İmanın varlığı nasıl anlaşılır? Bunun delilleri var mıdır? İbadetler bunun göstergeleri olarak yeterli midir?
Değerli Kardeşimiz;
Evvelâ; Ehl-i sünnet inancında, bir Müslümanın imanından şüphe etmesi caiz değildir. Yani, "Acaba ben şu anda iman üzere miyim?" demek, şek ifade ettiği için imanın sıhhatine zarar verir. Bu yüzden, kesinlikle "iman ehliyim" dememiz gerekir ve bundan da emin olmamız da bir sakınca yoktur. Zaten "emin değilim" dersek imanımız zedelenir.
Öyle ise iman ehli olduğumuzdan asla ve kata şüphe etmemeliyiz. İman, İslam’ın emir ve yasaklarını kalben tasdik, dil ile ikrar etmekten ibarettir. Her insan da kendi kalbi halinin ne durumda olduğunu gayet iyi bilir. Öyle ise vehim ve vesveselere aldanıp, "Acaba imanım şu an mevcut mu?" şüphesine düşmemeliyiz.
Hatta birisinin "Ben inşallah müminim" demesi bile caiz değildir. Kati olarak; “Ben müminim” demesi gerekir. Ama "İnşallah mümin olarak ölürüm" demesinde bir sakınca yoktur. Zira ne zaman ve nasıl öleceğimizi bilmediğimiz için, kati bir ifade kullanamayız. Ama hâlihazırdaki kalbi durumumuzu kati bildiğimiz için, kati konuşmakla mükellefiz.
İmana dair bazı konuları kısaca izah edersek mesele inşallah daha iyi anlaşılır:
İmanın biri asli diğeri tali olmak üzere iki rüknü vardır. İmanın asli rüknü kalp ile tasdik etmektir; tali rüknü ise dil ile ikrar etmektir. Bu temel rükünler ışığında bazı hükümleri ve sınıflandırmaları İslam alimleri yapmışlardır. Bu rükünler hüküm bakımından dünya ve ahiret olmak üzere iki ana dala ayrılır.
Biz bu temel rükünlerin ve hükümlerin çerçevesinde bu sınıflandırmaları tek tek inceleyelim o zaman konu daha iyi anlaşılır.
Kalbi ile tasdik edip, dili ile ikrar etmeyenler: Bunlar Allah katında ve ahirette mümin olup ebedî cehennemde kalmayacaklar. Ama dünya hükmü açısından kâfir sayılırlar, zira insanlar kalpte olan imanı bilemeyecekleri için ağza ve dildeki ifadeye bakarlar. Özet olarak bu tip insanlar ahirette mümin, dünyada kâfir muamelesi görürler.
Ama dili ile ikrar etmemesinde ciddi ve hayati bir sebep tehlike yoksa, bu durumda Allah katında mümin olsa bile büyük bir günaha da girmiş olur. Zira mümin hayati bir tehlike gibi mazereti yok ise kalbindeki imanı dili ile ikrar eder. Dil ile ikrar etmek dünya hukuku açısından çok mühim ve elzem bir rükündür. Ama imanın asıl bir rüknü değil, tali bir rüknüdür. Bazı İslam alimleri mazereti olmadan dil ile ikrar etmemeyi küfrün bir alameti saymışlar. Ama cumhuru ulema bu görüşe itimat etmemiştir.
Kalbi ile tasdik etmeyip, dili ile ikrar edenler: Bunlar dünya hükmü açısından mümin, Allah katında ve ahiret açısından kâfir insanlardır. Zira sahih ve geçerli bir imanın tek ana rüknü kalp ile tasdiktir. Kalp ile tasdik etmenin hiçbir mazereti ve istisnası yoktur. Zira insanın kalbi bütün baskı ve istibdatlardan beridir, hatta bu kalbe Allah bile müdahale etmiyor. Böyle olunca insan kendi irade ve arzusu ile kalbini şekillendirir, Allah da buna bakar.
Dil ile ikrar ise, bazı arızlardan dolayı gerçekleşmeyebilir. Mesela Hazret-i Ammar’ın baskı ve zulüm karşısında dili ile "Hubel" demesi gibi. Bazen kalbe zıt şeyler dilden çıkabilir. Onun için dil ile ikrar etmek imanın asıl değil, tali bir rüknüdür. İslam literatüründe kalbi ile inanmadığı halde, dili ile “inandım” diyenlere münafık denir, bunların da sonu ebedî ateştir. Ama dünya hukuku açısından Müslüman muamelesine tabidirler.
Hem kalbi ile hem de dili ile ikrar etmeyenler: Bunlar hem dünya da hem de ahrette kâfirdirler ve sonları ebedî bir ateştir. İnsanların çoğunluğu bu sınıfa girerler. Bunların durumu çok açık oldukları için dünya ve ahret hayatında hükümleri bellidir.
