Bediüzzaman Said Nursi'den sonra Müceddid gelecek mi? Risale-i Nur, kıyamete kadar geçerli olacak bir sistem midir?

Bediüzzaman Said Nursi'den sonra Müceddid gelecek mi? Risale-i Nur, kıyamete kadar geçerli olacak bir sistem midir?
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanlık, Hazreti Âdem (as)'dan bu yana, basitten mükemmele doğru, tedrici bir surette tekâmül ederek gelişiyor. Bütün insanlığı bir insan gibi tahayyül edecek olursak; insanlık; bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık devrelerini geçirerek, en nihayetinde kıyamet ile son bulacaktır.

Elbette insanlığın bu terakki merhalelerinde aşamaların terbiye ve eğitimi bir olmayacaktır. Her dönem ve aşamada terbiye ve eğitim farklı olacaktır. İnsanlığa verilecek bu terbiye ve eğitim, yine tekâmül kanununa uygun olarak, basitten mükemmele doğru olacaktır. Hazreti Âdem (as)’in dönemi bebeklik dönemine tekabül ettiği için, Hazreti Âdem (as) raiyetine olan terbiye ve eğitimi de buna göre olacaktır. Sonra insanlık tekâmül ettikçe, terbiye ve eğitim sistemi de buna göre tekâmül eder. Bu yüzden Allah, her döneme ve kavme farklı şeriat ve peygamberler göndermiştir. Yüzbinlerce peygamberin farklı terbiye ve eğitimlerle gönderilmesinin hikmeti de budur.

İnsanlık belli bir olgunluk ve kemal yaşa gelmesi, iletişim ve ulaşım vasıtalarının da tekemmül etmesi ile artık insanlık tek terbiye ve tek eğitim potasına girmiş olur. Bundan sonra, tek mürebbi ve tek muallim yeterli hale geldiği için, son din ve Son Peygamber (asm) gönderilmiştir. Nasıl insanlığın son bir kemal noktası var ise; elbette peygamberlik kurumunun da bir son kemal noktası vardır. Bu, kâinatın bir kanunudur.

Peygamber Efendimiz (asv), artık peygamberlik kurumunun son mührü ve son halkasıdır. Onunla bu kurum sona ermiştir. Demek onun getirdiği şeriat ve sünnet kıyamete kadar kâfidir ki, son mühür ve son halka olmuştur. Daha başka peygamberlere ihtiyaç kalmamıştır.

Dinler ve şeriatlar insanlığın ortak paydasını ve ortak noktasını temsil ettiği için, yeni bir dine yeni bir şeriata ihtiyaç kalmamıştır. Lakin insanların coğrafi ve örfi şartları farklı olmasından, medeniyetlerini, örf ve âdetlerini de farklı yapıyor. Feri konularda, birisinin güzel gördüğünü diğer medeniyet çirkin görebiliyor. Bir medeniyete göre nezih olan, diğer medeniyete göre kabih ve kaba olabiliyor.

Meselâ; Uzak Doğu'da haşere yemek normalken, Orta Asya medeniyetinde çok tiksinti vericidir. Bu gibi detayda olan ihtilaflara, İslam dini mezhep ve içtihat yolu ile bir çare sunmuştur. Yani, Kur'an ve sünnet çerçeveyi geniş tutarak, bütün medeniyetleri dairesinde tutmuştur, hepsine mezhepler ve içtihatlar vasıtası ile çareler üretmiştir.

Maliki mezhebinin yeme ve içme hususundaki geniş fetvası Uzak Doğu'yu içine aldığı gibi, Hanefi mezhebinin nezih içtihadı diğer medeniyetlere bir kapı açıyor ve hakeza... Hatta denilebilir ki; Asr-ı saadetten beslenen dört mezhebin, amele dair içtihatları o kadar kuşatıcı ve geniştir ki, ekseriyet noktasından kıyamete kadar yeterlidir.

Ama bunun dışında diğer içtimai ve itikadi hususlarda, yeni bir tarz, yeni bir metot için her asırda bir müceddit gelmiştir. Bu mücedditlerin vazifesi; bulunduğu asrın manevî hastalıklarına uygun, Kur'anî reçeteler sunmaktır. Hazreti Peygamber (asm)’in döneminden başlayıp günümüze kadar gelen içtimai durumlar ile bu zamanın içtimai durumları arasında teferruatta çok farklar oluştuğu için, her dönem bir müceddit manasına muhtaç olagelmiştir. Tıpkı insanlığın gelişim sürecinde farklı peygamberlere ve şeriatlara ihtiyaç olması gibi, Son Peygamber Hz. Muhammed (asm)'den sonra da her asır ve dönem teferruata dair hususlarda yeni içtihat ve tarzlara ihtiyaç hissetmiştir. Bu ihtiyaçlar da ümmet tarafından kabul görmüş müçtehit ve mücedditler tarafından karşılanmıştır.

