Risalelerde "Tevekkül" konusu nasıl izah edilmektedir?
Değerli Kardeşimiz;
Tevekkül, Allah’ın taksimatına ve kazasına razı olup teslim olmaktır. Lakin bu halinde çekirdekten ağaca kadar çok mertebe ve makamları vardır. Şartları yerine getirdikten sonra neticesine razı olmak ve takdiri Allah’tan bilmek tevekkülün asgari ve çekirdek bir tarifidir. Bundan sonrası kişilerin marifet ve imanına göre tecelli eder.
Tevekkül, imanın bir meyvesi ve neticesi olduğu için, iman ne kadar sağlam ve kuvvetli olursa, tevekkül de o nispette kuvvetli ve sağlam olur. İmanı tahkiki olan birisinin tevekkülü de tahkiki olacağı için, hayat kalitesi de ona göre yüksek olur, hâdiseler ona azap değil, sadece ibret verir. Bu sebepledir ki, mümin birisi ruhi rahatsızlıkları daha rahat atlatır. Zira birçok manevî hastalıkların temelinde iman ve tevekkül zafiyeti vardır.
Tevekkül ile tembellik görünüşte birbirine yakın durur. Tevekkül, sebeplere müracaat ettikten sonra neticeyi Allah’tan beklemektir. Tembellik ise sebeplere müracaat etmeden neticeyi beklemek demektir.
Allah, kâinattaki sebeplere de bir görev ve değer vermiştir. İş ve icraatlarını da sebepler vasıtası ile icra ediyor. Bu yüzden, insanları da sebeplere riayet etmeye davet ediyor. Bu sebeplere riayet etmek, Allah’ın rububiyet ve ulûhiyetine zıt bir şey değildir. Zira sebepler sadece bir şart ve perdedir, yoksa hakiki icraatçı değildirler. Yani sebeplere başvurmak tevekküle zıt bir şey değil, bilakis Allah’ın emrine uymak olduğu için tevekkülü teyit ve takviye hükmündedir.
"Meselâ, tertib-i mukaddematta tefviz, tembelliktir. Terettüb-ü neticede tevekküldür. Semere-i sa'yine, kısmetine rıza kanaattir; meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa, dûnhimmetliktir." (Sünuhat, Unsuriyetin Hikmeti)
"Tertibi mukaddematta tefviz, tembelliktir" hükmünün manası, bir şeye ulaşmakta vasıta olan sebeplerin terk edilip Allah’a havale edilmesine denilir ki, bu da tembellikten başka bir şey değildir. Meselâ; buğdayı elde etmek için Allah sebepleri tertip ile sıraya koymuş. Önce tarlayı süreceksin, sonra tohumlayacaksın, sonra sulayacaksın, sonra ilaçlayacaksın vs. Bu tertiplerden birini atlasan ya da sana bakan bu işlerden birini Allah’a havale edip, "Ben tevekkül ehliyim" desen, buğdayı alamadığın gibi, tembellik damgasını da yersin.
Zira Allah sana meşgale olsun diye sebeplerin hazırlanmasını ve uyulmasını mecbur kılmış. Sen sebepler noktasında tevekkül edip, sebeplerin hazırlanmasını Allah’a havale etsen hem neticeyi alamazsın hem de tembel olursun denilmiştir.
Terettüb-ü neticede tevekkülün manası ise, insan kendine düşen kısmını tamamıyla yaptıktan, gerekli tüm sebepleri yerine getirdikten sonra, neticeyi Allah’tan beklemektir. İşte buna tevekkül denir. Neticeyi Allah’a havale etmek gerekir. Zira insanın bu hususta yapacak bir şeyi kalmıyor. Bulutları toplamak, yağmuru vermek, buğdayın kızarıp olgunlaşmasını sağlamak için güneşi istihdam etmek… Bunlar insanın elinin ulaşacağı şeyler olmadığı için tevekkül gerekiyor. Onun için sebeplerde değil, neticede tevekkül etmek gerekiyor. Sebeplere müracaat çalışkanlık, neticeyi Allah’a havale etmek ise tevekkül oluyor. İkisi de güzel ahlaktan sayılmışlardır.
