Nur talebeleri; cesaretin ve şecaatin, membaı ve kaynağı olan iman hakikatlerini okuyup öğrendikleri hâlde, pasif gibi görünüyorlar. Ne dersiniz?
Değerli Kardeşimiz;
Önce şunu ifade edeyim: Bu gibi iddia ve ithamlar büyük ölçüde mazide kalmış bulunuyor. Nur talebelerinin pasiflikle itham edildiği dönemlerde, insanların kafalarında devletçilik yer etmiş, her şeyi devletten beklemek herkes için vazgeçilmez bir gerçek haline gelmişti. Zamanla, bu anlayışın devletleri de milletleri de geri bıraktığı görülerek, hür teşebbüs ve hür fikir kapıları açılmış, devletin birçok müesseseleri özel teşebbüse devredilmiş, eğitimde bile özel teşebbüsün hissesi, yavaş da olsa, yükselmeye başlamıştır. Bu yeni dönemde insanlar iman ve ahlâk sahasında devletten fazla bir şey beklemeyip kendi çaplarında bir şeyler yapmanın gayreti içine girmişler ve bu çalışmalar, “Damlaya damlaya göl olur” kabilinden, bugün büyük bir önem kazanmış, din düşmanlarının bile nazar-ı dikkatlerini çekme noktasına ulaşmıştır. Hâl böyle olunca her şeyi devletten ve hükümetten bekleyenlerin ortaya attıkları söz konusu iddia da aktüalitesini büyük ölçüde kaybetmiştir. Bununla birlikte konu üzerinde, kısaca durmakta fayda vardır.
Mehmet Kırkıncı Hocamızın şu mühim hatırasını burada nakletmek yerinde olacaktır:
1971 yılının mart ayında kardeşlerin daveti üzerine da Şercil ağabeyle beraber Trabzon’a gitmiştik. Bizi denize nazır bir evde misafir ettiler. Akşam misafir olduğum eve kalabalık bir cemaat geldi. Her hâllerinden cemaatten olmadıkları anlaşılan bir grup genç de derse gelmiş ön tarafta oturuyorlardı. Onların tavırları ve oturmaları dikkatimi çekmişti. Bazılarının da başları sarılı idi. Ders bittikten sonra çay faslında yanıma geldiler ve Trabzon’daki üniversitede talebe olduklarını ve ülkücü olduklarını söylediler.
“Biz Risale-i Nur’u daha önce duymuştuk, ama dinlemek bugün nasip oldu. İlk defa sohbete katıldık. Doğrusu Risale-i Nur’da fevkalade bir kuvvet ve ikna gücü gördük. Fakat Risale-i Nur’daki bu hakikatler ile Nur talebeleri arasında bir tezat var. Risale-i Nur’daki bu büyük hakikatleri okuyanlar nasıl pasif olurlar, çok hayret doğrusu! Buna rağmen, Nur talebeleri neden böyle pasif hareket ediyorlar?”
Ben de “Ne demek istediğinizi tam olarak anlamadım. Bizim nasıl pasif olduğumuza bir misal ver ki, bu pasiflik nasıl bir şey öğrenelim de pasif miyiz değil miyiz anlayalım.” dedim.
Genç bir müddet sustu ve sonra şunları anlattı:
“Biz üniversitede Marksist zihniyetli kimselerle sürekli kavga ediyoruz. İki gün önce yine onlarla kavga ettik. Bu arkadaşımızın başı da o kavgada kırıldı. Nur talebelerinden olan arkadaşlarımız bizi gördükleri hâlde, bize destek olmadılar ve yanımızdan uzaklaştılar. Bizi solcularla baş başa bıraktılar. Bu pasiflik değil de nedir?” dedi.
Ben de bu ülkücü gence şöyle dedim:
“Bu izahından anladım ki, biz pasif değiliz. Eğer pasif olsaydık, bu cemaat buraya toplanabilir miydi? Demek ki, bizde bir gayret ve hareket var. Bizi bu hareket bir araya topladı. Yalnız bizdeki hareketle sizdeki hareketin arasında büyük bir fark var.” dedim.
