Block title
Block content

"Ve keza, rububiyet-i âmme, ubudiyet-i külliye ister. Bu da zülcenaheyn resullerin vahdet-i İlâhiyeyi halka ilân etmeleriyle mümkün olur." cümlesini izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Rububiyet-i amme ubudiyet-i külliye ister.” Cümlesini bütün varlık alemi için de kendi nefsimiz itibariyle de düşebiliriz. Kainatta her varlık nasıl bir terbiyeden geçmişse ve bu terbiyeye ne gibi bir görev terettüp ediyorsa bunu eksiksiz olarak yerine getirir. Güneşin ışık vermesinden, arının bal vermesine meyve ağacının meyve vermesine kadar bu gerçeğin sayısız delilleri vardır. Allah Rabbü’l- alemîn’dir ve Onun rububiyet-i külliyesine karşı bütün alemler de bir ubudiyet-i külliye içindedirler.

Kainatın bir küçük misali olan insanın da hem bedeninde hem ruhunda farklı terbiyeler icra edilmiştir. Hafızanın terbiyesi başka, aklın, hayalin terbiyeleri daha başkadır. Bedende de her organ ayrı bir terbiyeden geçmiş ve görevini en güzel şekilde yapacak hale sokulmuştur. Bunu idrak eden, insan bütün bu duygularını ve organlarını yaratılış gayelerinde kullanmakla külli bir ubudiyet yapar.

Rububiyet'in ubudiyeti gerektirmesinin sayısız örnekleri vardır.
Babanın evladı terbiyesi , öğretmenin talebeyi terbiye etmesi, mürşidin müridini manen terbiye etmesi, ustanın çırağını terbiye etmesi hep itaati netice verirler.

Aynen öyle de, Allah’ın kainatı yoktan yaratıp kemal noktasına kadar terbiyesi de kulluk ve ubudiyeti icab ettirir.

İşin fıtri olan şekli budur. Yani ubudiyet rububiyete karşı fıtri bir mukabeledir.

***

Allah’ın kainattaki rububiyet dairesi, zaruri bir şekilde ubudiyet dairesini iktiza ediyor.

Mesela; sonsuz bir şefkat, harika bir şekilde insan üzerinde tecelli ediyorsa, elbette bu şefkat dairesi bir şükür ve teşekkür dairesini iktiza eder. Yine sonsuz bir izzet ve azamet, kendini kainat sahnesinde insan için perdeliyorsa, elbette insanın bu izzet ve azamet perdesi karşısında ibadet ile eğilmesini ister.

Tabiri yerinde ise; nasıl tiyatroyu biletsiz seyretmek mümkün değilse, aynı şekilde Allah’ın kainat sahnesinde sergilediği sayısız isimlerinin seyri ve takdiri elbette ibadeti iktiza eder. Yani ibadet rububiyet dairesinin bir tamamlayıcısı ve tekmil edicisi hükmündedir. Elbette Allah bu iktiza ve tamamlayıcı unsuru şiddetle bizden talep edecektir. Üstad Hazretleri bu hususa şu şekilde işaret ediyor:

"Ey gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar! Bakınız, insan âleminde iki daire ve iki levha vardır:

Birinci daire: rububiyet dairesidir.

İkinci daire: ubudiyet dairesidir.

Birinci levha: hüsn-ü san'attır.

İkinci levha ise: tefekkür ve istihsandır."

"Bu iki daireyle iki levha arasındaki münasebete bakınız ki, ubudiyet dairesi bütün kuvvetiyle rububiyet dairesi hesabına çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsan levhası da bütün işaretleriyle hüsn-ü san'at ve nimet levhasına bakıyor."(1) 

Rububiyet dairesi, kainatta her şeyin tedbir ve terbiye edilmesidir. Mesela; bir çocuğun bir damla su ile başlayıp, ihtiyarlık ve hayat maddesinin tükenmesi ile ölüme mazhar olması anına kadar, hayatındaki bütün süreçler ve merhaleler, hepsi onun rububiyetinin bir tecellisidir.

Bir damla suyun kan pıhtısına dönüşmesi, kan pıhtısının ete ve kemiğe bürünmesi, sonra anne karnında göbek bağı ile terbiye ve gıdalandırılması, doğduktan sonra kan ve fışkı arasından safi ve lezzetli sütün gönderilmesi, sonra anne ve babanın o zayıf çocuğun hizmetine koşturulması, sonra gençlik ve ihtiyarlık merhalelerine ulaşması ve bu süreçte hem bedenen hem de ruhen olgunlaşması vs. Bütün bunlar, hep kendi hayatımızda görünen ve tecelli eden rububiyetin icraat ve işleridir.

Ubudiyet dairesi ise, yukarıda sayılmaya çalışılan terbiye ve nimetlere karşılık, insanlığın şükür ile mukabele etme dairesidir. İki daire arasında lüzumluluk esası vardır. Rububiyet dairesi, ubudiyet, yani kulluk dairesini iktiza ediyor.

Hüsnü sanat levhası ise, Allah’ın isim ve sıfatlarının mana ve tecellisini, sanatında sergilemesi ve nazarları davet edecek cazibe ile donatması demektir. Mesela, bir çiçeğe dikkat ile bakıldığında, orada Allah’ın yetmişe yakın ismi zahiren, diğerleri ise dikkat ve tefekkür ile okunabileceğini ifade ediyor. Çiçeğin, intizamlı, ölçülü,  ziynetli, cezbeden güzelliği, nazarlara sunulmuş, okunmayı bekleyen bir levha olduğu, dikkatli bakılınca anlaşılıyor.

Tefekkür ve istihsan levhası ise, bu arz-ı endam eden güzel çiçeğin mana ve nakışlarını Allah’ın adı ile okuduktan sonra, o çiçekte tecelli  ve icraat yapan isimleri takdir ve tahsin etmektir ki; ibadetin ana ruhu budur aslında.

Peygamberler de her iki daire arasında bir köprü olup, insanlara, nasıl iman ve ibadet edileceğini, Allah’tan aldığı haberlerle talim ediyorlar. Yani insanlar ile Allah arasında manevi bir adaptör gibidir peygamberler. İnsanlar; nasıl ibadet edilir, nasıl tefekkür edilir sorusunun cevabını, Allah’ın nebilerinden öğrenirler ve ona göre hayatlarını şekillendirirler.

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Reşhalar

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...