"Tahkiki İman" Risalelerde nasıl işlenmiştir? Risale okuyan tahkiki imanı kazanır mı?
Değerli Kardeşimiz;
Tahkiki İman; Allah’ın isim ve sıfatlarının kâinattaki tecellilerini okuyarak her şey üzerinde Allah’ın Rablık ve ilahlık unvanını görerek, isim ve sıfatlarının tecellisini okuyarak, O’nun varlığına ve birliğine iman etmek demektir. Kâinatta her şeyin Allah’a açılan bir pencere olduğunu ve bu pencerelerden O’nun isim ve sıfatlarını seyrederek sağlam ve kuvvetli bir iman getirmektir. Yani tahkiki iman, sarsılmaz ve şüphelere mağlup olmaz derecede ispat ve deliller ile Allah’a ve onun bildirdiklerine iman etmek demektir. Tahkiki imanın da kendi arasında çok derece ve mertebeleri vardır.
Risale-i Nurların bu zamanda sağlam ve tahkiki imanı verdiğine, milyonlarca talebesi şahitlik ediyor. Üstad Hazretleri de eserlerinde bunu açık bir şekilde ifade ediyor. Biz bunlardan numune olarak bazılarını takdim ediyoruz.
"Tevhid iki kısımdır. Meselâ, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zâtın mütenevvi malları gelse, iki çeşitle onun malı olduğu bilinir:"
"Biri, icmâlî, âmiyânedir ki, 'Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahip olabilsin.' Fakat böyle âmî bir adamın nezaretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir."
"İkinci çeşit odur ki, her denk üzerinde yazıyı okur, herbir top üstünde turrayı tanır, herbir ilân üstünde mührünü bilir bir surette 'Her şey o zâtındır.' der. İşte, şu halde herbir şey o zâtı mânen gösterir."
"Aynen öyle de, tevhid dahi iki çeşittir.
"Biri tevhid-i âmî ve zahirîdir ki, 'Cenâb-ı Hak birdir; şeriki, naziri yoktur. Bu kâinat onundur.' "
"İkincisi tevhid-i hakikîdir ki, her şey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rububiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle, doğrudan doğruya her şeyden Onun nuruna karşı bir pencere açıp, Onun birliğine ve her şey Onun dest-i kudretinden çıktığına ve ulûhiyetinde ve rububiyetinde ve mülkünde hiçbir vecihle hiçbir şeriki ve muini olmadığına, şuhuda yakın bir yakinle tasdik edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir. Biz dahi, şu Söz'de, o halis ve âli tevhid-i hakikîyi gösterecek şuaları zikredeceğiz."(1)
Üstad'ın yukarıda ifade ettiği gibi; kâinat sarayında çeşitli malların bulunduğu bir pazardır; bu malların kime ait olduğu iki şekilde anlaşılır.
Birisi araştırmadan, tahkik ve tedkik etmeden, her bir şey üstünde Allah’ın imza ve mühürleri hükmünde olan sanatlarını okumadan, ‘bu kâinat Allah’ındır’ demektir ki; bu taklidi ve zahiri bir imandır. Bu iman felsefe ve inkârcı fikir karşısında tutunamaz, imanını muhafaza edemez. Çabuk şüphe ve inkâra düşebilir.
Bu taklidi imanda; insanın mühim esasları ve azaları olan kalp, ruh, vicdan, duygular imandan nasiplenip beslenemez, iman bu aza ve esaslarda perçinlenip kökleşmez. Bu yüzden çıkıp gitmesi kolaydır, az bir şüphe ve inkâr karşısında dayanamaz çabuk söner.
İkincisini Üstad, "...Tevhid-i hakikîdir ki, her şey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rububiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle,.." elde edilir, diye tarif ediyor.