Mart ayının son günleri olduğu için deniz sürekli fırtınalıydı. O anda dışarıda büyük bir fırtına vardı. Karadeniz’in dalgaları sert bir şekilde kayalara çarpıyor, büyük gürültü oluyor ve bizi fevkalade rahatsız ediyordu.
Onlara dedim ki; “Bizi rahatsız eden bu çalkantı, bu hareket nedir?”
“Denizden esen fırtına, dalgaları kaldırıp, kıyıdaki taşlara çarpıyor. Bu gürültü ondan kaynaklanıyor” dediler.
Bunun üzerine latife ile dedim ki,
Yahu ben bu Karadeniz’i akıllı bir şey zannederdim. Meğer yanılmışım. Acaba o, dalgalarını kayalara vurmakla ne yapmak istiyor, onun kime ne faydası var? O da kendince bir hareket yapıyor, ama kendi kafasını kırmaktan başka ne kazanıyor ki?” dedim.
Benim bu latifem çok hoşlarına gitti ve güldüler.
Konuşmama şöyle devam ettim: “Trabzonlular, size bir şey daha soracağım. Sabahları buralara güneş doğuyor mu?” Tebessüm ederek, “Elbette” dediler.
“Peki o güneş gelirken bu dalgalar gibi gürültü ve patırtı ile sizi rahatsız ediyor mu? Camlarınızı kırıp, ağaçlarınızı söküyor mu? Bağlarınızı, bahçelerinizi tahrip ediyor mu?” dedim.
“Hayır” dediler.
Bunun üzerine şöyle dedim: “İşte bizim hizmetimiz ve hareketimiz güneşin hareketi gibi. Üstadın ifadesiyle “semâ denizinin yüzünde ziyâdar bir kabarcık” olan o nur-u mücessem, bağların, bahçelerin, çiçeklerin ve bütün nebatatın feyzine ve bereketine vesile oluyor, feyiz ve bereket getiriyor. Mahlûkatı incitmeden, ürkütmeden hâlavetli ve muhabbetli nurunu akıtıyor, onların buzlarını eritiyor, kışlarını bahara çeviriyor. Sizi gecenin karanlığından kurtarıp, yolunuzu aydınlatıyor. Öyle değil mi?
“Evet, doğru.” dediler.
“İşte sizinle bizim aramızdaki fark fırtına ile güneş arasındaki fark gibidir. İşte bizim hareketimiz güneşin hareketi gibi, sizinki ise Karadeniz’in dalgaları gibi. Şimdi güneşe pasif mi diyelim? Risale-i Nur’un hareketi güneşin hareketi gibidir. Akıllara Nur, kalplere feyiz ve irfan getiriyor. Gönüllere muhabbet ve sevgiyi tesis ediyor.”
Şimdi size soruyorum “Bunlardan hangisinin hareketi daha faydalı? Sizin görüşünüze göre, çeşit çeşit meyveler veren ağaçlar da çok pasif duruyorlar, yerlerinden hiç ayrılmıyorlar.
“Doğru” dediler.
Hem bizim hizmetimiz müspet harekettir. Üstad Hazretleri’nin en son mektubu da müspet hareketle alakalıdır. Üstad o mektubun başında şöyle buyurur:
“Aziz Kardeşlerim!
Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfi hareket değildir. Rıza-yı İlahîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlahiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.”
Bunun içindir ki, Bedîüzzaman Hazretleri, akıl almaz zulüm ve işkencelere maruz kaldığı hâlde, daima müspet hareket metodunu uygulamış, bedduayı bile menfi hareket saymış, hatta kendisine hapishanelerde yer hazırlayıp, zulmedenlere bile hakkını helal ettiğini ifade etmiştir. Talebelerine de sabrı ve müspet hareketi tavsiye etmiştir. Bu bakımdan, bütün Nur talebeleri de Üstadları gibi, her zaman ve her yerde müspet hareket metodunu uygulamaktadırlar. Üstadın ifadesiyle; “Bizler asayişin manevi muhafızıyız.” Osman Yüksel Serdengeçti’nin ifadesiyle; “Bunların (Nur Talebelerinin) derneği yoktur, lokali yoktur, yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi, patırtısı, nutku, alâyişi, nümayişi yoktur.”
