"Lezzet-i Mukaddese" ne demektir?

Soru Detayı

Bununla birlikte "Memnuniyet-i münezzehe" gibi tabirleri sadece Üstad mı kullanmış?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Mukaddes; “noksan ve kusurdan uzak, takdis edilmiş olan” mânâlarına gelir. Kutsî de aynı mânâ için kullanılır. Şu var ki, kutsîde mensubiyet (ait olma) mânâsı esastır; dünyevî ve uhrevî kelimelerinde olduğu gibi Cenâb-ı Hakk’ın zâtı ve sıfatları gibi şuunatı da mukaddestir, noksan ve kusurdan münezzehtir.

“Her cemâl ve kemâl sahibi kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek ister.” (Sözler)

Çoğu zaman şöyle bir soruya muhatap oluyoruz:

Cenâb-ı Hak, cemal ve kemalini göstermeye muhtaç olmadığı hâlde bu âlemi niçin yarattı?

Bu soruya önce kısa yoldan şöyle bir cevap veriyoruz: Allah’ın bu âlemi yaratmaya ihtiyacı olmadığı gibi, yaratmamaya da ihtiyacı yok. Bu iki şıktan birinciyi tercih etmiş olması O’nun rahmetine daha uygun düşmüyor mu?

Sonra asıl cevaba geçiyoruz:

Allah, zâtı itibariyle hiçbir şeye muhtaç değildir. Mahlûkatı yaratması yahut yaratmaması, insanların iman etmeleri veya küfürde kalmaları O’nun zâtı için hiç fark etmez. Ancak, Allah’ın kutsî isimleri ve sıfatları için durum biraz farklıdır. Meselâ, Rezzâk ismi için "tecelli etmekle etmemenin eşit olduğunu" söyleyemiyoruz.

“… Rezzâk ismi rızık vermek iktiza eder, Lâtîf ismi lütfetmek istilzam eder. Ve hâkezâ, bütün esmânın birer birer muktezası vardır.” (Mektûbat)

Allah, zâtı itibariyle, meselâ, Rezzak ismini tecelli ettirmeye muhtaç değildir, ama bu ilâhî isim de tecelli etmek ister. Bu ise ancak rızıkların ve onlara muhtaç canlıların yaratılmasıyla tahakkuk edebilir. Bunun bir ihtiyaç olarak düşünülmesi son derece yanlıştır.

Bazı âlimlerimiz; “Rahmetim gazabımı geçti” hadis-i kutsîsine şöyle bir mâna da veriyorlar:

“Cenab-ı Hak esmâsını tecelli ettirmeyebilirdi. Ancak, rahmeti gazabını geçtiği için, esmasını tecellisiz bırakmadı. O esmanın tecelli etmesiyle de onların mazharları, yokluk karanlığında kalmaktan kurtulup varlık âlemine çıktılar.”

Şuunat-ı İlahiye: Şuunat, şe’nin çoğulu. Şe’n için Türkçemizde tam bir karşılık bulamıyoruz. En yakın mânâ olarak “şan, hal, tavır, kabiliyet” deniliyor.

Hâlık (yaratıcı), Allah’ın bir ismidir. Hâlıkıyet ise şe’nidir. Yâni, yaratıcı olmak Allah’ın şânındandır. Bu hâlıkıyetini icra etmek diledi mi bu dilemeyi, yâni bu iradeyi, ilim, kudret gibi sıfatlar takib ediyor ve halk (yaratma) fiili icra ediliyor. Böylece yaratılan o mahlûkta Hâlık ismi tecelli ediyor.

Rab da Cenâb-ı Hakk’ın bir başka ismi. Rab, yâni terbiye edici. Rububiyet (terbiye edici olmak) ise Allah’ın bir şe’ni.

Bütün İlâhî isimler böylece düşünüldüğünde her birinin şuunât-ı ilâhiyyeden bir şe’n’e dayandığı anlaşılır.

Sevmek, lezzet almak, hoşlanmak insan için birer şe’ndir. Allah da mahlûkatını sever ama bizim bir eserimizi sevmemiz gibi değil. İşte bu İlâhî muhabbeti, mahlûkatın sevgilerinden ayırmak için “mukaddes” kelimesi kullanılır. Allah da kulunun ibadetinden memnun olur. Ama bu memnuniyet bir padişahın kendisine itaat eden bir askerinden memnuniyeti cinsinden değildir. İşte bunu zihinlere yerleştirmek için “memnuniyet-i mukaddese” tabiri kullanılıyor. Bunlar da şuunat-ı İlahiyedendirler.

Allah’ın bütün mahlûkatının ihtiyaçlarını görmekte bir lezzet-i mukaddesesi vardır. Ama bu lezzet, bizim bir fakiri giydirmekten yahut doyurmaktan aldığımız lezzet gibi değildir.

“Her bir faaliyette bir lezzet nev’i vardır.” hakikatından hareket ederek kâinata nazar ettiğimizde, Cenâb-ı Hakk’ın her bir fiilini icra etmekte, her bir ismini tecelli ettirmekte bir lezzet-i mukaddesesi olduğu aklımıza görünür. Bu lezzetin keyfiyetini ise akıl idrak edemez. Zira akıl ancak mahlûkat sahasında düşünebilir.

Şuunat hakkında Üstad'ın getirdiği bu tabirler, üslup ve tabir olarak kendine has duruyor. Ama bu demek değildir ki, İslam âlimleri ve evliyaları bu manadan habersiz olsun. Özellikle tasavvuf geleneğinde buna benzer tabirler kullanılmıştır.

Mesela; Risale-i Nur'da geçen şu ifadeler ehli tasavvufun şuunata vakıf olduğuna işaret eder:

“İşte bu en yüksek makam-ı mahbubiyeti, Süleyman Efendi, "Ben sana âşık olmuşum." tabiriyle beyan etmiştir. Şu tabir bir mirsad-ı tefekkürdür, gayet uzaktan uzağa bu hakikate bir işarettir. Bununla beraber, madem bu tabir şe'n-i rububiyete münasip olmayan mânâyı hatıra getiriyor; en iyisi, şu tabir yerine "Ben senden razı olmuşum." denilmeli."(1)

(1) bk. Mektubat, Yirmi Dördüncü Mektup, İkinci Zeyl

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Kullanıcı

Allaha ibadet etmekte, Ona faydamız mı var sorusunun cevabı, evet vardır. 

Çünkü biz ibadet edince, iman edince Allah bu durumdan bir mukaddes lezzet alıyor. İsimleri tecellî ediyor. Bu Allah için mukaddes faydadır.

Bizi sevmesi,  muhabbet duyması vs Onun isimlerinin görünmesi için faydadır. 

 

 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...