"Akıl ve nakil teâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir." izahı nasıldır? Bunun mukaddemenin başında zikredilmesi birinci mukaddemede özellikle bizi nereye yönlendiriyor?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Gerçek manada selim bir akılla sahih bir nass birbirine ters düşmez. Ama bazı ayet ve hadislerin müteşabih oldukları malumdur. Bunların selim akıl sahibi âlimlerce tevili gerekir. Sözgelimi, bazı ayetler Rahmanın arşa istivasını ifade eder.

Bunu zahirine göre anlamak beraberinde bir takım yanlışları getirebildiğinden "Bununla Allahın âlemdeki tasarrufu anlatılmaktadır. Nasıl ki bir padişah tahtına oturur, ülkeyi idare eder, öyle de Allah dahi arştan âlemi idare eder" denilir.

“Akıl ve nakil tearuz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.”

Nakil denilince, ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler anlaşılır. Tearuz; “karşılıklı muaraza etmek, birbirine ters düşmek, çelişmek” demektir.

Akıl, Allah’ın bir mahlûkudur, her mahluk gibi o da sınırlıdır, acizdir. Bu aciz ve sınırlı mahlûkun, bütün İlahi hükümlerde hakem kabul edilmesi, insanı sapık anlayışlara, yanlış görüşlere, bâtıl felsefelere götürür.

Gerçeği böylece tespit ettikten sonra, bu kaidenin nerede ve nasıl kullanılabileceğine bakmağa çalışalım: Akılla naklin tearuz etmesi halinde, nakli tevile yetkili olan akıl, söz konusu meselede mütehassıs olan, sözü ve reyi geçerli bir akıldır. İşte "Fakat o akıl, akıl olsa gerektir." hükmü buna bakar.

Konu âyet ise, tevile yetkili şahıs, sahasında söz sahibi bir tefsir âlimidir.

Âyet fıkhî bir hüküm ihtiva ediyorsa, söz hakkı, fıkıh âlimlerine, müçtehitlere ait olur. Bahse konu olan bir hadis-i şerif ise, bu defa vazife, hadis ilminin mütehassıslarına düşer. Yoksa, ilimden nasipsiz, sadece kendi hevesini ve nefsini ölçü tutan insanların aklı, bu konuda söz hakkına sahip olamaz.

Naklin birinci şubesi olan âyet-i kerimelerden bir misâl verelim.

Fetih Suresinin onuncu âyetinde, “Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir” buyrulur.

Akıl, bütün madde ve mânâ âlemlerinin yaratıcısı olan Allah’ın, el sahibi olmaktan münezzeh olduğuna hükmeder. Nakilde ise elden söz edilmektedir. İşte burada akıl ile nakil tearuz etmişlerdir. Bu durumda, akıl esas alınarak naklin tevili cihetine gidilecektir. Tefsir âlimleri bu gibi müteşabih âyetlerin tevili konusunda iki guruba ayrılmışlardır. Mütekaddimîn denilen önceki müfessirler (Selef), bu gibi âyetleri tevil etmemiş, “Bununla ne murat edildiğini en iyi bilen Allah’tır.” diyerek susmayı tercih etmişlerdir.

Müteahhirîn üleması ise (Halef), soruda geçen kaideden hareketle, bu gibi âyetlerin tevili yoluna gitmişler ve “el” den maksadın “kudret” olduğunu ifade etmişlerdir. Bu bir tevildir ve bu tevili yapmaya da tefsir âlimleri yetkilidir.

Bir başka misâl: “Onun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kuşatmıştır.” (Bakara , 255)

Cenâb-ı Hakk hakında maddî bir kürsi ve taht düşünülemeyeceği için bu âyette geçen “kürsi” kelimesi, “Allah’ın saltanat ve kudreti”, “İlâhî azamet ve kibriyanın bir tasviri” olarak tevil edilmiştir. Şunu da ifade etmek isteriz: Aklın bu gibi meselelerde bir tevilde bulunması onun için ayrı bir şeref, ayrı bir ibadettir.

Cenâb-ı Hakk dileseydi bütün hükümleri tevile gerek kalmayacak şekilde vaz’ ederdi ve akla fazla bir iş düşmezdi. İlâhî hikmet ve rahmet akla da bir şeref hissesi ayırmış ve az sayıdaki bir kısım âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde insan aklını tevil etmeye ve içtihat yapmaya sevk etmiştir.

İslâm âlimleri meseleyi böyle değerlendirmişlerdir. Yoksa, söz konusu kaideyi, kişinin aklına uygun düşmeyen dinî hükümlerin değiştirilmesine yahut reddedilmesine açık kabul etmek, elbette, doğru değildir. Akıl yegâne esas ve yanılmaz ölçü kabul edildiğinde, hakikat farklı renklere bürünür, değişik şekillere girer. Ve sonunda, ortada hakikat diye bir şey kalmaz.

Akıl, Allah’ın bir mahlûkudur. Bu aciz ve sınırlı mahlûkun, bütün İlahi hükümlerde hakem kabul edilmesi, insanı sapık anlayışlara, yanlış görüşlere, bâtıl felsefelere götürür. Nakil, yani âyet ve hadisler bu semavat ülkesinin boş olmadığını, birbirinden farklı cinslere ayrılmış sonsuz meleklerle dolu olduğunu ders verir. Akıl bunu idrak edemediğinde, akılla nakil tearuz etmiş olur. Bu durumda, aklı esas kabul edip melekleri tevile kalkmak ve bir iman rüknü üzerinde ileri geri konuşmak insanı küfür ve dalâlete götürebilir.

Sorunun ikinci kısmına gelince;

"Takarrur etmiş usuldendir: Akıl ve nakil teâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir."

Bu prensip bütün Muhakematı ilgilendiren genel bir prensiptir. Yani bu prensip Muhakematta işlenecek olan konulara nasıl yaklaşılacağına işaret ediyor.

"Takarrur etmiş usuldendir.” İfadesi bu bakış açısının Ehlisünnetin mühim bir prensibi olduğuna işaret ediyor ki Ehlisünnet dairesinde aklı içtihat makamına çıkan bir müçtehidin müteşabih ayet ve hadislere olan bakışını tanzim ediyor. Akl-ı selim bir müçtehit müteşabih ayet ve hadisleri tevil ve tabir edebilir. Üstad Hazretleri bu metodu Risale-i Nurda yapmıştır.

Bu cümlede ifade edilen akıl ya insanlığın ortak aklını temsil eden fen ilimleridir ya da Ümmet alimlerinin kollektif aklının yansıması olan ve istikameti temsil eden icmadır. Şayet ayet ve hadislerin zahirinde ya da mütaşabih üslubunda doğruluğu sabit olmuş fen veya ümmetin ortak aklı olan icma ile uyuşmayan bir husus ortaya çıkarsa, o zaman ayet ve hadisler fen ve icmaya göre yorumlanır.

Lakin yorumlayacak aklın içtihat derecesine çıkmış bir akıl olması gerekir. Yani İmam-ı Azam İmam-ı Şafi İmam-ı Gazali Said Nursi gibi akıllar olmak gerekir. Yoksa her önüne gelen içtihada ve izaha heveslenerek tevile kalkışamaz. Muhakematta bunun örnekleri çoktur, sevr ve hud hadisinde olduğu gibi...

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...