Abdülhamid'in istibdat dönemi topuz sınıfına dâhil mi? Topuzla, münafıklık gösteren kişiler, şeriat geldiğinde aynı münafıklığı sergileyemezler mi?
- İmtihan hadisesinde kişilerin iradesi serbest bırakılsa daha iyi olmaz mı?
Değerli Kardeşimiz;
Üstad'ın topuz ile kastettiği mana siyasettir. Üstad bu zamanın şartlarında, siyaset ile dine hizmet etmek imkânsız bir hâl aldığı için, siyasete hiçbir zaman girmemiştir. Siyaset ile hareket edildiği zaman İslam ve iman hizmeti içine bir şüphe ve bulanıklık girer. Muhalif taraf dini siyasete alet ediyor diyerek, safi Kur’an hizmetine şüphe ile bakar. Bu da ekseriyeti teşkil eden avam içinde bulanıklığa sebebiyet verir. Avam der; “Acaba elindeki nur ile beni cezbedip, topuz ile yani siyaset ile bana zarar mı verecek veya menfaat mı temin edecek?” Bu yüzden, Üstad siyaseti terk ile sadece nuru göstermiş, din hizmetine zarar gelmemek için siyasetten şiddetle kaçınmış.
Münafıklık meselesi ise; hiçbir zaman ve devirde münafıklar sıfıra inmemiştir ama; en aza düşürülmüştür. Sistem kimin elinde ve iktidar kimde ise, bir takım menfaatperest ve bozuk tabiatlı insanlar şekilden şekle girmişlerdir. Bu tip insanlar her dönemde olagelmiştir. Bu tipler Peygamber Efendimiz (asm)'in döneminde bile bu bulunmuştur. Burada kastedilen mana, ekseriyeti teşkil eden avam insanları İslamî bir terbiye ile eğitmeden, tepeden inme, güç ve kuvvet ile şekillendirmeye çalışmak, ancak onları münafıklığa itmeye bir sebep teşkil eder.
Onun için Peygamber Efendimiz (asm), önce insanların kalp ve gönüllerini fethetti, sonra içtimai, siyasi ve askerî sahada kuvvet teşkil etti. Önce güç ve kuvvetle hareket etse idi, çoklarını tehlikeye atmış olurdu. Faraza galip olsa, insanların çoğu terbiye olmadıklarından münafık durumuna düşerlerdi. Günümüzde bazı İslam ülkelerinin devrim ile iktidarı alıp insanları kabullenmekte zorlandığı bir rejim ile idare etmeye çalışması ve bunda da başarılı olamaması bu fikrimizi teyit ediyor. Bu yüzden, önce avam insanları eğitip terbiye etmek, sonra belli bir kıvama gelince, siyasi hâkimiyet kurmak tarzı ile hareket etmek lazımdır. O zaman her şey yerli yerine oturur. Zaten siyasi güç olmak veya olmamak bizim vazifemiz değildir, Allah’ın vazifesidir. Bizim vazifemiz dinin hakikatlerini muhtaç gönüllere ulaştırmaktır. Asıl maksadımız dünyevî iktidar ve siyasi hâkimiyet kurmak değil, imanımızı muhafaza etmek, taklitten tahkike çıkarmak, kabre iman ile girip saadet-i ebedîyeyi kazanmaktır.
Bu değerlendirmeler, Kur’an’a ve imana hizmeti esas gaye edinen cemaatler için geçerlidir. Yoksa sadece siyaset ile ortaya çıkıp dini alet etmeyen müspet insanlar elbette daima siyaset içerisinde olmalı ve dine o yoldan hizmet etmelidirler.
Üstad Hazretleri Abdülhamit dönemini, zayıf istibdat olarak değerlendiriyor. Asıl istibdat döneminin ise; cumhuriyet rejiminin kurulması ile başlayan, millî şefler dönemi olarak gösteriyor. Abdülhamid dönemini o zamanın zor şartları içinde değerlendirirsek, onun bazı hatalarına ve istibdatlara müsamaha ile bakılabilir.
Şeriatın hâkim olduğu dönemlerde, Asr-ı saadet de dâhil; o tip münafıklar olmuştur. Şeriat kalbe değil, ele bakar; yani zahir esastır. Adam dili ile “Ben Müslümanım” derse, hukuk ona itibar eder ve ona Müslüman gibi muamele edilir. Ama ahirette kâfirler sınıfındandır.
İslam hukukunda "Müslümanım" diyene, İslam’ın kaide ve düsturları tatbik edilir. Bu mükellefiyetleri kendi yapmaz ise, siyasi irade tarafından cebren tatbik edilir. Hak mezhepler bunu tafsilatlı bir şekilde fıkıh kaynaklarında izah etmişlerdir. Burada serbest bırakılan din hürriyetidir. Yani İslam, hiç kimseyi zorla imana ve dine sokmaz. İnanmak ve inkâr etmek noktasında İslam insanı serbest bırakmıştır. Ama iman ile İslam’a girdikten sonra mükellefiyetlerini kabul ettiği için, tatbik etmek zorundadır. Burada insan muhayyer değildir.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayı kabul eden biri, onun kanunlarına da uymak mecburiyetindedir. Şayet uymaz ise cezaya çaptırılır. Ama herhangi birini kimse vatandaş olmaya zorlayamaz. Aynen bunun gibi, İslam da kimseyi dine girmeye zorlamaz, ama kendi isteği ile girenlere kaidelerini ve hükümlerini tatbik ettirir.
Bu durum bütün beşerî sistemlerde de aynıdır. Herhangi bir ülkeye yerleşen kişi, oranın kanunlarına uymak zorundadır. İster vatandaşlığı kabul eder, isterse etmez. İslam, insanın sadece dünya saadetini düşünmez, ahiret hayatının saadetini de temin edecek uygulamaları tatbik eder. İslam, toplumu maddî ve manevî arızalara karşı muhafaza etmek için birtakım tedbirler alır.
Suçlar ve günahlar bulaşıcı bir hastalık gibidir, tedbir alınmaz ise toplumun bünyesini kemirerek bitirir. Onun için İslam, bu gibi hastalıklara karşı hem önleyici hem de sert tedbirler alır ki hem dünyevi hem de uhrevi saadete kavuşulsun. Beşerî sistemlerdeki gibi, suçu ve günahları teşvik etsin, sonra da suç vuku bulunca, basit birtakım cezalar ile geçiştirsin, bu tarz İslam’da yoktur. İslam bir şeyi menediyorsa, menettiği şeye götürecek vasıtalara ve sebeplere de tedbirler alıyor, onları da menediyor. Ta ki neticeye ulaşmak zor olsun...
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar