Mülkü Allah’a vermekle; onun kudretine istinat etmek, kederi bırakıp keyfini çekmek, zahmeti atmak ve safayı bulmak nasıl anlaşılmalıdır?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Hem der ki: Manen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîmin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak; cefasını değil, safasını çek. O hem Hakîmdir, hem Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi, 'Mevla görelim neyler, Neylerse güzel eyler.' de, pencerelerden seyret, içlerine girme." (Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam.)

Burada geçen “kederi bırak” ifadesi, insanın kendi iradesini kullandıktan sonra neticeyi sabır ve tevekkülle beklemesi, yersiz endişelere kapılmakla “ruhuna elem çektirmemesi” manasında bir hikmet dersidir. Mülk Allah’ındır ve o mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Ancak, onun bütün işleri hikmet ve rahmet üzeredir. Bunun en açık misalleri hastalıklar ve ölümlerdir. Biz vefat eden bir insana ölçüyü aşacak bir üzüntü gösterdiğimizde, “Allah'ın rahmetinden fazla rahmet edilmez.” hakikatini hatırlamalı ve hadis-i şerifte ehl-i iman için kabrin cennet bahçelerine bir bahçe olduğunun müjdelendiğini düşünmeliyiz.

Yine işittiğimiz yahut bizzat muhatap olduğumuz bir zulüm tablosu karşısında da o zulmün izalesi için gerekli teşebbüsleri yaptıktan sonra Allah’a tevekkül etmeli ve “Allah'ın gazabından fazla gazap edilmez.” (Sözler, Lemeat) hakikatini hatırlamalıyız.

"Mülkü sahibine vermek" demek, Allah’a tevekkül etmek demektir.

Tevekkül; insanın üzerine düşeni yaptıktan ve sebeplere tam riayet ettikten sonra, işi Allah’a havale etmesi ve onun taksimatına razı olup teslim olmasıdır.

Bir kul olarak kendine düşen vazifeleri hassasiyetle yerine getirdikten sonra, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a tevekkül etmekle mahlûkat âleminden gelecek zararlara ve tehlikelere lüzumundan fazla ehemmiyet vermez. Hava âlemini onun emrinde bilir, fırtınadan korkmaz. O unsurun cansız ve iradesiz olduğunu, kendi başına hiçbir icraat yapamayacağını çok iyi bilir. Nur Külliyatı'nda, tevekkül hakkında şu öz ve doyurucu bilgilere yer verilir:

“Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riâyet ederek ve esbaba teşebbüs ise bir nevi dua-yı fiilî telâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Hakk’dan bilmek, neticeleri ondan istemek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.” (Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas)

Tevekkül yüksek bir haslet, ulvi bir seciyedir ve terakki vesilesidir. Kul ile Rabbi arasında manevî bir rabıtadır. Allah’a tevekkül eden insan, kalben ona teveccüh etmiş demektir. Bu teveccüh, başlı başına bir neticedir. Dünyevi gaye tahakkuk etsin veya etmesin, uhrevi mahsul alınmış; ruh, huzurun zevkine ermiş, Allah’ı anmanın ve ona teslim olmanın safasını sürmüştür. Allah’ı zikretme, yani onu hatırlama, yâd etme sadece bildiğimiz ibadetlere mahsus değildir. Sabır, teslim, rıza, havf, reca her biri ayrı bir zikirdir. Tevekkülü de böyle ulvi bir zikir olarak kabul etmek gerekir.

Müslüman, dünya hayatını daha rahat ve huzurlu geçirmek için sebeplere tam olarak teşebbüs eder, ama şunun da çok iyi farkındadır: Bu dünya zevk ve lezzet yeri değil, ancak imtihan meydanıdır ve âhiretin tarlasıdır. İmtihanda ve tarlada, sıkıntı vardır. Ferah, imtihan ötesi ve hasat sonrasıdır. Bunun için dünyanın musibet ve sıkıntılarına karşı psikolojik olarak bir ön hazırlığa sahiptir. O, herkesi misafir ve her şeyi geçici bilir. Hiçbir hadiseye olduğundan fazla kıymet vermez. Ve ömrünü huzur içinde geçirir.

Tevekkül ile tembellik görünüşte bir birine yakın durur. Tevekkül, sebeplere müracaat ettikten sonra neticeyi Allah’tan beklemektir. Tembellik ise, sebeplere müracaat etmeden neticeyi beklemek demektir. Yani buğday başağını elde etmenin yolu tarlayı sürmek, tohumlamak, sulamak,…, en sonunda da neticeyi Allah’tan bilmek ve beklemektir.

Gerçekten de tevekkül en büyük bir huzur vesilesidir. İnsanın önünde çok menziller var. Kabre girmeden önce çoğu zaman, hastalıklara, musibetlere, çaresizliklere, ihtiyarlığa da uğrar. Bütün bu safhalarda insan tevekkülsüz yaşayabilir mi? Bir hasta, muayene olma ve ilâç alma safhalarından sonra şifa bekleme dönemine girer. Doktoru da yanı başında onun iyileşmesini beklemektedir.

Bu ikili bekleyiş Allah’a tevekkülden başka bir şey değildir. Tevekkül, hastalığa olduğu gibi, ihtiyarlık mevsimi ile insanın yüzüne daha fazla vuran, ölüm habercisi soğuk rüzgârlara karşı da en sağlam zırhtır.

Mümin, her şeyin tedbir ve dizgininin Allah’ın kudret elinde olduğunu bildiği için, hiçbir şeyden endişe ve telaş etmez. Mümin bilir ki, Allah onun hakkında bir musibeti takdir etmiş ise bundan kurtuluş yoktur. Eğer Allah takdir etmemiş ise hiçbir güç ona zarar veremez. Bu tevekkül ve düşüncesi mü’mini rahatlatır ve cesur kılar.

Allah’a tahkiki bir şekilde iman ile tevekkül eden adam hiçbir şeyden korkmaz, hiçbir hâdise karşısında titremez. Cesaretin kaynağı hakiki iman olduğu gibi, korkaklığın kaynağı da imansızlık ve tevekkülsüzlüktür. Böyle kimseler dünyanın bütün yükünü bellerine yükler ve altında ezilirler.

Tevekkül imanın bir meyvesi olduğu için, iman ne kadar sağlam ve kuvvetli olursa, tevekkül de o nisbette kuvvetli olur.

Netice olarak; “Kadere iman eden kederden emin olur.”, tevekküle yaslanan ruhî hastalıklardan kurtulur, her iki cihanda da mesut ve bahtiyar olur.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

ali nur72

لَهُ الْمُلْكُ Yani, mülk umumen Onundur. Sen, hem Onun mülküsün, hem memlûküsün, hem mülkünde çalışıyorsun. Şu kelime, şöyle şifalı bir müjde veriyor ve diyor:

Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin. O yük ağırdır; kendi başına muhafaza edemezsin, belâlardan sakınıp levazımatını yerine getiremezsin.Öyle ise, beyhude ıztıraba düşüp azap çekme. Mülk başkasınındır. O Mâlik hem Kadîrdir, hem Rahîmdir. Kudretine istinad et; rahmetini ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul.

Hem der ki: Mânen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîmin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak; cefâsını değil, safâsını çek. O hem Hakîmdir, hem Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi “Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler” de, pencerelerden seyret, içlerine girme. Yirminci Mektup 1. Makam

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...