Cenab-ı Hakk'ın, Peygamber Efendimize olan aşkı nedendir ki kâinatı O'nun için O'nun nurundan yaratıyor? Allah neden kendi yarattığı kişiyi o kadar üst düzeyde görüyor?
- Peygamberimizi yaratan Allah; Onun o kadar mükemmel olmasını sağlayan da Allah. Peki, neden Allah kendi yarattığı kişiyi o kadar üstün görüyor? "Dünya onun için yaratıldı" deniyor? Risalelerde bunun izahı nasıldır?
Değerli Kardeşimiz;
"Demek, Cenâb-ı Hakkın rahmeti gibi, muhabbeti dahi kâinatı ihata etmiş. İşte, o hadsiz mahbuplar içindeki mezkûr beş veçhinin herbir veçhinde en yüksek makam, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâma mahsustur ki, 'Habîbullah' lâkabı ona verilmiş."
"İşte bu en yüksek makam-ı mahbubiyeti, Süleyman Efendi, 'Ben sana âşık olmuşum.' tabiriyle beyan etmiştir. Şu tabir bir mirsad-ı tefekkürdür, gayet uzaktan uzağa bu hakikate bir işarettir. Bununla beraber, madem bu tabir şe'n-i rububiyete münasip olmayan mânâyı hatıra getiriyor; en iyisi, şu tabir yerine 'Ben senden razı olmuşum.' denilmeli." (Mektubat, Yirmi Dördüncü Mektup, İkinci Zeyl)
Üstad Hazretleri evvela "âşık olmuşum" tabiri yerine "razı olmuşum" tabirinin kullanılmasının daha münasip ve daha güzel olacağına işaret ediyor. Aşk insana ve mahlûkata ait vasıfları hatıra getirdiği için, selametli olan "razı olmuş" tabiri daha uygun bir tercihtir.
Peygamber Efendimiz (asm)'in Allah nezdindeki imtiyaz ve hususiyetinin en ehemmiyetli sebebi, bütün isim ve sıfatlar en mükemmel ve en âzam bir ayna olmasındandır. Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) “Bütün esmâya kemâl derecesinde ve itidal üzere mazhar”dır. İtidal kelimesi “biri diğerinden daha ileri değil, hepsi son derece kemâlde” demektir. Resulullah Efendimiz bütün güzel hasletlerin zirvesinde olduğu gibi, bütün isim ve sıfatların tecellilerine ayna olma noktasında bütün mahlûkattan ileridir. Bunun için de Habibiyet makamı onun oluyor. Tabiri caiz ise, Mimar Sinan’ın eserleri içinde sanat ve tecelli bakımından nasıl farklılıklar varsa, Allah’ın eserleri ve mazharları içinde eser-i azim ve mazhar-ı âzam vardır ki, o da Habib-i Kibriya Efendimiz (asm)'dir.
Cenab-ı Hakk’ın bütün isim ve sıfatları en âzam şekilde izhar ve ilan eden insan-ı kâmil Peygamber Efendimiz (asm)'dir. O’nun (asm) imanı, ahlakı ve hayat tarzı her noktadan bu isim ve sıfatları talim edip gösteren bir mekteb ve güzel bir takvimdir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (asm)'in Allah katında büyük bir makamı ve mevkii vardır.
Fahr-i Âlem Efendimiz (SAV.) nübüvvet silsilesinin hem çekirdeği hem de en son ve en mükemmel meyvesidir. Allah Resulü (SAV.) bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir; bütün cinlerin ve insanların peygamberidir.
Resul-i Ekrem Efendimiz (asm.); peygamberlerin reisi, evliyaların seyyidi, rıza beldesinin kapıcısı ve saadet-i ebediyenin anahtarıdır.
Habib-i Edib Efendimiz (asm.); şefkat timsali, varlığın en ekmeli, mahlûkun en ecmeli ve sırlar semasının güneşidir.
Resul-i Kibriya Efendimiz (asm.); mihrabı Mekke, minberi Medine ve yeryüzü mescidi olan tek peygamberdir.
