Otuz Üçüncü Söz, On Birinci Pencere'yi izah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"On Birinci Pencere"
اَلاَ بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ Bütün ervah ve kulubun dalaletten neşet eden ıztırabat ve keşmekeş ve ıztırabattan neşet eden manevi elemlerden kurtulmaları, bir tek Hâlıkı tanımakla olur. Bütün mevcudatı bir tek Sânie vermekle necat buluyorlar, bir tek Allah’ın zikriyle mutmain olurlar. Çünkü hadsiz mevcudat bir tek zata verilmezse, Yirmi İkinci Söz'de kati ispat edildiği gibi, o zaman her bir tek şeyi hadsiz esbaba isnad etmek lazım gelir ki, o hâlde bir tek şeyin vücudu, umum mevcudat kadar müşkül olur."
"Çünkü Allah’a verse, hadsiz eşyayı bir zata verir. Ona vermezse, her bir şeyi hadsiz esbaba vermek lazım gelir. O vakit, bir meyve, kâinat kadar müşkülat peyda eder, belki daha ziyade müşkül olur. Çünkü nasıl bir nefer yüz muhtelif adamın idaresine verilse, yüz müşkülat olur. Ve yüz nefer bir zabitin idaresine verilse, bir nefer hükmünde kolay olur. Öyle de çok muhtelif esbabın bir tek şeyin icadında ittifakları, yüz derece müşkülatlı olur. Ve pek çok eşyanın icadı bir tek zata verilse, yüz derece kolay olur."
"İşte, mahiyet-i insaniyedeki merak ve taleb-i hakikat cihetinden gelen nihayetsiz ıztıraptan kurtaracak, yalnız tevhid-i Hâlık ve marifet-i İlahiyedir. Madem küfürde ve şirkte nihayetsiz müşkülat ve ıztırabat var. Elbette o yol muhaldir, hakikati yoktur. Madem tevhidde, mevcudatın yaratılışındaki suhulete ve kesrete ve hüsn-ü sanata muvafık olarak, nihayetsiz suhulet ve kolaylık var. Elbette o yol vâciptir, hakikattir.""İşte, ey bedbaht ehl-i dalalet! Bak, dalalet yolu ne kadar karanlıklı ve elemli! Ne zorun var ki oradan gidiyorsun? Hem bak, iman ve tevhid yolu ne kadar kolay ve safalı! Oraya gir, kurtul." (Sözler, Otuz Üçüncü Söz, On Birinci Pencere)
Burada iki şık var; birisi tevhid, diğeri şirk. Tevhide göre, bütün bu kâinatın tedbiri ve dizgini; Allah’ın sonsuz ilim, irade ve kudretinin elindedir. Allah bu sonsuz sıfatları ile elmayı yaratırken, bütün kâinatı o elmanın teşekkülü için istihdam ediyor. Bu mana akla gayet makul ve kolaydır.
"Bu şeylerin icadı bir tek zata verildiği vakit, o kadar kolay olur, o kadar hiffet peyda eder ki, gördüğümüz nihayetsiz ucuzluğa ve mebzuliyete ve sehâvete sebebiyet verir." (bk. age., Yirmi İkinci Söz; Birinci Makam)
“Vahdette nihayet derecede kolaylık” vardır.
Yirminci Mektub'un On Birinci Kelimesi'nde, “yüsr-ü vahdet” bahsinde, bu mesele üzerinde geniş olarak durulmuştur. Fazla bilgi için o Mektub’a bakılabilir. Burada kısaca şunu ifade edelim:
Bu kâinat bir fabrika, bir saray, bir hane gibidir. Her şey birbiriyle bağlıdır. Bir şeyi yapabilmek için her şeye yetecek bir kuvvetin bulunması gerekir. Yeryüzünde sergilenen milyonlarca tür bitki ve hayvanın her bir ferdi bütün bir kâinattan süzülmüşlerdir. Mesela, bir meyve evvela dala ve ağaca tutunduğu gibi, ağacı da bahçeye, bahçe yeryüzüne, yeryüzü de Güneş'e bağlanmıştır. Bir tek meyveyi yapabilmek için bütün kâinatta tasarrufta bulunmak gerekmektedir.
Vahdette sonsuz bir kolaylık vardır. Bu kâinat bir fabrika gibi muntazam çalışmakta, muhtelif mahsulleri ve mamulleri sonsuz bir kolaylıkla varlık sahasına çıkarmaktadır. Dersin devamında vahdetteki kolaylığa şu harika misal veriliyor:
“... Nasıl bir ağaca, bir kökte, bir kanunla, bir merkezde hayat veriliyor; binler meyvelerin teşekkülü, bir meyve gibi suhulet peyda eder.”
Ağaçtaki büyüme kanunu onun ruhu hükmündedir. İnsan bedeninde bütün hücrelere bir ruhtan hayat verildiği gibi, bir ağacın da bütün çiçekleri, yaprakları, meyveleri aynı kanuna bağlıdırlar, ondan medet alırlar. Çiçekler, meyveler çok olsalar da kanun birdir. Kolaylık noktasında, bir çiçekle, bin çiçeğin farkı yoktur.
O çiçekleri ağaçtan ayrı düşündüğümüzde her birisi için ayrı bir ağaç, ayrı bir toprak kısacası ayrı bir kâinat lazımdır.
Üstad Hazretleri “şecere-i kâinat” ifadesini çokça kullanır. Ve insanları bu ağacın en son ve en cem’iyetli meyveleri olarak değerlendirir. Bir ağacın bir merkezden idare edilmesinde binler meyve ile bir meyvenin farkı olmadığı, hepsi aynı kolaylıkla vücut buldukları gibi, bu kâinat ağacı da aynı kudretle, aynı iradeyle, kısacası aynı ilahi sıfatlarla yaratılmıştır ve idare edilmektedir. Bir tek çiçeğin yaratılması için de bütün canlıların yaratılması için de aynı ilahi sıfatlar gereklidir.
Ağaç misaline ait cümlenin devamında şöyle buyrulur:
"Eğer o ağacın meyveleri ayrı ayrı merkeze ve köke, ayrı ayrı kanunla raptedilse, her bir meyve bütün ağaç kadar müşkülatlı olur."
Aynı şekilde, her bir çiçek, her bir meyve, her bir insan ve her bir hayvanın yaratılışları da vahdete isnad edilmediği takdirde her biri bir kâinat kadar müşkilatlı olur.
İşte küfür ve şirk yolunun bu karmaşık ve imkânsız hâlleri, insanın akıl ve kalbini karıştırıp ızdıraba düşürüyor. İnsanın rahatını ve huzurunu bozuyor. İnsanın kalbini tatmin edecek ve aklını huzura ve tatmine ulaştıracak yegâne yol; tevhid ve imandır.
İnsan ya tek olan Allah’ı kabul edip itminana ve rahata erecek ya da hadsiz sebepleri kabul edip ıztırab ve azaba giriftar olacak. İşte tevhidin bu itminan ve kolaylığı, hakkaniyetine en büyük bir delil ve işarettir. Bu yüzden Allah ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:
“...Haberiniz olsun ki, kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzura kavuşur.” (Ra’d, 13/28)
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Mesnevi Nuriyeden:
İ’lem: Ey nefsim! Eğer takvâ ve amel-i salih ile Hâlıkını razı etmişsen, bu, halkın rızasını aramaya ihtiyaç bırakmaz..
....
Görmüyor musun: Bir iş için Sultanın payitahtına giden bir kimse, eğer onu razı etmişse, işini kolayca gördüğü gibi, raiyyetin muhabbetini de kazanır. Fakat o işi Sultanın hakimiyet-i mutlakası altında bulunanlardan taleb edecek olursa, işi zorlaşır. Çünkü hepsini birden razı etmek ve o iş üzerinde ittifak ettirmek pek müşküldür. Hattâ onların ittifakından sonra da yine Sultanın iznine ihtiyaç vardır. Sultanın izni ise Onu razı etmeye bağlıdır.
"İşte, mahiyet-i insaniyedeki merak ve taleb-i hakikat cihetinden gelen nihayetsiz ıztıraptan kurtaracak, yalnız tevhid-i Hâlık ve marifet-i İlâhiyedir." ne demektir?
İnsanın fıtratında merak etme ve gerçeklere karşı müthiş bir ilgi ve bağ bulunuyor. Şayet insan merak ettiği şeyler hakkında tatmin edici bir cevap bulamaz ilgi ve alaka duyduğu gerçeklere tam manası ile erişemez ise bu insanda huzursuzluk, ıztırap ve sıkıntı meydana getirir.
Cevabını bilmediği sorular insanın manevi hayatında bir zehirli yılan gibi dolaşır insana müthiş bir ıstırap verir. İnsanın bu ıstırabının yegane çaresi merakının giderilmesi ve gerçeklerin gün yüzüne çıkması ile mümkündür.
Mesela ölüm ve ölümden sonrası insanlığın en çok merak ettiği ve en çok cevabını aradığı bir sorudur. Ölüm insan hayatını yok eden bir hiçlik kuyusu mu yoksa ebedi bir hayatın başlangıcı mı bu soruya tatmin edici bir cevap bulamadığı sürece insan sürekli sancılı ve ıstıraplı bir hayat yaşamaya mecburdur.
İnsanın ölüm konusunda merakını giderip sancılarını geçirecek tatmin edici cevabı İslam veriyor. Diğer felsefi düşünce ve akımlar bu konuda bırak tatmin edici cevap vermeyi insanın ümitlerini kırıp sancısını daha da ziyadeleştiriyor. Çünkü bu akımlar ölümü yokluk ve hiçlik olarak görüyorlar.
İnsanın bu ve buna benzer bütün merak ve sorularının tatmin edici cevabı tevhit dini olan İslamdadır. İnsanın manevi aleminde Allah ve ahiret inancı yoksa insanın manevi cephesi hep yarım hep noksan hep ıstıraplı hep huzursuz kalmaya mahkumdur.
“Bunlar, iman edenler ve Allah’ı zikrederek gönülleri huzura kavuşanlardır. Bilesiniz ki gönüller ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur.” Rad, 28
Allah’ın hidayete erdirdiği kimseler Allah’a ve Kur’an’a gönülden ve samimi olarak inanan, Kur’an-ı Kerîm’i okumakla ve Allah’ın adını anmakla kalpleri huzur, ruhları sükûnet bulan kimselerdir.