"Şu Otuz Üç Pencereli olan Otuz Üçüncü Mektup, imanı olmayanı, inşaallah imana getirir. İmanı zayıf olanın imanını kuvvetleştirir. İmanı kavî ve taklidî olanın imanını tahkikî yapar. İmanı tahkikî olanın imanını genişlendirir. İmanı geniş olana, bütün kemâlât-ı hakikiyenin medarı ve esası olan marifetullahta terakkiyat verir, daha nuranî, daha parlak manzaraları açar. İşte bunun için, 'Bir pencere bana kâfi geldi, yeter.' diyemezsin. Çünkü, senin aklına kanaat geldi, hissesini aldı ise, kalbin de hissesini ister, ruhun da hissesini ister. Hattâ hayal de o nurdan hissesini isteyecek. Binaenaleyh, herbir Pencerenin ayrı ayrı faydaları vardır."(2)
Üstad burada da imanın taklitten başlayıp, nihayetsiz imanın terakki ve mertebelerinin olduğuna işaret ediyor. İmanın çekirdekten ağaca kadar çok mertebe ve dereceleri vardır. İmanın en ilkel ve basit olanı taklidi imandır. Risale-i Nurlar bu ilkel ve çekirdek mesabesinde olan imanı, ağaç ve mükemmel hale getirebilir. Risale-i Nur'da iman ve marifetin hadsiz mertebeleri mevcuttur.
İmanın tahkik ve derecesi ilim ve marifet ile inkişaf eder, tahkiki iman ilim ve marifetin bir neticesidir. Ami ve avam olan bir insanın imanı kavi ve kuvvetli olabilir; lakin tahkiki olmaz. Tahkik, tamamı ile marifet ve ilim alakalı bir durumdur. Üstad bu manaya şu ibareler ile işaret ediyor: "İmanı kavî ve taklidî olanın imanını tahkikî yapar." Demek insanın imanın kavi olması, tahkiki olmasını gerektirmiyor. Taklit ile kavilik iç içe olabiliyor. Ama tahkiki iman bambaşka bir şeydir. İmanı kavi ama taklidi olanın imanı tahkiki olmayabilir. Bu yüzden, ‘benim imanım kavi’ demek kâfi değildir, bu imanı tahkikiye çevirmek gerekir.
Tahkiki imanın da kendi içinde derece ve mertebesi çoktur. Üstad bu manaya şöyle işaret ediyor:
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Zâhir ile bâtın arasında müşabehet varsa da, hakikate bakılırsa aralarında büyük uzaklık vardır."
"Meselâ, âmiyâne olan tevhid-i zâhirî, hiçbir şeyi Allah'ın gayrısına isnad etmemekten ibarettir. Böyle bir nefiy sehil ve basittir. Ehl-i hakikatin hakikî tevhidleri ise, her şeyi Cenab-ı Hakk'a isnad etmekle beraber, her şeyin üstünde bulunan mührünü, sikkesini görüp okumaktan ibarettir. Bu huzuru ispat, gafleti nefyeder."(3)
Bu derste zâhir ve bâtın kelimeleri, “tevhid-i zâhirî” ve “tevhid-i hakikî” manasında kullanılmış bulunuyor. Buna göre bunlar arasındaki müşabehet (benzerlik) her ikisinin de tevhidi ifade etmesidir. Yani, her ikisinde de “lâ ilahe illallah” denilmekte, Allah’tan başka hak Ma’bud olmadığına inanılmaktadır. Ancak, birincisi âmiyanedir. İlim tahsil etmemiş böyle bir âmi insan da “hiçbir şeyi Allah’ın gayrisine isnad etmemek”le birlikte, yanlış düşüncelere kaymaya ve şüphelere düşmeye bir derece açıktır.
Yirmi İkinci Söz’de bu konu işlenirken, bir temsil getirilir ve “Böyle âmi bir adamın nezâretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir.” İfadesi kullanılır.
Bütün batıl inançlar temsildeki hırsızlardandır. Meselâ, Hristiyan’ların teslis inancı en büyük bir hırsızlıktır. Hz. Meryem’e ve Hz. İsa’ya (as.) uluhiyet vermekle tevhid inancından sapmış, bir nevi hırsızlık yapmışlardır. Bazılarının, Allah’ı sadece hayırların yaratıcısı olarak kabul edip, şerlerin yaratılışını başkalara isnat etmeleri de bir başka hırsızlıktır.
O âmi insan her varlık üzerindeki tevhid mühürlerini okuyamadığı için bu gibi yanlış fikirlere yahut batıl inançlara kapılma tehlikesine maruzdur. Ama okuma bilen kişi bu kâinatı bir tek saray yahut tek bir fabrika gibi değerlendirir ve ondan çıkan mahsuller üzerindeki şu mührü rahatlıkla okur: “Her şey her şeyle bağlıdır. Her şeyi yapamayan bir şeyi de yapamaz.”
“Bu, huzuru isbat, gafleti nefyeder.”
İnsan bu kâinattaki hangi varlığa baksa, gözüne de baksa güneşe de baksa, yaprağa da baksa, çiçeğe de baksa, denize de aya da yıldıza da baksa bunları ancak Allah’ın yaratabileceğini hemen anlar; kendini Allah’ın harika eserlerini tefekkür mevkiinde görür. Bu ise, bir huzur halidir. İnsanı, düşünmeden yaşama gafletinden uzak tutar.
Bu yüzden, tahkiki iman ile taklidi iman arasında çok azim bir fark vardır. Tahkiki iman her varlık üzerinde Allah’ın tasarruf ve Rububiyetini görüp tasdik etmek, isim ve sıfatlarının tecellisini okumak ve fikir yürütmek olduğu için, burada bir terakki ve tekemmül vardır. Ama taklidi imanda bir fikri sabitlik ve durağanlık olduğu için, bu iman ile ne huzur kazanılır ne de gaflet izale edilir.
Risale-i Nur; Kur'an'ın hakikatli ve manevî bir tefsiri olmasından halis nurdur. Onunla meşgul olan kişilerin aklını, kalbini ve ruhunu nurlandırır ve hakka ulaştırır.
Aklın nurlanması ise; kâinata ve kâinattaki hadiselere Kur'an'ın nazarı ve veçhesi ile bakmaktır. Mesela; ölümün bir hiçlik ve yokluk olmadığını, ebedî hayatın bir başlangıcı olduğunu kati delillerle Kur'an'dan aldığı feyiz ile Risale-i Nur akla gösteriyor. Bunu bir aklın nurlanması olarak anlayabiliriz.
Kalbin nurlanması ise baştan sona Risale-i Nur'un verdiği tahkiki iman ve marifet derslerin neticesinde, kalbin tahkiki iman ile dolup marifetullah ve muhabbetullahta terakki etmesidir. Kalbin içindeki hastalıkların şifa bulup, Allah'ın aşkı ile cilalanması ve parlaması, hep o hakikatli ve nuranî derslerin bir neticesidir.
Ruhun nurlanması ise; aynı akıl ve kalp gibi o imanî derslerle ruhun kuvvet bulup incelip nuraniyet kazanması ve davranışlara yansımasıdır. Mesela; ruhu geniş ve nuranî olan bir mümin, hayattan tam lezzet alır, dünyanın hâdisatı onu sıkmaz, insanlara karşı müşfik ve adaletli olur.
Hulasa; Risale-i Nurlar baştan sona kadar tahkiki iman dersini veriyor. Tahkiki iman ise, insanı kabre imanla sokar ve cennette çok mertebeleri kazandırır. Asıl korkulması gereken; tahkiki imanın zıddı olan taklidi imandır. Zira bu iman bu zamanda küfrün karşısında dayanamıyor, çok insanları ebedî cehenneme yuvarlıyor.
Dipnotlar:
(1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz. İkinci Makam.
(2) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz İhtar.
(3) bk. Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risale.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Açıklama güzel olmuş