Yirmi Üçüncü Söz'de Tevekkül bahsi güzel bir misal ile şöyle izah edilmektedir:
"Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-yı fiilî telâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Hakk'tan istemek ve neticeleri Ondan bilmek ve Ona minnettar olmaktan ibarettir."
"Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer: Vaktiyle iki adam, hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye birer bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder. Diğeri, hem ahmak, hem mağrur olduğundan, yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi:"
“Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”
"O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi olur. Ben kuvvetliyim; malımı belimde ve başımda muhafaza edeceğim.”
"Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir, daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükünle beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere takat getiremeyecek. Kaptan dahi, eğer seni bu halde görse, ya divanedir diye seni tard edecek; ya “Haindir, gemimizi itham ediyor, bizimle istihzâ ediyor. Hapsedilsin.” diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünkü, ehl-i dikkat nazarında zaafı gösteren tekebbürünle, aczi gösteren gururunla, riyayı ve zilleti gösteren tasannuunla kendini halka müdhike yaptın. Herkes sana gülüyor” denildikten sonra o biçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh, Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum.” dedi."
"İşte, ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hadisenin karşısında titremekten ve hodfuruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın."
Bir kul olarak kendine düşen görevleri hassasiyetle yerine getirdikten sonra, âlemlerin Rabbi olan Allah’a tevekkül etmekle mahlûkât âleminden gelecek zararlara ve tehlikelere gereğinden fazla önem vermez. Havâ âlemini O’nun emrinde bilir, fırtınadan korkmaz. O unsurun cansız ve iradesiz olduğunu, kendi başına hiçbir icraat yapamayacağını çok iyi bilir. Ancak, bir âyet-i kerîmede haber verildiği gibi o unsurun vereceği zararların, sadece âsi insânlara mahsûs kalmayıp çok masumlara da dokunabileceğini dikkate alarak, Rabbine sığınır ve rahmetine ilticâ eder.
Mümin, sebepler dünyâsında yaşadığının ve ekmeden biçemeyeceğinin şuurundadır. Bunun yanında toprak zerrelerinin buğday yapacak ilme, kudrete ve iradeye sahip olmadıklarını da çok iyi bilir.
Sebeplere teşebbüs ettikten sonra Allah’a tevekkül eder. Zira, meyveyi ağaçtan, hububatı topraktan ve insânı bütün bir kâinâttan süzüp çıkaran O’dur.
Sebeplere teşebbüs etmemeyi Allah’ın bu kâinâtta koyduğu fıtrat kanunlarına isyan olarak değerlendirir. Neticeyi ise sebeplerden değil, Allah’tan bekler; duâsını, niyâzını, şükrünü ancak O’na yapar.
Şu Hadîs-i Şerif, Müslümanın tevekkül anlayışının en veciz ifâdesidir:
“Çalışmak âdetim, tevekkül hâlimdir.”
Müslüman, dünyâ hayâtını daha güzel ve rahat geçirmek arzusuyla, meşru sebeplere tam olarak teşebbüs eder, ama şunun da çok iyi farkındadır: Bu dünyâ zevk ve lezzet yeri değil, ancak imtihan meydanıdır ve âhiretin tarlasıdır.
O, herkesi misâfir ve her şeyi geçici bilir. Hiçbir hâdîseye olduğundan fazla kıymet vermez. Ve ömrünü huzûr içinde geçirir.
Gerçekten de tevekkül en büyük bir huzûr vesilesidir.
İnsanın önünde çok menziller var. Kabre girmeden önce çoğu zaman hastalıklara, musibetlere, çaresizliklere, ihtiyârlığa da uğrar. Bütün bu safhâlarda insân tevekkülsüz yaşayabilir mi?
Bir hâsta, muayene olma ve ilâç alma safhâlarından sonra şifa bekleme dönemine girer. Doktoru da yanı başında onun iyileşmesini beklemektedir. Bu ikili bekleyiş Allah’a tevekkülden başka bir şey değildir.
Tevekkül, hastalığa olduğu gibi, ihtiyârlık mevsimi ile insânın yüzüne daha fazla vuran, ölüm habercisi soğuk rüzgârlara karşı da en sağlam zırhtır. Bundan mahrum olanların tenleri hangi cins kumaşla sarılı olursa olsun, canları her an iğnelenmekte, huzurları dâimâ zedelenmektedir.
Tevekkül, bütün canlıların hatta cansızlar âleminin de yaratılışlarında var.
Dökülmüş yapraklarıyla baharı bekleyen ağaçlar; toprağın altında bekleşen tohumlar, yumurtalarını uzak denizlere bırakıp geri dönen balıklar, rızık kaygısına düşmeden ve doğum kontrolü hesâbına girmeden yavru yapan hayvânlar ve nihâyet, yollarını bilmeden süratle dönen gezegenler... Bunların her biri ayrı bir tevekkül sahnesi sergiliyorlar.
Tevekkül yüksek bir hâslet, ulvî bir seciyedir ve insân için ayrı bir terakki vesilesidir.
Allah’a tevekkül eden insân, kalben O’na teveccüh etmiş demektir. Bu teveccüh başlı başına bir neticedir. Dünyevî gâye gerçekleşsin veya gerçekleşmesin, uhrevî mahsul alınmış; rûh, huzûrun zevkine ermiş, Allah’ı anmanın sefasını sürmüştür.Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar
Tevekkül ile teslim arasındaki farkı ve bağlantıyı izah EDERMİSİNİZ
Tevekkül, kelime anlamı olarak "güvenme, dayanma, vekil tayin etme" demektir. Dini bir terim olarak ise, bir hedefe ulaşmak için gerekli olan tüm sebeplere sarıldıktan, yani elinden gelen tüm gayreti gösterdikten sonra sonucunu Allah'a bırakmak ve O'na tam bir kalple güvenmek anlamına gelir.
Tevekkül, tembellik veya miskinlik değildir. Aksine, kişinin üzerine düşen tüm sorumlulukları yerine getirmesini, çaba göstermesini ve tedbir almasını gerektirir. Peygamber Efendimiz'in devesini bağlayıp sonra tevekkül etmesi buna en güzel örnektir.
Teslimiyet, "boyun eğme, kendini verme, itirazsız kabul etme" anlamına gelir. Tevekkülün bir üst basamağı veya sonucu olarak da görülebilir. Tevekkülde aktif bir çaba ve ardından güven varken, teslimiyet daha çok Allah'ın iradesine ve takdirine tam anlamıyla razı olma, itirazsız bir şekilde kabullenme halidir.
Teslimiyet, başa gelen iyi veya kötü her türlü olayın Allah'tan geldiğine inanmak ve buna kalben rıza göstermektir. "Sizin hayır sandığınızda şer, şer sandığınız şeylerde hayır vardır. Allah bilir siz bilmezsiniz." (Bakara, 216) ayeti bu teslimiyetin temelini oluşturur.
Kendi istek ve arzularını ikinci plana atıp, Allah'ın iradesine boyun eğmektir. Bu, "Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler" düşüncesinin zirve noktasıdır.
Tevekkül daha çok "yapılması gerekeni yapıp sonucu Allah'a bırakma" eylemselliğini içerirken, teslimiyet daha çok "sonuca (takdire) razı olma ve kabullenme" haliyle ilgilidir.
Tevekkül, çaba ve gayreti ön planda tutarken, teslimiyet daha çok sonuç ne olursa olsun kalben rahat olmayı ve şikayet etmemeyi vurgular.
Özetle, tevekkül, üzerimize düşeni yaptıktan sonra gerisini Allah'a havale etmektir; teslimiyet ise, Allah'ın bizim için takdir ettiğine, iyi ya da kötü görünen her şeye gönülden rıza göstermektir. Biri çabayı ve güveni, diğeri kabullenmeyi ve huzuru simgeler. İkisi bir araya geldiğinde ise, insan ruhu gerçek bir huzur ve tatmine ulaşır.