Mülkü Allah’a vermekle; O’nun kudretine istinat etmek kederi bırakıp keyfini çekmek, zahmeti atmak ve safayı bulmak nasıl anlaşılmalıdır?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Hem der ki: Mânen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîmin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak; cefâsını değil, safâsını çek. O hem Hakîmdir, hem Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi, 'Mevlâ görelim neyler,Neylerse güzel eyler.' de, pencerelerden seyret, içlerine girme."(1)

"Mülkü sahibine vermek" demek, Allah’a tevekkül etmek demektir.

"Tevekkül" Allah’ın taksimatına ve kazasına razı olup teslim olmaktır. Lakin bu hâlin de çekirdekten ağaca kadar çok mertebe ve makamları vardır. Şartları yaptıktan sonra neticesine razı olmak ve takdiri Allah’tan bilmek, tevekkülün asgari ve çekirdek bir tanımıdır. Bundan sonrası kişilerin marifet ve imanına göre tecelli eder.

Tevekkül imanın bir meyvesi ve neticesi olduğu için, iman ne kadar sağlam ve kuvvetli olursa tevekkül de o nispette kuvvetli ve sağlam olur. İmanı tahkiki olan birisinin tevekkülü de tahkiki olacağı için, hayat kalitesi de ona göre yüksek olur, olaylar ona azap değil sadece ibret verir. Bu sebepledir ki mümin birisinde ruhi hastalıklar olmaz, zira manevi hastalıkların temelinde iman ve tevekkül zafiyeti vardır.

Mümin, her şeyin tedbir ve dizgininin Allah’ın kudret elinde bildiği için hiçbir şeyden endişe ve telaş etmez. Mümin bilir ki Allah bir musibeti alnına yazmış ise "bundan kurtuluş yok" der teslim olur. Aynı şekilde musibeti alnına yazmamış ise, hiçbir güç o musibeti başına bela edemez. Bu tevekkül ve düşüncesi mümini rahatlatır ve cesur kılar. İşte bu düşünce bir nevi psikolojik yükün yani hadisler karşısında endişe ve telaş etmenin tevekkül vasıtası ile kadere atılması demektir.

Ama kâfir Allah’a ve onun kâinattaki tedbir ve iradesine inanmadığı için, her şeyi tesadüfe veriyor. O zaman başına her an bir iş bir musibet gelmesi muhtemeldir. Bu yüzden her şeyde bir endişe bir telaş duyar. Her hadise karşısında korkar ve titrer. "Acaba bu musibet bana dokunur mu?" der hayatı zehir olur. Üstad Hazretleri bu manaya örnek için Amerika'da olmuş bir olayı söylüyor. Kuyruklu yıldız dünyanın yakınından geçince "acaba dünyaya çarpar mı" endişesi ile imanı ve tevekkülü olmayan veya zayıf olanlar çok korkmuşlar hatta evlerinden çıkmışlar.

Halbuki iman ve tevekkülü olan bir mümin bu olayda şöyle düşünür: "Şayet bu yıldız dünyaya çarpma emrini Allah’tan almış ise tevekkülden başka yapacak bir şey yoktur." der ve hayret içinde çarpmasını bekler. "Yok emir almamış ise, bu yıldız haddini aşıp vazifesi olmadığı halde dünyamıza çarpamaz." der, endişe ve telaştan kurtulur.

Allah’a tahkiki bir şekilde iman ile tevekkül eden adam hiçbir şeyden korkmaz hiçbir hadise karşısında titremez. Cesaretin kaynağı hakiki ve sağlam iman olduğu gibi, korkaklığın kaynağı ise imansızlık ve tevekkülsüzlüktür. Kalbinde iman olmayan birisi bu yüzden her hadise karşısında titret her musibetten azap duyar. Bir nevi dünyanın bütün yükünü beline yükler ve altında ezilip gider.

Burada geçen “kederi bırak” ifadesi, insanın kendi iradesini kullandıktan sonra neticeyi sabır ve tevekkülle beklemesi, yersiz endişelere kapılmakla “ruhuna elem çektirmemesi” manasında bir hikmet dersidir. Mülk Allah’ındır ve O mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Ancak, O’nun bütün işleri hikmet ve rahmet üzeredir. Bunun en açık örnekleri hastalıklar ve ölümlerdir. Biz vefat eden bir insana ölçüyü aşacak bir üzüntü gösterdiğimizde, “Allah'ın rahmetinden fazla rahmet edilmez.” hakikatini hatırlamalı ve hadîs-i şerîfte ehl-i iman için kabrin cennet bahçelerine bir bahçe olduğunun müjdelendiğini düşünmeliyiz.

Yine işittiğimiz yahut bizzat muhatap olduğumuz bir zulüm tablosu karşısında da o zulmün izalesi için gerekli teşebbüsleri yaptıktan sonra Allah’a tevekkül etmeli ve “Allah'ın gazabından fazla gazap edilmez.” (Sözler) hakikatini hatırlamalıyız.

(1) bk. Mektubat, Yirminci Mektup.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

ali nur72

لَهُ الْمُلْكُ Yani, mülk umumen Onundur. Sen, hem Onun mülküsün, hem memlûküsün, hem mülkünde çalışıyorsun. Şu kelime, şöyle şifalı bir müjde veriyor ve diyor:

Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin. O yük ağırdır; kendi başına muhafaza edemezsin, belâlardan sakınıp levazımatını yerine getiremezsin.Öyle ise, beyhude ıztıraba düşüp azap çekme. Mülk başkasınındır. O Mâlik hem Kadîrdir, hem Rahîmdir. Kudretine istinad et; rahmetini ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul.

Hem der ki: Mânen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîmin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak; cefâsını değil, safâsını çek. O hem Hakîmdir, hem Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi “Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler” de, pencerelerden seyret, içlerine girme. Yirminci Mektup 1. Makam

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...