Sorunun ikinci kısmına gelince;
Her sanatkâr sanatı ile övünür, sanatını seyretmekten lezzet duyar ve sanatını teşhir etmek ister. Meselâ; bir ressamın en lezzetli ve en keyifli hali yapmış olduğu resimlerini teşhir edip hem kendi hem de başkalarının takdir etmesidir. Bu duygu ve hal kudsi bir şekilde Allah’ta da vardır ki Üstad Hazretleri bu hâle şuunat-ı İlahi diyor.
Zaten insanın mahiyetindeki bütün nakışlar ve keyfiyetler Allah’ın isim, sıfat ve şuunatlarının birer tecelli ve tezahürleridir. Nasıl insandaki göz, kulak, dil gibi azalar Allah’ın Basar, Sem ve Kelam sıfatlarının bir tecellisi ise, aynı şekilde insandaki keyif, lezzet, memnuniyet, sevgi gibi haller de Allah’ın şuunatının bir tecelli ve tezahürüdür. Tabi Allah’ın keyif, lezzet, memnuniyet ve sevgi halleri bizim anladığımız ve bildiğimiz şekli ile değil onun kudsiyetine uygun ve münezzeh bir şekildedir.
Şuunat-ı İlahiye: Şuunat, şe’nin çoğulu. Şe’n için Türkçemizde tam bir karşılık bulamıyoruz. En yakın mânâ olarak “şan, hal, tavır, kabiliyet” deniliyor.
Hâlık (yaratıcı) Allah’ın bir ismidir. Hâlıkıyet ise şe’nidir. Yâni, yaratıcı olmak Allah’ın şânındandır. Bu hâlıkıyetini icra etmek diledi mi bu dilemeyi, yâni bu iradeyi, ilim, kudret gibi sıfatlar takib ediyor ve halk (yaratma) fiili icra ediliyor. Böylece yaratılan o mahlûkta Hâlık ismi tecelli ediyor.
Rab da Cenâb-ı Hakk’ın bir başka ismi. Rab, yâni terbiye edici. Rububiyet (terbiye edici olmak) ise Allah’ın bir şe’ni.
Bütün İlâhî isimler böylece düşünüldüğünde her birinin şuunât-ı ilâhiyyeden bir şe’ne dayandığı anlaşılır.
Sevmek, lezzet almak, hoşlanmak insan için birer şe’ndir. Allah da mahlûkatını sever ama, bizim bir eserimizi sevmemiz gibi değil. İşte bu İlâhî muhabbeti, mahlûkatın sevgilerinden ayırmak için “mukaddes” kelimesi kullanılır. Allah da kulunun ibadetinden memnun olur. Ama, bu memnuniyet bir padişahın kendisine itaat eden bir askerinden memnuniyeti cinsinden değildir. İşte bunu zihinlere yerleştirmek için “memnuniyet-i mukaddese” tabiri kullanılıyor. Bunlar da şuunat-ı İlahiyedendirler.
Allah’ın bütün mahlûkatının ihtiyaçlarını görmekte bir lezzet-i mukaddesesi vardır. Ama bu lezzet, bizim bir fakiri giydirmekten yahut doyurmaktan aldığımız lezzet gibi değildir.
“Her bir faaliyette bir lezzet nev’i vardır” hakikatından hareket ederek kâinata nazar ettiğimizde, Cenâb-ı Hakk’ın herbir fiilini icra etmekte, herbir ismini tecelli ettirmekte bir lezzet-i mukaddesesi olduğu aklımıza görünür. Bu lezzetin keyfiyetini ise akıl idrak edemez. Zira akıl ancak mahlûkat sahasında düşünebilir.
Bu mülahaza ile baktığımız zaman, Allah’ın, Peygamber Efendimizi (asm) en mükemmel bir surette yaratıp, ona İlahi bir nazar ile bakıp, ondan keyif ve lezzet alması ve daha sonra onu âlemlere teşhir edip herkesin onu takdir etmesini temin edip ondan da ayrıca bir memnuniyet ve keyif duyması haktır. Lakin bizim örfümüzdeki gibi bir keyif ve lezzet alma şeklinde değildir. Nasıl insan kendi eserini sevip onunla övünürse, Allah’ın da kendi şanına ve münezzehiyetine uygun bir şekilde eserini sevmesi ve övünmesi makul bir şeydir.