Nasıl insanlık tekâmül kanunu gereğince, en nihayetinde Son Peygamber ve son şeriata ulaşmış ise; aynı şekilde mücedditlik de en son müceddit ile nihayet bulacaktır. Son müceddit en kâmil manada olup, başka mücedditlere ihtiyaç bırakmayacak derecede mükemmel eserle meydana çıkacaktır. Zaten günümüzde küreselleşme adı altında, insanlık bir medeniyet, bir kültür sürecine hızla ilerliyor. Bundan sonra çok farklı bir sürecin ve medeniyetin oluşması mümkün değildir ki; yeni bir müceddite ihtiyaç hâsıl olsun.

Nasıl insanın karakteri kemal yaşında kökleşir ve ondan sonra değişmez ise; insanlık da şu an kemal yaşına gelmiştir. Artık bu kemal yaştan sonra ciddi bir değişim ve köklü bir anlayış farklılığı fıtri kanunlar açısından mümkün görünmüyor. Bu yüzden, insanlığın kemal aşamasında gelen müceddit de buna uygun olarak kâmil bir tarz ve metot ortaya koyacağı için, değişip yenilenmeye ihtiyaç olmaz. Olsa olsa takipçileri içinde yine onun dairesinde kalarak, bir değişim geçirebilir ki, bu köklü bir değişim sayılmaz. Risale-i Nurları izah ve anlamak noktasında farklı meşreplerin ortaya çıkması buna misal olabilir.

Hadislerin dilinde de son müceddit manası vardır. Her şeyin bir sonu varsa, elbette mücedditlik kurumunun da bir nihayeti vardır ve kaçınılmazdır. Günümüzün şartlarını iyi okuyabilen insanlar, bu süreçten sonra ciddi bir değişimin olmayacağını, bilakis ortak bir medeniyete doğru gidildiğini görür.

  • Üstadımızın; "Risâle-i Nur, bu asrı ve gelecek asırları tenvir edecek olan bir mu'cize-i Kur'âniyedir." (Tarihçe-i Hayat, Emirdağ Hayatı) ifadesinden anlaşılıyor ki, Üstad'dan, dolayısı ile Risalelerden sonra başka bir müceddit gelmeyecektir.

Temsilde hata olmasın, nasıl ki, Peygamber Efendimiz (asv)'den sonra, başka bir nebi gelmiyor ve onun getirdiği mesaj bütün asırlara yetiyor. Kur'an bir külli rehber olarak bütün asırları aydınlatıyor. Aynen öyle de Kur'an'ın bir tefsiri olan Risalelerden sonra bir müceddidin gelmesinden ziyade, Risalelerin, Kur'an'dan alınan mesajları anlaşılacaktır.

Nitekim Üstad'ın doğumundan bu yana yüz otuz beş seneyi aşkın bir zaman geçtiği halde, İslam dünyasında yeni bir çığır açıp ve herkesin, "bu bir müceddiddir" diyeceği bir şahıs yoktur. Belki Risaleler, İslam dünyası tarafından henüz yeni yeni duyulmakta ve okunmaktadır.

Şüphesiz bu bizim kanaatimizdir; farklı düşünenlere de saygı duymak gerektiğini de ifade etmek isteriz.

Külliyat'ta, "Risale-i Nurlardan sonra müceddid ya da o manada bir evliyanın geleceği" hakkında herhangi bir ibare ya da işaret geçmiyor. Bunun aksine "Risale-i Nurların kıyamete kadar devam edip bir cihetle kıyamete kadar müceddidlik vazifesini göreceğini" ifade eden ibareler mevcuttur. Bu ifadelerden bazıları şu şekildedir:

"Cenab-ı Hak, kemâl-i rahmetiyle bu ferd-i ferîdi, kemalât-ı insaniyenin bütün envaını câmi bir istidatta yaratmış ve bu istidatların da azamî şekilde inkişafını irade etmiş ki, bu müstesna zatı, İslâmiyet ağacının son asırlara uzanan ve binler dal budak salan Risale-i Nur şahs-ı mânevîsi itibarıyla bütün hakaikte 'üstad-ı küll' hükmüne getirmiş ve topyekûn İslâmiyet hakikatlerinin bir aks-i nurunu ve tecellîsini Risale-i Nur şahs-ı mânevîsinde derc ederek, ehl-i hakikat ve kemali hayretle baktırmış ve böylece, risalet-i Ahmediye ve hakikat-i Muhammediyenin câmi bir aynası olan Risale-i Nur ile Said Nursî, bir Said olarak çürümüş, erimiş, fakat mânen bütün âlem-i İslâm olarak tevellüd etmiş, beka bulmuştur.

Ve tâ kıyamete kadar Risale-i Nur bâki kalacak ve daima tekemmül edecektir. Hiç mümkün müdür ki, sinek kanadının icadından lâkayt kalmayan ve o kanadın zerrelerinde pek çok hikmet ve maslahatları takip eden Sâni-i Zülcelâl, Risale-i Nur ile onun telif edildiği menzillerle ve Nur Müellifinin kudsî vazifelerini gördüğü yerlerle alâkadar olmasın ve öyle kudsî hizmetlere hâdim (hizmet eden) olan mekânlar ve dershane-i Nuriyeler, ve şecere-i mübarek, rahmetin kasd-ı tahsisinden hariç kalsın? Kat'iyen mümkün değildir." (Tarihçe-i Hayat, Barla Hayatı)

Risale-i Nurlar ahir zamanın beklenen son müceddididir.

Müceddid; İslâm'ı, cahiliyenin bütün unsurlarından temizleyen, sonra da mümkün olduğu kadar onu safi olarak, olduğu gibi hayata iade eden demektir. Müceddid, cahiliye ile anlaşmak ve uzlaşmaktan uzak durur, her ne kadar ehemmiyetsiz olursa olsun, cahiliyenin hiçbir izinin İslâm'ın herhangi bir kısmına yerleşmesine izin vermez.

Peygamber Efendimiz (asv) şahsı itibariyle hayatta olmadığı halde, onun nübüvvet gayesi ümmetinin alimleri tarafından nasıl devam ettiriliyor ise, aynı şekilde Üstad Hazretlerinin şahsı olmadığı halde onun iman ve mürşitlik hizmeti talebeleri ve cemaati tarafından devam ettiriliyor ve ettirilecektir. Bir cihetle onun müceddidlik vazifesini, şahs-ı manevisini temsil eden cemaati kıyamete kadar devam ettirecektir.

Şayet iman hizmeti değişir, şartlar tamamen yeni bir mürşidi iktiza eder hale gelirse, o zaman yeni mürşit ve yeni müceddid manası gerekir. Yoksa insanlığın tekâmül kanunu gereğince son kâmil dönemini yaşadığı şu günümüzde, yeni şartların oluşması ve yeni mürşidi iktiza etmesi mümkün görünmüyor. İnsanlığın son demlerini yaşadığına dair çok hadis ve emareler vardır. Nasıl insanlık tekâmül edip son peygamber kıvamına gelmiş ise, aynı şekilde insanlık son mürşit ve müceddid manasına da gelmiştir.

İmam Azam’ın bin iki yüz yıl önce yaptığı fıkhi irşadat nasıl hayatiyetini ve ehemmiyetini halen devam ettiriyor ise, İmam Nursi’nin yaptığı irşadatın da ta kıyamete kadar devam etmesi ve başka müceddidlere ihtiyaç bırakmaması gayet makuldür.

İrşadın sadece şahsa endekslenmesi doğru değildir. Şahıslar gelip geçer ama eserler kalıcıdır. Bu kalıcı eserleri tatbik eden insanlar da her dönemde çoklukla bulunur.

Netice olarak, ahir zamanı bir dönem olarak görmek gerekiyor. Ahir zamanda küfür ve inkâr nasıl son kıvamına gelmiş ise, aynı şekilde buna mukabele edecek müceddidlik de en son ve en kâmil manada olması zaruridir. En son ve en kâmil bir müceddid ise, hayatın ve dünyanın mührü ve hatimesi hükmündedir. Nasıl Peygamberimiz (asv) nübüvvet silsilesinin son halkası ve hatimesi ise, ahir zaman müceddidi de bu silsilenin son halkası ve en son temsilcisidir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Okunma sayısı : 54.203
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...