Allah, "çekim kuvveti" denen bir kuvvetle mi, yoksa sebepsiz olarak kudretiyle mi yıldızları, gezegenleri yönetiyor?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kuvvetlerden kast edilen mana; Allah’ın kudretinin o yerde aldığı isim ve unvandır. Yani Allah’ın kudreti suyun kaldırma kanununda tecelli edince, o ismi alıp onunla biliniyor. Güneşin çekme ve itme kanununda tecelli edince de; o isim ve unvan ile anılıyor vs. İsimleri ve unvanları veren insanlardır, itibari ve vehmi olması bu manayadır. Hakiki anlamda iş gören ve tesir eden ise; Allah’ın kudretidir. Sebepler sadece bir kural ve kanun olarak varlardır, fail ve iş görücü değildirler.

Mesela, elma ağacının elmanın oluşum sürecinde hakiki anlamda hiçbir müdahale ve tesiri yoktur. Ağacın bütün süreçlerini kontrol edip yaratan Allah’tır. Ağaç ve elma arasında yaratma açısından hiçbir münasebet yoktur. Kayyumiyet sırrı ile Allah’ın kudreti, elmanın oluşum sürecinin her noktasında ve her merhalesinde mutlak galiptir.

Allah kudretini şu kainattan çektiği an, her şey helak olup yok olur. Ortada ne kanun ne sebep ne de başka bir şey kalır, her şey mahv olur. Zerreden yıldızlara kadar her şey Allah’ın kudreti ile ayakta durur, vazifesini ifa eder. Onun kudreti olmadan hiçbir şey hareket edemez.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

sami
Aşağıdaki kısım meseleyi anlamak için tam uygun, dikkatlice okursak mesele halolur:
"Gayet vahşi bir adam muhteşem bir kışla dairesine girer. Gayet muntazam bir ordunun umumî beraber talimlerini, muntazam hareketlerini görür. Bir neferin hareketiyle; bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur, gider; bir ateş emriyle ateş ettiklerini müşahede eder. Onun kaba, vahşi aklı, bir kumandanın, devletin nizamatıyla ve kanun-u padişahî ile kumandasını anlamayıp, inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbiriyle bağlı olduklarını tahayyül eder. O hayalî ip, ne kadar hârikalı bir ip olduğunu düşünür; hayrette kalır. Sonra gider.. Ayasofya gibi gayet muazzam bir câmie, Cuma gününde dâhil olur. O cemaat-ı müslimînin, bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde ederek oturduklarını müşahede eder. Manevî ve semavî kanunların mecmuundan ibaret olan şeriatı ve şeriat sahibinin emirlerinden gelen manevî düsturlarını anlamadığından, o cemaatın maddî iplerle bağlandığını ve o acib ipler onları esir edip oynattığını tahayyül ederek en vahşi insan suretindeki canavar hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikirle çıkar, gider.
İşte aynı bu misal gibi: Sultan-ı Ezel ve Ebedin hadsiz cünudunun muhteşem bir kışlası olan şu âleme ve o Mabud-u Ezelînin muntazam bir mescidi olan şu kâinata; mahz-ı vahşet olan, inkârlı fikr-i tabiatı taşıyan bir münkir giriyor. O Sultan-ı Ezelînin hikmetinden gelen nizamat-ı kâinatın manevî kanunlarını, birer maddî madde tasavvur ederek ve saltanat-ı rububiyetin kavanin-i itibariyesi ve o Mabud-u Ezelînin şeriat-ı fıtriye-i kübrasının, manevî ve yalnız vücud-u ilmîsi bulunan ahkâmlarını ve düsturlarını birer mevcud-u haricî ve maddî birer madde tahayyül ederek, kudret-i İlahiyenin yerine, o ilim ve kelâmdan gelen ve yalnız vücud-u ilmîsi bulunan o kanunları ikame etmek ve ellerine icad vermek, sonra da onlara "Tabiat" namını takmak ve yalnız bir cilve-i kudret-i Rabbaniye olan kuvveti, bir zîkudret ve müstakil bir kadîr telakki etmek; misaldeki vahşiden bin defa aşağı bir vahşettir!..
Elhasıl: Tabiiyyunların, mevhum ve hakikatsız tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat-ı hariciye sahibi ise; ancak bir sanat olabilir, Sâni olamaz. Bir nakıştır, Nakkaş olamaz. Ahkâmdır, hâkim olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, Şâri olamaz. Mahluk bir perde-i izzettir, Hâlık olamaz. Münfail bir fıtrattır, Fâtır bir fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir; kâdir olamaz. Mistardır, masdar olamaz." (Tabiat Risalesi)
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...