Üstad Hazretlerinin şu ifadeleri bu hususta mühim bir mikyas ve mizan olabilir:
"Yirmi İkinci Sözde izah edilen şu temsile bak ki: Nasıl mükemmel, muntazam, san'atlı, saray gibi bir eser, bilbedâhe, muntazam bir fiile delâlet eder. Yani, bir bina, bir dülgerliğe delâlet eder. Ve mükemmel, muntazam bir fiil, bizzarure, mükemmel bir fâile ve mahir bir ustaya, bir dülgere delâlet eder. Ve mükemmel usta ve dülger ünvanları, bilbedâhe, mükemmel bir sıfata, yani san'at melekesine delâlet eder. Ve mükemmel sıfat ve o mükemmel meleke-i san'at, bilbedâhe, mükemmel bir istidadın vücuduna delâlet eder. Ve mükemmel bir istidat ise, âli bir ruh ve yüksek bir zâtın vücuduna delâlet eder.
İşte, bütün âlemdeki âsâr-ı san'at ve bütün mahlûkat, herbiri birer eser-i mükemmel olduğundan, herbiri bir fiile ve fiil ise isme; isim ise vasfa; ve vasıf ise şe'ne; ve şe'n ise zâta şehadet ettikleri için, masnuat adedince, birtek Sâni-i Zülcelâlinvücub-u vücuduna şehadet ve ehadiyetine işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla, silsile-i mahlûkat kadar kuvvetli bir tarzda bir mirac-ı marifettir. Hiçbir cihette içine şüphe girmeyen müteselsil bir burhan-ı hakikattir." (1)
Allah sanatlarını ve eserlerini isimlerine güzel bir ayna ve takvim olmasından dolayı seviyor; hâl böyle olunca harici bir şeyi değil, kendi zatını ve isimlerini seviyor denilebilir. Tabiri uygun olursa, Allah kendi sonsuz cemaline âşıktır. Hazreti Peygamber (asm) de bu sonsuz cemale mahlûkat içinde en azam derecede ayna olduğu için habibiyet makamını almıştır. Aslında Peygamber Efendimiz (asm) sadece bir vesiledir, hakiki kemalat ve güzellik Allah’a aittir.
“Her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister.”
Bütün güzelliklerin ve kemâlatın menbaı Cenab-ı Hak’tır.
İşte, Cenab-ı Hak da, kendi cemal ve kemalini müşahade etmek için, en cami ve en mükemmel ayna olarak ilk defa Hz. Muhammed’in (sav.) nurunu yarattı. O’nun nurundan da kalem, cennet, arş, kürsi, levh-i mahfuz, cinler, melekler ve hâsılı bütün mahlûkat yaratıldı. Allah zatını, sıfatlarını ve isimlerin sevdiği gibi, bu isim ve sıfatlara ayna olan her mahlûkunu da sever. Bunların içerisinde en çok sevdiği mahlûku insandır. İnsanlar içerisinde de en ziyade sevdiği zât Hz. Muhammed (sav.) ve diğer bütün peygamberlerdir.
Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur:
“Şu kâinatın Sânii, şu kâinatı, bir saray suretinde yapmış ve tezyin etmiştir. O makasıdın medarı, Zât-ı Ahmediye (sav.) olduğu için, kâinattan evvel Sâni'-i Kâinat'ın nazar-ı inayetinde olması ve en evvel tecellisine mazhar olmak lâzım geliyor. Çünkü bir şeyin neticesi, semeresi; evvel düşünülür. Demek vücuden en âhir, manen de en evveldir.”
Cenab-ı Hak, en çok Habib-i Ekrem’ini (sav.) sevmiş, O’nu nihayetsiz feyiz ve mertebelere mazhar etmiştir.
Bir şairin dediği gibi;
Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,
Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl.
Bu bakımdan Allah’ı en çok anlayan- anlatan, seven- sevdiren, korkan- korkutan ve taktir edip tazim, tekbir, tesbih ve zikreden zât, Hazret-i Muhammed (sav.)’dir.
Evet, Cenab-ı Hakk’ın nihayetsiz mahlûkatı içinde en büyük eseri insandır. En kâmil insan ise Hz. Peygamber’dir. Allah (c.c) insandan daha kıymetli, daha şerefli, daha itibarlı ve daha sevgili bir mahlûk yaratmamıştır.
(1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, On sekizinci Pencere.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar