkında "tenakehu tabe lekum" hükmü daimi değil, diyor. Kur'an'ın hükmü daimi değil mi, açıklar mısınız?
Bir meseleye Kur'an ve Sünnetten delil getirirken, o delilin metin ve ibare olarak kesinlikle Kur'an ve Sünnette bulunması gerekir. Delil olarak getirilen metin ve ibare, şayet Kur'an ve sünnet içerisinde yeri gösterilemiyorsa, bu delil olmaktan düşer, geçersiz olur, bunun üzerine hüküm bina olunamaz.
Getirilen metin ve ibarenin, Kur'an ve Sünnet içinde olması, yani Kur'an ve Sünnet içinde kati bir şekilde bulunması hüküm açısından yeterli değildir. Zira o metin ve ibarenin meseleye kati ve kesin bir şekilde işaret ve delalet etmesi de hükmün bir gereğidir. Ayet ve hadisin metin ve ibare olarak gösterilmesi yanında işaret ve delaletin da kati ve kesin olması elzemdir, yoksa delil olamaz.
Kur'an ve sünnetten getirilen bir metin ve ibarede açık ve muhkem bir hüküm ve mana yoksa, başka manalara yormak ve tevil etmek mümkünse o ayet ve hadis kati ve muhkem sınıfına girmez. O zaman o ayet ve hadisi işin uzmanları, usulüne uygun bir şekilde farklı olarak yorumlayabilir. O ayet ve hadisin hükmü umumilikten çıkıp hususilik kazanır, genele tatbik etmek yanlış olur.
Kur'an ve hadis bazen mutlak ifadeler kullanılır ki herkes ve her tabaka hissesini oradan alabilsin. Şayet ayetin ve hadislerin hatları belli olsa, hususi olarak ifade edilse, bir tabaka istifade ederken diğer tabakalar o hükümden mahrum kalacaklar. İşte bu mahrumiyeti ortadan kaldırmak için mutlak ibareler tercih ediliyor.
Mesela Kur'an da "birr" (Türkçe de "iyilik" demek) ile tabir edilen kelime mutlak bırakıldığı için bütün iyilikleri içine alır ve herkes gücüne göre istifade eder. Ama Kur'an "birr" kelimesini iyiliğin bir tabakası ile kayıtlasa idi diğer bütün iyilikler dışarıda kalıp insanlar tahsis edilene teveccüh ederken diğer iyiliklere teveccüh etmeyecekti. Aynı ifade genişliği yasaklar içinde geçerlidir.
Mutlak olan bazı ayetleri, hadisler ve ümmetin ortak aklı mesabesindeki icma otoritesi sınırlandırıp takyit etmişlerdir. Bu yüzden, mutlak olan ayetlere bakarken onun sınırlandırılıp sınırlandırılmadığına bakmak gerekir, yoksa yanlış bir mana vermek kaçınılmaz olur. Bu yüzden, ayet ve hadislerin umumi mi yoksa hususi mi olduğunu inceleyen amm, has ilmi teşekkül etmiştir. Bu ilimden habersiz yapılan yorumlar, sıhhatli değildir.
Üstad Hazretleri bu ilme işaret için “Zira, nehy-i Kur'ânî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid olunabilir” ifadesini kullanıyor. Bazen ayet ve hadislerin genişliğini ve mutlak yapısını zamanın ilcaatları ve şartları kısıtlar ve hükmünü daraltır ya da o zamanın hükmüne uyarlar.
Mesela "düşmanlarınıza karşı at besleyin" ayetinin hükmünü zaman tefsir eder. O zaman için at savaşın en iyi aracı idi, ama şimdi tank ve top var; öyle ise ayetin mutlak kaydını zaman tefsir eder, yani ayet artık "düşmana karşı tank ve top yapın" hükmüne dönüşür.
Nikah hususunda gelen ayet ve hadisler de bu usul ve kaideler içinde değerlendirebilir.
Bekâr; hiç evlenmemiş, zevcesi olmayan adam. *Taşralı olup, büyük bir şehirde ailesiz yaşayan adam. (bk. Ashab-ı Suffa, Vakf-ı Hayat)
Bekârlık, dinin gösterdiği şartlar ve dine uygun maksad için meşruiyet kazanabilir. Yoksa bir aileye bağlanmaktansa, her türlü günahlar içinde serbestlik kazanmak için bekâr kalmak düşüncesi bâtıldır.
Hadis kitaplarının Kitab-ün Nikâh kısmının evlenmeyi tergib eden bablarında, evlenme şartlarına sahip olan kimselerin evlenmelerini ve evlenme şartlarına sahip olmayanların da oruç tutmalarını tavsiye eden ve çoğu birbirinin aynı olan üç-beş kadar hadis vardır...
Nitekim nikâhın, yani evlenmek meselesinin hükmü hakkında imamlar ve büyük İslâm âlimlerinin hayli izahları vardır.
Nikâhta, umumiyet itibariyle iki cihet, yani cemiyet ve ferdin durumu nazara alınmıştır ve alınmalıdır. İslâmî hayatın yaşandığı, fitnelerin bulunmadığı ve kazançların helâl olduğu, gizli ve âşikâr din düşmanlarının güçsüz bırakıldığı kuvvetli İslâm cemiyetlerinde nikâh istihsan edilirken; fitneye düşmüş, helâl kazanç zorlaşmış, ahlâksızlık ve günahlar umumileşmiş, dinin muhafazasına fedakârane çalışmak en büyük vazife haline gelmiş olan cemiyetlerde ise, nikâh yani evliliğe teşvik görülmemektedir.