İmansızlığın, sefahatin ve her türlü menfi ideolojilerin radyasyon şuaları gibi kalplerde, ruhlarda ve vicdanlarda tedavisi çok müşkül derin yaralar açmaya, bu milletin ve özellikle de gençlerimizin imanına, mukaddesatına, tarihine, iffetine ve ulvi seciyelerine hücum ederek, onları gayesiz, davasız ve şuursuz bir hâle getirmeğe çalışan şer güçlere karşı; hamiyetli, âlicenap ve vatanperver Risale-i Nur talebeleri büyük bir manevi cihat yapmakta, bu müthiş felâket in bertaraf edilmesi için azim bir gayret göstermektedirler.
Risale-i Nur’lar, zihinleri istilâ etmek isteyen zulmani fikirleri, kalplerdeki pusları, şüphe ve vesveseleri eritir, ihrak eder. Nur’ları okuyanın rengi değişir, fikri değişir, âlemi değişir, ahlakı değişir. Onları okuyanlar kendilerini muhafaza ettikleri gibi, başkalarının da istikamet dairesinde yaşamalarına vesile olurlar.
Kuran’ın asrımızdaki manevi reçeteleri olan Risale-i Nur eserlerini okuyup, büyük bir hamiyet, ciddî bir gayret, yüksek bir fedakârlık, azamî ihlas ve sebatla hizmetlerine devam Nur talebelerinin en büyük gayeleri iman hizmetinde bulunmak, gençliği imansızlıktan, ahlâksızlıktan ve anarşiden muhafaza etmek, vatanına ve milletine faydalı fertler hâline getirmektir. Çünkü onlar sadece kendilerini değil, bütün insanlığın ve gelecek nesl-i cedidin ikbal ve istikbalinden endişe eder; onların imanlarını ehl-i dalaletin tecavüzünden, ahlâklarını ehl-i sefahatin tahribatından nasıl kurtarabileceğini düşünür ve bunun için azami gayret gösterirler.
Bu sefer gençler şöyle bir soru sordular:
“Peki Hoca’m, Peygamber Efendimizin; “Siz bir kötülüğü gördüğünüz zaman elinizle düzeltin” hadisine ne diyeceksiniz?” dediler. Ben de hadisin devamını okudum, “Eğer eliniz ile düzeltemiyorsanız diliniz ile düzeltin, ona da gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz edin.” dedim. Bunun üzerine, “Dil ile düzeltmek Marksistler için değildir. Onlar nasihatten anlamazlar. Bunları mağlup etmek ancak kuvvet ile olabilir” dediler.
Ben de “Senin okuduğun bu hadisi fıkıh âlimlerimiz şu şekilde tefsir ediyorlar” dedim ve devam ettim:
“Bir kötülüğe el ile yani kuvvet ile engel olmak devletin vazifesidir, onu lisan ile vaaz ve nasihat ile önlemeye çalışmak ise âlimlerin vazifesidir. Çünkü hakkı hak, batılı batıl bilip bunları insanlara anlatmak ilim ile olur. O kötülüğe kalben razı olmamak ve buğz etmek ise ilim ehli olmayan kimselerin hakkıdır. Çünkü onlar konuştuklarında hataya düşerler ya ifrat ya da tefrit ile, ıslah edeyim derken ifsad ederler. Ve cemiyet içinde fitnenin uyanmasına sebep olurlar. Onlar ancak âlimlere tabi olmakla selamet bulabilirler.
Demek ki, anarşi ve terörü önlemek devletin vazifesidir. Bu iş için devletin yeterince askeri ve polisi vardır. Şu hâlde siz devletin yükünü üstlenmekle anarşi ve teröre sebep oluyorsunuz.
Tarihe baktığımızda görürüz ki, cebir ve şiddetin halledemediği birçok müşkilatı âlimler ilim, hikmet, rıfk ve nezaketle halletmişlerdir. İlim ve irfan yolu cebr ve şiddetten daha geniş ve daha selametlidir. İşte Bediüzzaman Hazretleri’nin ve Nur talebelerinin hareketi bu ilim ve irfan hareketidir.” dedim. Mevzuyla alakalı şöyle bir misal söyledim: “Müspet hareket, bir doktorla hasta arasındaki münasebette de görünüyor. Doktorun vazifesi hastayla değil hastalıkla mücadeledir. Hatta hasta ne kadar ne kadar ağır olursa doktor o derece ihtimam ve ihtiyat gösterir. Çünkü Allah Resulü (sav.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: “Benim şefaatim ümmetimin kebairinedir.”
