Block title
Block content

Zaman tarikat zamanı değil mi, hakikatten maksat nedir?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Tarikat, İslam'ın yaşanma tarzlarından biridir. Yani, İslam tarikatla da yaşanır, tarikatsız da... Bediüzzaman, günümüz şartlarında “ilim içinde hakikate bir yol bularak” yeni bir yol, yeni bir çığır açmıştır.

Kendisi doğrudan tarikatta olmamakla birlikte tarikatların zikirlerini okumuş, o yolların feyzinden istifade etmiştir. “Nur risalelerinin on iki tarikatın hülasası olduğunu” söyler.

Dolayısıyla, Bediüzzaman tarikatın içinde olmamakla birlikte -haşa- ona karşı da değildir. Yirmi Dokuzuncu Mektup'ta yer alan “Telvihat-ı Tis’a” isimli eseri tarikatı artılarıyla ve eksileriyle ele alan harika değerlendirmelerle doludur. Böyle bir esere, tarikat mensuplarının da ihtiyacı vardır.

Tarikatta olan biri, teslimiyetle İslam'ı yaşadığından şüphelerden uzak kalır, böylece imanını kurtarabilir. Sadece kuru malumatla İslam'ı yaşamaya çalışan biri ise, şüphelerden kolayca kurtulamadığından durumu tehlikede olabilir.

Bediüzzaman, Risalelerin tarikattan matlup olan neticeleri kazandırdığını söyler.(1) Çünkü Risaleler sadece akla değil, aynı zamanda ruh, kalp ve latifelere de hitap eder.

Buradaki "hakikat" tabirinden kastedilen mana; iman ve İslam meselelerinin açıklığa kavuşup, tahkiki bir surette kabul edilmesi anlamındadır.

"Hakikat" tabirinin diğer bir manası; tarikat berzahına girmeden İslam ve iman hakikatlerini doğrudan tahkiki bir surette inkişaf ettirilmesi mesleğidir. Zira tarikatın terbiye ve seyir metotları hem uzun, hem de meşakkatlidir. Bu zaman ve zemin böyle bir tarz ve metoda müsait değildir. Bu zaman insanının riyazet ve çile gibi ağır terbiye metotları ile uzun bir seyrüseferden sonra hakikatlere ulaşması çok zordur.

Üstad bu manaya şöyle işaret ediyor:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Tevfik-i İlâhî refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur'ân'dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın isâl edici bir yol buldum."

"Serîüsseyir olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki ihsan etmek rahmet-i hâkimenin şânındandır."
(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Kastamonu Lahikası, 52. Mektup.
(2) bk. Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risale.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

elcevaz13
Bu söz belirli bir devreye aittir ve bizim düşüncelerimizi aşan bir derinlik ifade eder. Bu hususta şu mülahazalar gözetilmiş olabilir: 1. Bediüzzamanın (ra) yetiştiği devrede medrese ve tekyeler kendi üzerlerine düşen görevi yapamıyorlardı ve yenilenmeleri lazımdı. Ama, ehl-i dünya ve ehl-i dalâlet ile uğraşıldığı bir dönemde medreselerle hesaplaşmaya gitmek katiyen doğru değildi. 2. O dönemde tarikatlar yakın takibe alınmıştı. Zaten nurlardan dolayı tarassut edilen bir insan, bir de tarikatçılık vehmiyle mi durumunu ağırlaştırsaydı? Kaptanın gemisindeki tayfayı koruması gibi Bediüzzaman da cemaatini koruma ve kollama durumundaydı. Yoksa, Efendimizin tavsiye etmiş olduğu zühd ve takvayı esas alan tarikatlara Bediüzzaman gibi engin ve ledûnnî birisinin karşı olması asla düşünülemez.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
ihsan sıddık

Gerek editörün gerekse elcevaz kardeşimizin bu suale verdikleri cevapları makuk bulmakla beraber,bu latif suale değişik bir şekilde cevap vererek,kardeşlerimize farklı pencerelerden baktırmak istiyorum.

Evvela bilinmesi lazımdır ki; Risale-i Nur,tarikatlardan çok çok farklı oLarak, ibadet yerinde, ilim içinde hakikata bir yol açmış; sülûk ve evrad yerinde, mantıkî bürhanlarla ilmî hüccetler içinde hakikat-ül hakaika yol açmış; ve ilm-i tasavvuf ve tarîkat yerinde, doğrudan doğruya İlm-i Kelâm içinde ve İlm-i Akide ve Usûl-üd Din içinde bir velayet-i kübra yolunu açmış ki; bu asrın hakikat ve tarîkat cereyanlarına galebe çalan felsefî dalaletlere galebe ediyor, meydandadır.Saniyen:Üstadımız 5.mektupta diyor ki:Eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylânî (R.A.) ve Şâh-ı Nakşibend (R.A.) ve İmâm-ı Rabbânî (R.A.) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i îmaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünki saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennet'e gidemez, fakat tasavvufsuz Cennet'e giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır. Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i îmaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenâb-ı Hakk'ın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa; o yola karşı lâkayd kalmak, elbette kâr-ı akıl değil... İşte otuzüç aded Sözler, böyle Kur'anî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar. Mâdem hakikat budur; esrar-ı Kur'aniyeye ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasib bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi' bir nur ve dalalet vadilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım.

Bilirsiniz ki: Eğer dalalet cehaletten gelse izalesi kolaydır. Fakat dalalet, fenden ve ilimden gelse, izalesi müşkildir. Eski zamanda ikinci kısım, binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşad ile yola gelebilirdi. Çünki öyleler kendilerini beğeniyorlar; hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenab-ı Hak şu zamanda, i'caz-ı Kur'anın manevî lemaâtından olan malûm Sözler'i, şu dalalet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım. Hem "Risale-i Nur'un mesleği tarîkat değil, hakikattır; sahabe mesleğinin bir cilvesidir. Bu zaman, tarîkat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır." Risale-i Nur, bu hizmeti lillahilhamd en müşkil ve ağır zamanlarda yapmış ve yapıyor. Risale-i Nur dairesi, Hazret-i Ali ve Hasan ve Hüseyn'in (R.A.) ve Gavs-ı Azam'ın (K.S.) -ihbarat-ı gaybiyeleriyle- şakirdlerinin bu zamanda bir dairesidir.Salisen:RİSALE-İ NUR, manevî hakikatları ve iman ilmini Avrupanın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken isbat eder. RİSALE-İ NUR, hal ve istikbalin, ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. RİSALE-İ NUR'da başka eserlerden nakil yokdur, KUR'AN'ın mu'cize-i mâneviyesidir. RİSALE-İ NUR, yüz mânevi keşfiyatı havî ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşafdır. RİSALE-İ NUR, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, Âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. RİSALE-İ NUR, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne Maruz heyet-i islamiyeye en nâfi bir nur ve dalâlet vadilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüzbinlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.

Rabian: İmam-ı Rabbani(r.a)32.mektubunda der ki:Tasavvuf yolculugunda, her makâmin, ayri bilgileri, ma'rifetleri, hâlleri vardir. Her makâm için ayri vazîfe, zikr ve teveccüh lâzimdir. Ba'zi makâmda zikr, baska makâmda Kur'ân-i kerîm okumak, nemâz kilmak, ba'zisinda cezbe, ba'zisinda sülûk, ba'zisinda ise bu ni'metin her ikisi vardir. Öyle makâmlar da vardir ki, cezbe ve sülûk oraya yanasamaz. Bu son makâmlar çok yüksek, pek kiymetlidir. Peygamberimizin ?sallallahü aleyhi ve sellem" eshâb-i kirâminin ?aleyhimürridvân" hepsi, bu makâmlara kavusmus, bu büyük ni'met ile sereflenmisdir. Bu makâmlarin sâhibleri, baska makâmlarin sâhiblerine benzemez. Baska makâmlarin sâhibleri ise, birbirlerine az çok benzer. Bu makâm, Eshâb-i kirâmdan sonra, hazret-i Mehdîde görünecekdir. Tesavvuf büyüklerinden pek az kimse, bu makâmdan haber vermisdir. Bu makâmin ilmlerinden, ma'rifetlerinden söyliyen ise, yok gibidir. Bu makâm, Allahü teâlânin, öyle büyük bir ni'metidir ki, diledigi, seçdigi bahtiyârlara nasîb olur. Eshâb-i kirâm aleyhimürridvân" bu pek yüksek mertebeye, dahâ ilk sohbetde ayak basardi ve zemânla bu mertebelerde yükselirlerdi. Sonra gelen Evliyâdan birini, bu ni'met ile sereflendirmek ve Eshâb-i kirâmin terbiyesi ile yetisdirmek isterlerse, cezbe ve sülûk mertebelerini geçirip ve bunlarin ilm ve ma'rifetlerini atlatdikdan sonra, bu devlete erisdirirler.Hamisen:Üçüncü Sual: Tarîkatlar, hakikatların yollarıdır. Tarîkatların içerisinde en meşhur ve en yüksek ve cadde-i kübrâ iddia olunan tarîk-ı Nakşbendî hakkında, o tarîkatın kahramanlarından ve imamlarından bâzıları esâsını böyle târif etmişler.

Demişler ki: 'Der tariki nakşi bendi, lazım amed çarı terk, terki dünya, terki ukba, terki hesti, terki terk.  Yâni, tarîk-ı Nakşîde dört şeyi bırakmak lâzım. Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksud-u hakikî yapmamak; hem vücudunu unutmak, hem ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. Demek hakikî mârifetullah ve Kemâlât-ı insâniye terk-i mâsiva ile olur? Elcevab: Eğer insan yalnız bir kalbden ibaret olsaydı; bütün mâsivayı terk, hattâ Esmâ ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenâb-ı Hakk'ın zâtına rabt-ı kalb etmek lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, ruh, sır, nefis gibi pek çok vazifedâr letâifi ve hâssaları vardır. İnsan-ı kâmil odur ki: Bütün o letâifi; kendilerine mahsus ayrı ayrı tarîk-ı ubûdiyette, hakikat canibine sevketmek ile sahabe gibi geniş bir dairede, zengin bir Sûrette.. kalb bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramânâne maksada yürüsün. Yoksa kalb, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medâr-ı iftihar değil, belki netice-i ıztırardır.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
tunayber

EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. Kısmında Bediüzzaman Said Nursînin talebeleriyle 1950li yıllarda yaptığı yazışmaları içeren ikinci cildinde, nedense pek dikkatleri çekmemiş bir mektup vardır. Mahkeme-i kübraya şekva ve müdafaatın bir haşiyesi olan parçanın hülasasıdır başlıklı bahisten sonra gelen bu mektupta, Bediüzzaman, daha önceki bir dizi mektubunda dile getirdiği bir söze şerh koyar. Bu söz, Risale-i Nur ve tarikat deyince akıllara gelen ilk söz olarak, Bu zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır sözüdür. Bu söze getirilen şerh, şu şekildedir: ... Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatını düşünüp Tarikat zamanı değil, bidalar mani oluyor dedim. Fakat şimdi, sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün on iki büyük tarikatın hülâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarikat ehli kendi tarikatı dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi. Hem ehl-i tarikatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlup olamıyor,Onun için onlar tam sarsılmaz, hakikî Nurcu olabilirler.... İlgili mektupta, bu cümlelerin önünde ve sonunda yer alan ve buraya aktarmadığımız cümleler de dikkat gerektiren unsurlar barındırır; ama aldığımız bu kısım, Bediüzzamanın ehl-i tarikat ile Risale-i Nur müntesipleri arasında bir soğukluk sebebi olagelmiş o sözündeki kasdı, o sözü söylediği zaman ve zemin dahilinde, yeterince açıklar durumdadır. Bu sözden anlaşıldığı üzere, bir vakit Bediüzzamanın tarikat zamanı değil demesine sebebiyet veren iki unsurdan ilki yalnız iman hakikatini düşünmesi, ikincisi ise bidalardır. Ki, Sünnet-i Seniyye Risalesinde, yani Onbirinci Sözde Bediüzzamanın bida tabirine getirdiği açıklamayı hatırlarsak; ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar, bidattır. İşte, Bediüzzamanın Zaman tarikat zamanı değil sözünü söylediği zaman, ahkâm-ı ubudiyetin en birincisi olarak tevhid ve risalete, dolayısıyla bir bütün olarak iman esaslarına; ve hepsi de kökünü iman esaslarında bulan ve ondan beslenen İslâmî esas ve ölçülere topyekün bir hücumun sözkonusu olduğu bir zamandır. Bu zamanın en etkili kişisince söylenen Biz ilhamımızı gökten ve gaipten almıyoruz gibi, Filhakika insan tabiatın mahlukudur. Natür insanları türetti, onları kendine taptırdı gibi sözler; bu sözler ekseninde oluşturulmuş devlet ve özellikle de eğitim politikaları; ve bu çizgide, ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar&ın bu çizgide dayatılmak istenmesi; bu dayatma dahilinde, bırakın başka şeyleri, Kurân harflerine dahi tahammül edilmemesi... o sözün söylendiği dönemin keyfiyetini açıklamak için yeterlidir. Böylesi bir zamanda, imanlar elden giderken, seyr-i sülûk içinde şahsî terakkî ve kemalat için çalışmak, Bediüzzamana zaid görünmüştür. Böyle bir zamanda, yapılması gereken, şahsî terakkiyatından feragat edip, umumun imanının selâmetine çalışmaktır. Nitekim, ilgili sözüyle, Bediüzzaman, bütün himmetin buna sarfedilmesi gereğine dikkat çekmektedir. İşte böyle bir zamanda böyle bir keyfiyetle söylenen Zaman tarikat zamanı değildir sözünün hikmetini ve zeminini anlama noktasında dikkat etmemiz gereken ikinci bir husus, sözkonusu zamanda bu icraatları yürüten yönetim mekanizmasının en etkili üç isminden birinin, şahsen bir tarikata mensubiyeti olan bir kişi olmasıdır. Bediüzzamanın her üç lâhikasından bu vesileyle taradığım mektuplardan anladığım kadarıyla, mareşal ünvanı taşıyan bu kişinin şahsen tasavvuf mesleğine intisabı olmakla birlikte böylesi bir icraatın seyircisi bile değilicracısı olması; dahası başka bazı tasavvufî kümelenmelerin de bu icraata müdahil ve seyirci bir konumda bulunması, Bediüzzamanın ilgili sözü söylemesinde son derece müessirdir. Bediüzzaman, tasavvufun bâtınî yorumlara müsait tarafının ve ehl-i tasavvufun ,müsamaha ve itat gibicemalî vasıflarla mücehhez oluşunun hakim güçlerce suistimal edileceği; bidaların bu yoldan ehl-i İslâm içine gireceği endişesi taşımaktadır. Mektuplarında geçen, yirmi beş seneden beri ehl-i ilmi, ehl-i tarikatı ezen; ya kendilerine dalkavukluğa mecbur eden eski partinin müfrit ve mason ve komünist kısmı...gibi, seyr-i sülûk-ü kalbî ile tarikat mesleğinde bu bidalar zamanında çok müşkilât bulunduğundan... gibi ifadeler bu açıdan dikkat çekicidir. Nitekim, en başta zikrettiğimiz mektubunda da Bediüzzaman, vaktiyle niye öyle dediğini Tarikat zamanı değil, bidalar mani oluyor ifadesiyle dile getirmektedir. Yazımızın en başında dile getirdiğimiz bu mektup, diğer taraftan, şartlarını bir parça dile getirdiğimiz sözkonusu zeminde söylenmiş bu sözü yumuşatır bir mahiyettedir. Zira, bir kere, bu sözün söylendiği 1950li yıllar, tesadüf, şirk ve tabiatın âlem-i İslâmdan nefiy ve ihracına Risale-i Nurca verilen kararın infaz edildiği yıllardır. Yani, bundan böyle, getirilen küfrî yorumlar ve üflenen şüpheler mümin akıllarda bir cevap, mümin kalblerde bir mukavemet bulacak; iç dünyalara hakim olamayacaktır. İkincisi, bidalar galebe edememiş; Kânn ve sünnetin esaslarına karşı ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar kendilerine bir zemin, bir menfez bulamamıştır. Üçüncüsü, bu zaman zarfında, ehl-i tarikatın kâhir ekseriyeti, bidalara mağlup olmamıştır. Yaşanan tecrübe, Bediüzzamana, Ehl-i tarikatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlup olamıyor dedirten bir tecrübedir. Buna binaen, Bediüzzaman, ilgili sözüne şerh düşerek, bu sözü belli bir zamanda belli şartlar dahilinde söylediğini dile getirmektedir. Bu sözle, ehl-i tarikat ve tasavvufa karşı bir husumet, bir düşmanlık ve rekabet kasdı olmadığını açıkça gösteren kelimelerle... Onun bu mektubunda kullandığı sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün on iki büyük tarikatın hülâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi ifadesi son derece manidardır. Bu ifade, bidalara müsait ve müsaadekâr olmayan; bilakis sünnet-i Peygamberi dairesinde yer alan anaakım tasavvuf çizgisine Bediüzzamanın kalbinin ve ruhunun sonuna kadar açık olduğunun nişanesidir. Onun bu ifadenin devamında, Risâle-i Nuru sünnet-i seniyye dairesi içindeki bütün on iki büyük tarikatın hülâsası olarak tarif etmesi ise, Risale mesleği ile tasavvuf mesleğinin özü itibarıyla yoldaşve kardeş olduğunu ima ve ihsas etmektedir. Rakipler ve hasımlar değil; yoldaşlar ve kardeşler... Sözün kısası, Risale-i Nur ve tasavvuf, Bediüzzamanın düştüğü şerhin açıkça gösterdiği üzere, iki hasım ve iki rakip değildir; aynı yolun, komşu iki şerididir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
tunayber
BİRİNCİ TELVİH Sual: Tarikat nedir? Elcevap: Tarikatin gaye-i maksadı, marifet ve inkişaf-ı hakaik-i imaniye olarak, Mirac-ı Ahmedînin (a.s.m.) gölgesinde ve sâyesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk-i ruhanî neticesinde, zevkî, hâlî ve bir derece şuhudî hakaik-i imaniye ve Kur'âniyeye mazhariyet; "tarikat," "tasavvuf" namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemâl-i beşerîdir. Ve kalbi işlettirmek için en büyük vasıta, velâyet merâtibinde zikr-i İlâhî ile tarikat yolunda hakaik-i imaniyeye teveccüh etmektir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
tunayber
DOKUZUNCU TELVİH Tarikatin pek çok semerâtından ve faydalarından yalnız burada dokuz adedini icmâlen beyan edeceğiz. BİRİNCİSİ: İstikametli tarikat vasıtasıyla, saadet-i ebediyedeki ebedî hazinelerin anahtarları ve menşeleri ve madenleri olan hakaik-i imaniyenin inkişafı ve vuzuhu ve aynelyakin derecesinde zuhurlarıdır.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
tunayber
Velâyet bir hüccet-i risalettir; tarikat bir burhan-ı şeriattır. (tarikat seriatin hak oldugunu ispat eden delildir.) ÜÇÜNCÜ TELVİH
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
tunayber
DÖRDÜNCÜSÜ: İmandaki marifetullah ve o marifetteki muhabbetullahın zevkini, sâfi tarikat vasıtasıyla anlamak; ve o anlamakla dünyanın vahşet-i mutlakasından ve insanın kâinattaki gurbet-i mutlakasından kurtulmaktır. Çok Sözlerde ispat etmişiz ki, saadet-i dâreyn ve elemsiz lezzet ve vahşetsiz ünsiyet ve hakikî zevk ve ciddî saadet, iman ve İslâmiyetin hakikatindedir. DOKUZUNCU TELVİH İmandaki marifetullah ve o marifetteki muhabbetullahın zevkini, sâfi tarikat vasıtasıyla anlamak; Imandaki Allah’i tanimak, bilmek, her iste Allah’in rizasina göre hareket etmek (İmandaki marifetullah) ve o Allah’i bilmekteki Allah sevgisinin, muhabbetinin (muhabbetullahın) zevkini, saf, halis tarikat vasitasiyla anlamak, saadet-i dâreyn ve elemsiz lezzet ve vahşetsiz ünsiyet ve hakikî zevk ve ciddî saadet, iman ve İslâmiyetin hakikatindedir; Dünya ve ahiret mutlulugu (saadet-i dâreyn) ve kedersiz lezzet, korkusuz dostluk, hakikî zevk ve gercek mutluluk iman ve İslâmiyetin hakikatindedir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
tunayber
Üçüncü nokta: Cismanî ihtiyaçlar vakitlerin ihtilâflarıyla tebeddül eder, noksan ve fazlalaşır. Meselâ, havaya olan ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harareti zamanlarında olur. Gıdaya olan hâcet, her günde olur. Ziyaya olan ihtiyaç, alelekser haftada bir defa lâzımdır. Ve hâkezâ... Kezalik mânevî ihtiyaçlar da vakitleri muhtelif ve mütefavittir. Her anda Allah kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit Besmeleye, her saatte Lâ ilâhe illallâh'a ihtiyaç vardır. Mesnevî-i Nuriye - Onuncu Risale
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
tunayber
BEŞİNCİSİ: Tekâlif-i şer'iyedeki hakaik-i lâtifeyi, tarikatten ve zikr-i İlâhîden gelen bir intibah-ı kalbî vasıtasıyla hissetmek, takdir etmek-o vakit taate, suhre gibi değil, belki iştiyakla itaat edip ubudiyeti ifa eder. DOKUZUNCU TELVİH
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
tunayber
Tarikat, yani Sünnet-i Seniyye dairesinde tarikatin hasenâtı seyyiâtına kat'iyen müreccah olduğuna delil, ehl-i tarikat, ehl-i dalâletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Âdi bir samimî ehl-i tarikat, sûrî, zâhirî bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır. ÜÇÜNCÜ TELVİH
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
tunayber
Tarikatte hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zat da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir. ÜÇÜNCÜ TELVİH
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
eğirdir
Yani bu zamanda imanlar zaafa uğradığı için onun takviyesine ihtiyaç vardır.Çünkü imandaki zafiyet ebedi helakete sürükler.zaman ahirzamandır.Ortalık yangın yeridir.böyle bir zamanda kişinin cennetini genişletecek tarikata değil,cehennemden kurtaracak imanın muhafazasına ihtiyaç vardır.İnsanın canı tehlikede,kurşun yağmuru altında iken baklava yemek düşünür mü.Önce gelen kurşunlardan sakınmak lazımdır.Üstad tarikat kötüdür demiyor.Zaman,tarikat zamanı değil diyor.Kışın tişört giyilmez.Tişörtün zamanı değildir.Yoksa tişört kötü değildir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
tunayber
Velâyet bir hüccet-i risalettir; tarikat bir burhan-ı şeriattır. (tarikat seriatin hak oldugunu ispat eden delildir.) ÜÇÜNCÜ TELVİH ''Şeriat, tarikat yoldur varana Hakikat meyvası andan içeri'' Yunus EMRE
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
hafi
selamün aleyküm kardeşim nekadar doğru sölediniz kışın tişört giyilmez. said nursi hz.leri zamanında kış idi talebelerini kışın ayazından korumak için,zaman tarikat zamanı değil demiş, şu an 10 yıldır bahardayız tişört giyme zamanı yani zaman tarikat zamanı geldi kendimize yaşayan canlı bir şeyh bulmamız gerekir.selamün aleyküm.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
mev_hil
canlı şeyhden kasıt nedir kardeş?RİSALE-İ NUR gibi bir şeyhimiz var zaten.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
zahidekaya
emirdağ lahikası 2. cilt. bu cümlelerin evveli ve ahiri de manidar konuya ufak bir ışık tutmaktadır“... Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatını düşünüp ‘Tarikat zamanı değil bid’alar mani oluyor’ dedim. Fakat şimdi sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün on iki büyük tarikatın hülâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine her tarikat ehli kendi tarikatı dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi. Hem ehl-i tarikatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlup olamıyor...”
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...