Üstad vazifeli olduğu halde, neden inzivaya çekildi?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanlara tebliğ vazifesini alacak her mühim şahsiyetin hayatında inziva, çok mühim bir yer tutar. Evliyaların, mürşitlerin ve müçtehitlerin hayatlarına baktığımızda bunun çok misallerini görürüz. Bu ilahi kanuna peygamberler de dâhil olmuşlardır.

Hz. Peygamber (a.s.m) nrisalet vazifesi gelmeden evvel, Nur Dağı’ndaki Hira Mağarası’nda inzivaya çekilir ve tefekküre dalardı. Zaten bu inzivalardan kısa bir zaman sonra ilahi vahiy gelmeye başladı. Bundan da anlaşılıyor ki, bu tarz bir inzivaya bütün insanlar muhtaçtır.

Üstad'ımız da bu tür inzivalara çekilmiş, zikir ve tefekkür âlemlerine dalmış ilahi hikmeti ruhuna ve kalbine tam olarak yerleştirmeye çalışmıştır.

Üstadımız İstanbul’daki o şaşaalı hayatı terk etti, etrafını saran birçok kalem ve fikir erbabınını bıraktı Vandaki Erek Dağı’nda inzivaya çekildi.

Üstad, niçin içtimai hayattaki çok mühim vazifelerini bıraktı da bu ıssız dağlara, boş mağaralara çekildi?

Neden Van’a geldiği hâlde şehirde kalmadı da uzleti tercih etti? Ona münzevi yaşamayı tercih ettiren sebep ne idi? Bu dağlarda, bu mağaralarda bir sır mı; bir ilahî muamma mı vardı?”

Evet, dağlarda ve mağaralarda nice bereketler ve feyizler var. Dağlar ve mağaralar peygamberleri (as.), mürşitleri ve mütefekkirleri zaman zaman misafir etmişlerdi.

Hz. Âdem (as.) Cennet’ten yeryüzüne teşrif ettiğinde mübarek ayağının ilk bastığı yer Serendip Dağı olmuştu.

Hz. Nuh (as.) tufandan sonra maiyetiyle birlikte Cûdi Dağı’nda konaklamıştı.

Hz. İbrahim’in peygamberliğe giden nurlu yolu mağaradan geçmişti.

Hz. Musa’yı (as.) kendinden geçiren İlahi nur Tur Dağı’nda tecelli etmişti. Kur’an-ı Azimüşşan da iki cihanın sultanı Hz. Muhammed (sav.)’in kalbine ilk defa Nur Dağı’ndaki Hira Mağarası’nda tulu etmişti. Sevr Dağı’ndaki mağara da o mukaddes hicretin en tehlikeli anında Resul-i Kibriya’yı bağrına basmıştı. Nebilere ilim ve irşatta vâris olan Veysel Karani, İmam-ı Gazali, Abdulkadir-i Geylani gibi birçok mürşitler de hep dağları ve mağaraları tercih etmişler, o inziva köşelerinde nice envâra, esrara, tecellilere mazhar olmuşlardı.

Demekki yalnızlığı ve uzleti ihtiyar eden sadece Üstad değildi. Başta Peygamber Efendimiz (sav.) olmak üzere birçok peygamberler ve onların vârisi olan büyük mürşitler hayatlarının belli bir döneminde uzleti seçmişler, ilahî hikmetlere, Rabbanî sırlara ve feyizlere mazhar olmuşlardır. Ekseriyetle irşat vazifesi böyle bir dönemden sonra başlamıştır. Bu mekânlar günah ve isyanlardan uzak yerler olmaları sebebiyle duaların ve ubudiyetlerin kabulüne ve kudsiyetine tesir etmektedir. Hatta Üstadımız ‘Ben bu menzilleri yıldız saraylarına değişmem.’ diye bu hakikatı en güzel şekilde nazara vermiştir. Ve bu âdeti ömür boyu devam etmiş, hayatı boyunca başta Çam Dağı olmak üzere, temiz ve nezih yerleri ihtiyar etmiştir. Bu mekânlar bazı hakikatlerin ve eserlerin ilham kaynağı olmuştur.

Bediüzzaman Hazretleri Erek Dağı’ında tefekkür ve ibadetle meşgul olmuş ve âlemi bu zaviyeden temaşa etmiş, yıldızları bu rasathaneden seyretmişti. Yeryüzünü süsleyen şu dağları, ovaları, birbirini takip eden leyl ve neharları, rengârenk mevsimleri sahife sahife, yaprak yaprak okumuş ve Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin, sıfatlarının, tecellilerini satır satır, nokta nokta tefekkür etmişti.

Peygamberlerin ve onların vazifesini deruhte eden büyük mürşitlerin, mücedditlerin dağları ve mağaraları tercih etmelerindeki hikmet budur. Bu dağlara, mağaralara gidenler dönüşlerinde insanlığı, küfür, dalalet ve cehalet karanlıklarından kurtaran nurlar getirmişlerdir. Saadet ve selamet, gaye ve dava, fikir ve düşünce getirmişlerdir. Gerek peygamberler, gerekse onların hakiki vârisleri olan müceddidler, mürşitler, müçtehitler küfürden, dalaletten ve sefahetten kurtarmaya çalıştıkları insanlardan çoğu kere, takdir yerine tahkir görmüşler, işkencelere maruz kalmışlar ve vatanlarından sürülmüşlerdir. Dağların ve şahikaların, şimşekleri üzerlerine çekip, yağmuru bağ ve bahçelere vermeleri gibi, peygamberler ve mürşitler de musibetleri, meşakkatleri yüklenmişler ve insanlığı fırtınalı kışlardan çıkararak asude baharlara ulaştırmışlardır. Muazzez Üstad’ımızın sürgünlere, hapislere, zindanlara maruz kalmasında da böyle bir hikmet olsa gerek.

Kur’an-ı Kerim’in manevî bir tefsiri, marifet ve hakikat hazinesi olan Risale-i Nurlar, maruz kalınan musibetlerin bereketidir. Bu dağda, bu mağarada, Üstad’ımızın ruh dünyasında, fikir âleminde birer çekirdek olarak teşekkül eden hakikatlar, Isparta’nın bahçelerinde Barla’nın bağ ve dağlarında Risale meyvelerini vermişler.

Zaten buna ihtiyaç olmadığı vakitlerde, Üstad'ımızın iradesiyle karar verdiği inzivalara kader sınır koymuş, onu başka bir hizmet yerine gönderip vazifesini ihtar etmiştir. Üstad'ımız bu hususta şöyle buyurur:

Mesela, bu biçare Said, Van’da ders-i hakaik-i Kur’âniye ile meşgul olduğum miktarca, Şeyh Said hadisatı zamanında vesveseli hükûmet, hiçbir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi. Vakta ki neme lazım dedim, kendi nefsimi düşündüm, ahiretimi kurtarmak için Erek Dağında harabe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebepsiz beni aldılar, nefyettiler; Burdur’a getirildim.

Orada yine hizmet-i Kur’âniyede bulunduğum miktarca -o vakit menfilere çok dikkat ediliyordu; her akşam ispat-ı vücut etmekle mükellef oldukları hâlde- ben ve halis talebelerim müstesna kaldık. Ben hiçbir vakit ispat-ı vücuda gitmedim, hükûmeti tanımadım. Oranın valisi, oraya gelen Fevzi Paşaya şikâyet etmiş. Fevzi Paşa demiş, “Ona ilişmeyiniz, hürmet ediniz.” Bu sözü ona söylettiren, hizmet-i Kur’âniyenin kudsiyetidir. Ne vakit nefsimi kurtarmak, yalnız ahiretimi düşünmek fikri bana galebe etti, hizmet-i Kur’âniyede muvakkat fütur geldi; aksi maksadımla tokat yedim. Yani bir menfadan diğerine, Isparta’ya gönderildim.

Isparta’da yine hizmet başına geçtim. Yirmi gün geçtikten sonra bazı korkak insanların ihtarlarıyla, "Belki bu vaziyeti hükûmet hoş görmeyecek. Bir parça teennî etsen daha iyi olur." dediler. Bende, tekrar yalnız kendimi düşünmek hatırası kuvvet buldu. "Aman, halklar gelmesin" dedim. Yine o menfâdan dahi üçüncü nefiy olarak Barla’ya verildim. (Lem'alar, 10. Lem'a: Şefkat Tokatları)

Üstad'ın kader levhalarının tamamını okuyup her adımını buna göre atması âdetullah açısından mümkün değildir. Peygamberler bile âdetullaha tabidirdir, onlar da sıkıntı çeker ve imtihana maruz kalırlar. Yani peygamberler de imtihan gereği, hayatında başına gelecek her hâdiseyi önceden göremezler. Allah bazılarını bazen gösterir, ama hepsini göstermez.

Evliyaların da her anı ve her adımı kerametvari değildir. Bazen rüya yolu ile bazen ilham ile hakikati görürler. Ama her anları ve her adımları harikulade olmadığı için, onlar da kendi irade ve tercihleri ile hareket edebilirler.

Üstat da kendi iradesi ile inzivaya çekiliyor, sonra kader onu vazifeye sürüklüyor. Üstad'ın vazifeli olması hayatının her anını görmesini, her adımının kadere muvafık ve mutabık olmasını gerektirmez. Bu âdetullaha ve imtihana zıttır.

İlave bilgi için tıklayınız:

- "Büyük bir zelzele-i içtimaî ve beşerî olacak. Benim dünya terki ile inzivama ve mücerred kalmama gıbta edecekler." ifadesini “inziva, hizmet ve evlilik” zaviyesinden yorumlar mısınız?

- "İmam-ı Gazâlî’nin hayatında geçirmiş olduğu o mühim ve tarihî merhale" nedir?

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...