"Ey semaları yoktan yaratan, ey karanlıkları meydana getiren, ey için için üzülenlere acıyan..." Cenab-ı Hakk'ın acıması, üzülmesi mümkün müdür?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Şuunat-ı İlahiye: Şuunat, şe’nin çoğulu olup mânâ olarak “hâl, tavır, kabiliyet” demektir. Hâlık (yaratıcı) Allah’ın bir ismidir. Hâlıkıyet ise şe’nidir. Yâni, yaratıcı olmak Allah’ın şânındandır. Allah hâlıkıyetini icra etmek diledi mi ilim ve kudret gibi sıfatları ile halk (yaratma) fiili icra ediliyor. Böylece yaratılan o mahlûkta Hâlık ismi tecelli ediyor.

Rab da Cenâb-ı Hakk’ın bir başka ismi. Rab, yâni terbiye edici. Rububiyet (terbiye edici olmak) ise Allah’ın bir şe’nidir.

Bütün İlâhî isimler böylece düşünüldüğünde her birinin şuunât-ı ilâhiyyeden bir şe’n’e dayandığı anlaşılır.

Sevmek, lezzet almak, hoşlanmak insan için birer şe’ndir. Allah da mahlûkatını sever ama bizim bir eserimizi sevmemiz gibi değil. İşte bu İlâhî muhabbeti, mahlûkatın sevgilerinden ayırmak için “mukaddes” kelimesi kullanılır. Allah da kulunun ibadetinden memnun olur; ama, bu memnuniyet bir padişahın kendisine itaat eden bir askerinden memnuniyeti cinsinden değildir. İşte bunu zihinlere yerleştirmek için “memnuniyet-i mukaddese” tabiri kullanılıyor. Bunlar da şuunat-ı İlahiyedendirler. Allah’ın bütün mahlûkatının ihtiyaçlarını görmekte bir lezzet-i mukaddesesi vardır. Ama bu lezzet, bizim bir fakiri giydirmekten yahut doyurmaktan aldığımız lezzet gibi değildir.

“Her bir faaliyette bir lezzet nev’i vardır” hakikatından hareket ederek kâinata nazar ettiğimizde, Cenâb-ı Hakk’ın herbir fiilini icra etmekte, herbir ismini tecelli ettirmekte bir lezzet-i mukaddesesi olduğu aklımıza görünür. Bu lezzetin keyfiyetini ise akıl idrak edemez. Zira akıl ancak mahlûkat sahasında düşünebilir.

Şuunattaki bu yüksek ve ulvî keyfiyetler, asla ve kat’a bir insanın ihtiyaç ve fakrı gibi bir halet değildir. Allah’ın muhabbeti, lezzeti, memnuniyeti, acıması, öfkesi ve gadabı Samediyet ve İlahlık vasfına münasip hallerdir, bizim mâna-yı örfümüzdeki gibi bir ihtiyaçtan hâsıl olan haller değildirler.

Risale-i Nur'da geçen şu ifadeler bu hususlara nasıl bakmamız gerektiğine işaret ediyor:

“İşte bu en yüksek makam-ı mahbubiyeti, Süleyman Efendi, 'Ben sana âşık olmuşum.' tabiriyle beyan etmiştir. Şu tabir bir mirsad-ı tefekkürdür, gayet uzaktan uzağa bu hakikate bir işarettir. Bununla beraber, madem bu tabir şe'n-i rububiyete münasip olmayan mânâyı hatıra getiriyor; en iyisi, şu tabir yerine 'Ben senden razı olmuşum.' denilmeli."(1)

(1) bk. Mektubat, Yirmi Dördüncü Mektup'un İkinci Zeyli.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...