Üstad'ın fizik, kimya, biyoloji gibi ulum-u fenniyeye yaklaşımı ve lise ile üniversite talebelerine bakış açısı nasıldır?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kur’an’-ı Kerim ve onun manevî tefsiri olan Risale-i Nurların sahası fizik değil, metafiziktir. Bilim fizik ile din ise metafizik ile alakalıdır. Şu var ki, din kendi meselelerine delil getirmek için bilimin incelediği kâinat kitabından misaller takdim eder. Bu da her insanın kavrayacağı ve anlamakta zorlanmayacağı sathi ve tebei bir bakıştır. Yoksa ne Kur’an, ne onun tefsirleri olan kâinatı bir fen ilmi derinliğinde ve metodunda incelemez. Bu sebeple fen ilimlerinin malumatlarını ve inceliklerini dinden ve onun kaynaklarından istemek ve beklemek yanlış olur.

Üstad Hazretlerinin ifadesi ile "delil müddeadan hafi" olmamalıdır. Yani tevhidi ispat etmek için getirilen delil, tevhidden ziyade izaha muhtaç olmamalıdır. Delil açık, basit ve sade olursa, herkes istifade eder, ama kapalı ve ilmi olursa, sadece bilim insanları o delilden faydalanabilir. Ancak ekser avam insanlar ondan faydalanamaz. Burada mühim olan; delilin kendisi değil, delilin ispat ettiği netice ve insanların bunu anlamasıdır.

Risale-i Nurların üslubuna dikkatle bakıldığı zaman, herkesin anlayacağı basit ve zahir delilleri gösterir. İnce, anlaşılması zor delillere ise karine ile yani ipuçları ile işaret eder. Yani ekseriyeti oluşturan muhatap kitlenin zihni seviyesine, avama göre hitap ediyor; ehli ilme ise karine ile hitap ediyor.

İnsanların ekserisi avam olduğu için, gayeyi ispat için getirilen delillerin avamın anlayacağı basitlik ve sadelik içinde olması gerekir. Yoksa gaye zahir iken, gayeyi ispat etmek için getirilen deliller hafi ve karmaşık olursa, faydadan çok, zarar vermiş oluruz.

Üstad Hazretleri de aynı şekilde Kur’an’ın metodu olan delillerin, herkesin anlayacağı kadar zahir ve basit olması yolunu takip ediyor. Yani tevhide getirilen deliller zahir ve açık olmak zorundadır, ilmi olması gerekmez. Mesela kâinatta intizamın ispat edilmesi için ille de nötron ve protondan bahsetmek gerekmiyor. Güneşin her gün aynı şekilde doğması, yıldızların yerli yerinde olmaları, çiçeklerin o güzel yüzleri de intizama işaret ediyor.

İnsan ve bir çiçeğin bünyesinde çalışan zerrelerin hareket keyfiyetinden çok, onların hareketinden çıkan neticeler ve azim maslahatlar esastır. Yani o zerrenin her adımına sayısız fayda ve hikmetler takılmıştır. Şuursuz ve iradesiz bir zerrenin, bu sayısız fayda ve hikmetleri bilerek takip etmesi veya teşekkülüne mühendislik yapması mümkün ve kabil değildir; esas olan budur. Yoksa o zerrenin hareket keyfiyeti bilimin sahasıdır.

Üstad Hazretleri, ilk eğitimini sekiz yaşında iken Tağ Köyü’ndeki medresede ağabeyi Molla Abdullah’tan aldı. Beş yıl süren tahsil hayatı boyunca, birçok medresede kısa sürelerle bulunarak ders aldı. Bu süre zarfında Kur’an’ı hatmetti ve medrese eğitiminin temeli olan sarf ve nahiv kitaplarını İzhar’a kadar okudu.

Sonunda, Doğubeyazıt’ta bulunan Şeyh Mehmet Celali’nin medresesinde üç ay süren bir talim gördü. Burada, medrese eğitiminde yer alan kitapların yanında, pek çok başka kitabı da okudu. İcazetini alarak Doğubeyazıt’tan ayrılan Üstad Hazretleri, son derece hareketli geçen tahsil hayatında, çok genç yaşta iken klasik medrese eğitiminin sınırlarını aşan engin bir ilme sahip oldu. Bu tahsil sürecinde tarih, felsefe, coğrafya, matematik, kimya, jeoloji ve felsefe ile alakadar olduğuna dair kayıtlar da mevcuttur. Tahir Paşanın konağındaki zengin kütüphaneden Üstad Hazretleri çok istifade etmiştir.

"Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder."

Osmanlının son dönemlerinde, medreselerde sadece dini ilimler okutulup fen ilimlerine yeterince ihtimam gösterilmediği için, İslam âlemi Batı medeniyeti karşısında zayıf ve fakir kalmıştır. Teknolojik olarak onlarla rekabet edemeyecek bir zaafa düşülmüş ve en nihayetinde iş parçalanmaya kadar gitmiştir.

Yeni kurulan cumhuriyet rejimi de başka bir yanlışa düşerek, tevhid-i tedrisat kanunu ile eğitim kurumlarında sadece fen ilimlerini okutup din ilimlerini tecrit etmiştir. Bundan da hile, inkâr, sefahat, ahlaksızlık gibi birçok manevî hastalıklar türemiş ve insan-ı kâmil modeline ulaşılamamıştır.

Osmanlının son zamanlarında eğitimde fen ilimlerini ihmal etmesi nasıl büyük bir hata ve tefrit ise, yeni rejimin din ilimlerini dışlayıp sadece fen ilimlerine yönelmesi de aynı şekilde yanlıştır ve ifrat bir tutumdur.

Çare, din ilimleri ile fen ilimlerinin beraber okutulduğu bir eğitim sistemidir.

Avrupa, fen ve teknik sahada terakki etmesine rağmen, insanların huzur ve saadetlerini temin hususunda aynı başarıyı gösterememişlerdir. Zira yalnız aklın semeresi olan matematik, fizik, kimya ve tıp gibi fen ilimlerinde fazilet, kemalat, huzur ve saadet olamaz. Çünkü onlar aklın faaliyet sahasıdırlar. Marifet, fazilet ve kemalatın mahallî ise kalp, ruh ve vicdandır. Maneviyatta, ahlakta, hikmette ve irfanda tedenni eden Avrupa’da, bugün aile hayatı tefessüh etmekte, gençlik ateist olarak yetişmekte ve sefahat bataklığında çırpınmaktadır. Demek ki asıl terakki, kemalat, hakiki fazilet ve saadet, fen ilimleri ile dini ilimleri cem etmekle ve birlikte yürütmekle olur. Bir medeniyetin kemali, din ve fen ilimlerinin beraber yürütülmesine bağlıdır. Yaratılış gayesini anlamayan ve maneviyattan habersiz olan insanlar, fen ilimlerinin zirvesine çıktıkları halde, ne kendilerini ne de kâinatta tecelli eden ilahî tasarrufları okuyabildiler.

Sadece maddi terakkiye ehemmiyet verilip, iman, fazilet, uhuvvet ve ahlâk ihmal edilirse, insanlar birbirinin maddi ve manevi hukukuna tecavüz eder, cemiyetin nizam ve intizamı bozulur. Tarih bunun acı misalleri ile doludur.

Risale-i Nurların felsefesinde, fen ilimleri Allah’ın isimlerinin birer tecellisi ve tezahürleridir. Her bir fen ilmi Allah’ın bir isminin talim edildiği bir mektep gibidir.

Mesela tıp mektebinde Şafi ismi, hendese ilminde Allah’ın Mukaddir, Nazım ve Musavvir isimleri talim ve terbiye ediliyor, güzel sanatlar ilminde Müzeyyin, Cemal gibi isimleri tezahür ediyor vesaire.

Risale-i Nurlara göre iman gözlüğü ile ibadet ve tefekkür niyeti ile okunan her bir fen ibadettir. Üstad Hazretleri fen ilimlerinin bu hususiyetine şu ibareleri ile işaret ediyor:

"Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz."

"Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda harika ve hassas mizanlarla alınmış hayattar macunlar ve tiryaklar var; şüphesiz gayet maharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir.

Öyle de, küre-i arz eczahanesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mikyasıyla, küre-i arz eczahane-i kübrasının eczacısı olan Hakîm-i Zülcelâli, hatta kör gözlere de gösterir, tanıttırır."(On Birinci Şua (Meyve Risalesi), Altıncı Mesele)

Üstad Hazretleri lise ve üniversite talebelerine ve özellikle de gençlere çok değer verip, onların ıslahı ve imanı için hayatını feda etmiştir. Bütün baskı ve zulümlere rağmen milletin imanının selameti için kendini hiçe saymış, ömrü eza ve cefa içinde geçmiştir. Bütün bu eza ve cefaların temelinde gençliğin kurtulması ve imanla kabre girmesi yatıyor ki, bu da Üstad Hazretlerinin gençlere ve talebelere ne kadar değer verdiğini gösterir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Okunma sayısı : 9.160
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...