Hem kalbi hem de dili ile ikrar edenler: Bunlar hem dünya da hem de ahrette mümin ve Müslüman insanlardır. Ama bir takım günah ve hatalar içinde hayatlarını geçirebilirler. Bu yüzden, kâmil bir mümin demek doğru olmaz. Ama hüküm bakımından imanları sahih oldukları için ebedî ateşte kalmazlar. Allah dilerse günahlarını affeder, dilerse temizleninceye kadar cezalandırabilir.
Hem kalbi ile tasdik hem dili ile ikrar hem de azası ile amel edenler: Bu insanlar hem dünyada hem ahirette hem de Allah katında makam sahibi salih insanlardır. Aza ile amel etmek belki imanın bir rüknü, aslı parçası değildir; ama imanın cilalanıp kuvvet kazanmasında mühim bir sebeptir.
İmanın devam edip, kabre iman ile girmek ancak amel ve ibadetlerle mümkündür. Ameli, imanın bir aslı ve parçası görmek, Ehl-i sünnet inancına uygun bir görüş değildir. Zira insan fıtraten günahlara ve hatalara müsaittir. Şayet amel imanın bir cüzü bir parçası olmuş olsa idi peygamberler bile imana güç yetiremezdi, bu da "malayutak" bir teklif olurdu. Onun için amel imanın bitişik bir parçası değil, birbirlerini etkileyen iki farklı şeylerdir.
Bazı batıl mezhepler ameli imanın bir parçası olarak kabul ettiklerinden, büyük günahları işleyen hatta küçük günahları bile işleyenlere kâfir deme safsatasına düşmüşlerdir.
Özet olarak aza ile amel imanın bir rüknü değil, kâmil bir imanın gereğidir.
Şahısların hal ve davranışları kalbin bir yansımasıdır. Kalpte ne varsa dışarıya o sızar, insanlar da bu sızıntılardan yola çıkarak o şahıs hakkında bir fikir sahibi olur. İşte mümin feraseti ile kimin ne olduğunu bilecek, ama muameleyi de şahsın sözüne göre yapacak. Yani münafık bir adam; "Ben müminim" diyorsa, biz de ona mümin gibi muamele etmek zorundayız. Peygamber Efendimiz (asv) Medine döneminde bine yakın münafığı bu şekil idare ve tedbir etmiştir. Ama onların şerlerine karşı da bazı tedbirleri almıştır.
Açıktan küfrünü ilan eden insanlara karşı da zorla onları mümin yapmak ya da öyle görmeye çalışmak İslam’a aykırıdır. İslam küfrün ve imanın sınırlarını çizmiştir; insanların imanı ve küfrü de bu çizgiye göre tespit edilir. Hiç kimse kendi hevası ile bir insanı kâfir de yapamaz, mümin de yapamaz. Bunun kıstas ve ölçüleri İslam dinidir.
Kişi İslam’ın çizgilerini aşıp inkârını açıktan ilan ediyorsa, bunun kâfirliği su götürmez. Ama hiçbir açık küfür alameti olmadığı halde, bazı yoruma açık sapkın halleri olan şahısları tekfir etmek İslam’a aykırı bir davranıştır. Yani kişinin kâfir ve mümin olma halini insanlar değil, İslam belirler.
Ehl-i sünnet bu hususta şu kaideyi söyler: Bir kişinin yüz tane kabili tevil küfür alameti bulunsa, bunun yanında bir tane mümin alameti olsa, bu kişinin mümin olduğuna hükmedilir. Ama yoruma açık olmayan küfür alametleri bir kişide varsa artık onun kâfirliği tartışılmaz.
İnsanları imanî açıdan değerlendirirken çok dikkatli olmak gerekir, zira vebali çok büyüktür. Hatta Peygamber Efendimiz (asv)'in "Bir mümini küfür ile itham edersen, şayet o küfür onda yoksa, aynen sana döner" şeklindeki ikazı çok manidardır. Bu yüzden delilsiz ve mesnetsiz insanlara "kâfir" demek çok tehlikeli bir davranıştır. Kişilerin ne şekilde öleceğini ancak Allah bilir. Bu yüzden, "filanca adam yüzde yüz cehennemlik" demek, dalaletten başka bir şey değildir.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
19.Mektup'da, bir çobanın onları takip edip gördüğü ihbar ediliyor. Kureyş'e dönse de haber vermek için, bir türlü hatırlayamamış. Sonra anlamış ki, ona unutturulmuş. Üstad, burada imanı ifade ediyor. Sebebini anlamak ve tesadüfi olmadığını idrak etmek, imandır.