Onlar da memnuniyetlerini ifade ederek “Hoca’m, bugünkü sohbetinizde söylemiş olduğunuz bu güzel hakikatleri ömrümüz boyunca rehber edeceğiz.” diyerek orada kendilerini dinî mücadelelerinde yalnız bıraktıklarını ifade ettikleri Nur talebelerine sarılarak helallik isteyip ayrıldılar.
Evet, ülke yönetimine hâkim olmak başka, insanların kalplerine ve akıllarına hitap ederek onları istikamet çizgisine çekmek çok daha başkadır. Birinci şık ya demokratik yolla yahut ihtilal ile olur. Birincisinde “kendi partisi lehinde aralıksız propaganda yapma, karşı partileri sürekli kötüleme” gibi görünüşte aktif ama çoğu zaman yalan, gıybet ve iftiralarla kaynaşan, nefis ve menfaat endeksli faaliyetler söz konusudur. Muhataplarımızın kalplerini fethetme idealiyle bu tip faaliyetlerin örtüşmediği, hatta zıtlık gösterdiği açıktır. Demek ki, bu yolda bütün insanların hidayetine vesile olmak yerine, sadece kendi taraftarlarına menfaat kazandırmak esastır.
İkinci yol ihtilaldir, dedik. İhtilal denilince zor kullanma ve öldürme akla gelir. Bir kişiyi zor kullanarak bir fikre davet edemezsiniz. Onun kalbine iman, irfan ve fazileti zorla yerleştiremezsiniz. Zaten bir çatışma sonucu muhatabınızı öldürmüş iseniz, artık ona hiçbir faydanız dokunamaz. O hayatta kalacaktır ki, kendisiyle tartışabilesiniz, onu ikna etmeye çalışabilesiniz, kabul etmese bile hiç olmazsa ona karşı tebliğ görevinizi yerine getirmiş olabilesiniz. Demek ki bu yol, “tebliğ, ikna ve irşat” hareketiyle zıtlık arz ediyor.
İşte bu mahiyet farklılığındandır ki Nur talebeleri aktif siyasetten uzak durmuş, gayretlerini “devlet ve hükümet” yerine “millet ve fertler” üzerinde yoğunlaştırmışlardır. Bu çalışmalar hapislere, zindanlara, sürgünlere rağmen, bugüne kadar aralıksız sürmüştür ve sürmektedir. Bunlar maddî ses getiren türden değildir ki, soru sahipleri bunun farkında olabilsinler.
Tokat sesini yahut silah sesini aktif hareket sayanların, kalp ve akıl sahasında gösterilen bu sessiz faaliyetleri pasiflik saymaları gayet normaldir. Böyle düşünmeleri, onların mesleklerinin gereğidir.
Pasiflikle itham edilen bu bereketli çalışmalar sonunda nice gencimiz imanla, ahlâkla, faziletle tanışmışlar, vatan ve millete faydalı birer eleman olmuşlardır. Nur Risaleleri elliden fazla dile tercüme edilmiş, radyolarla, televizyonlarla, internet siteleriyle bütün dünyaya hitap etmeye başlamış ve iman hakikatlerinin neşir ve ilanına engel olmak artık imkânsız hale gelmiştir. Mazide Nur talebelerini pasiflikle itham edenlerin büyük çoğunluğu, “siyaset ve ihtilâl” yolunun kalp ve gönülleri ıslah için geçerli bir yol olmadığını anlayarak fikir hareketlerine yönelmişler, az bir kısmı ise asap bozukluğu içinde ümitsiz ve huzursuz bir hayata kendilerini mahkûm etmişlerdir.
Üstadımızın Kastamonu Lahikasındaki bir dersini de hatırlatarak konuya son verelim: Üstad, “siyaset-i İslamiyeyi ve insanların hayat-ı içtimaiyelerine dair hizmetleri” iman hizmetine nispeten onuncu derecede görür; “ehl-i dünyanın, ehl-i siyasetin ve avamın” ise bu onuncu derece hizmetleri birinci derecede gördüklerini kaydeder.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü