Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Müceddid midir?
Değerli Kardeşimiz;
"...Risâle-i Nur'a da siyaset manası da taşıyan o unvanı (mehdiliği) vermemek münasiptir. Müceddidiyet kâfidir." (Said Nursi) *
Cenab-ı Hak tarih boyunca nice müceddid ve müçtehit göndermiştir. Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra Cenab-ı Hakk’ın şefkat ve merhametinden dolayı her yüz senede göndermiş olduğu Şah-ı Geylanî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî ve İmam-ı Şarani gibi mürşit ve müceddidler nice insanların hidayet ve irşadına vesile olmuşlardır. Her asrın hastalığı farklı olduğundan, hastalığa göre tabip gönderilmiştir. Her asır başında geleceği hadisle tebşir edilen mürşit ve müceddidler, kendilerinden bir şey ihdas etmezler, yeni bir ahkâm getirmezler. Dinin yüksek hakikatlerini asrın insanlarının idrakine uygun olarak anlatırlar.
Bu müceddidler silsilesinin asrımızdaki son mümessili de Bediüzzaman Said Nursi Hazretleridir. Bediüzzaman Hazretleri’nin iman ve irfan sahasındaki fütûhatı, tarihte eşine rastlanmayan, dengi olmayan bir tecdid ve irşad hareketidir. Bediüzzaman, marifet ve muhabbet-i ilahiye itibariyle engin tefekkürü, büyük tevekkülü, eşsiz sabrı, azami ihlası, çelik gibi iradesi, yüce sadakatı ve zengin muhakemesi ile cidden bir hilkat nâdiresidir. O, sadece mümtaz bir alim değil, aynı zamanda muhakkik bir mütefekkirdir, mükemmel bir arif olduğu kadar fevkalade bir ediptir. Yüksek ahlak seciyeleri yanında, üstün bir zekâ ve deha sahibidir. O her yönüyle peygamberimizin (s.a.v) hakiki varisidir.
Bediüzzaman, birkaç meziyete sahip bir ferd değil, bilâkis her biri bir umman olan pek çok meziyet ve vasıflara hâiz bir ferd-i feritdir. Bir mürşid-i mükemmel, alleme-i zaman, , bir maden-i himmet, bir harika-i irşat, bir andelib-i hakikat, bir nadire-i vücüt, bir barika-i sadakat, bir kenzül irfan ve hikmet efşan bir zattır.
O zât, sadece muttaki bir âbid ve dünyayı terketmiş bir zâhid değil, aynı zamanda mücahid bir mürşittir. İlim ve irfan bakımından adeta bir Gazali ve bir Râzi’dir. Hikmet ve felsefe cihetinde bir Sokrat, bir İbn-i Rüşd ve bir İbn-i Sina’dır. Tebliğ ve ikaz vadisinde ise, bir Mevlâna’dır. Tecdid ve mücahede de sanki bir Ahmed-i Faruki’dir. Tabiri caiz ise O, selefdeki mürşidlerin ve müceddidlerin hakiki bir vârisidir. Evet, bir arap şiirinde denildiği gibi, ‘Bütün âlemi bir şahsiyette toplamak Cenâb-ı Hakk’a zor gelmez.” İşte bu hal Bediüzzaman’da tecelli etmiştir.
Fikirlerin ve vicdanların sönmeye yüz tuttuğu şu asırda, Bediüzzaman, İslam âleminde yeni bir irşad ve tebliğ hareketi başlattı. Kur’an-ı Azimüşşân’ın uçsuz bucaksız deryasından denizinden yüksek esasları ve ulvi hakikatleri ve düsturları, Risale-i Nur gibi bir irfan hazinesi ile insanlığın istifadesine sundu. Böylece şu dalalet, sefahat, helaket ve felaket asrında bir tabib-i hazık oldu.
“Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan, dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal'ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun bâhusus avam-ı mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeairler kırılması ile bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur'an'ın i'cazıyla ve geniş yaralarını Kur'anın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hasiyetinde mücerreb ilâçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'caz-ı manevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır." (Kastamonu Lahikası)
Evet, Bediüzzaman Hazretleri irşad sahasında, Resulullah’ın hakiki bir vârisidir. Kendi beyanıyla, tarikat berzahına uğramadan ilhamını, doğrudan doğruya Kur’an’dan ve Sünnet’ten almıştır.
Zekasının ziyasını, irfan nuruyla mecz ederek, küfür ve dalalet zulümatlarını bertaraf etti. Bütün engellemelere, sürgünlere, hapislere ve çeşitli zulümlere rağmen, davasında muvaffak olmasının sırrını şöyle ifade etmektedir:
“Evet Risale-i Nur'un o kadar dehşetli muannidlere karşı galibane mukavemeti, sırr-ı ihlastan ve hiçbir şeye âlet edilmemesinden ve doğrudan doğruya saadet-i ebediyeye bakmasından ve hizmet-i imaniyeden başka bir maksad takib etmemesinden… ve velayet-i kübra sahibleri olan Sahabîler gibi, veraset-i nübüvvet sırrıyla, yalnız iman nurlarını neşretmek.” (Kastamonu Lahikası)
Bediüzzaman ilim ve marifette, hikmet ve felsefede, irşad ve mücahede de yeni bir çığır açtı. Davasının ulviyeti, hamiyetinin yüksekliği, fikrinin keskinliği, ilminin derinliği, sarsılmaz imanı, tarife sığmayan cehd ve gayreti ve Bediüzzaman unvanıyla asra ismini nakşetmiştir. Artık zaman da devr-i Said ve devr-i nurolmuştur. Bediüzzaman, maneviyat aleminde bir sultan, irşad aleminde bir müceddiddir.
Bediüzzaman Hazretleri, ilim ve irfan yuvalarının söndürüldüğü bir dönemde, geçmiş ile geleceği birleştiren tarihi bağların koparıldığı, şefkat ve hürmet mefhumlarının zedelendiği bir zamanda, din, iman, ahlak ve haya ile istihza edildiği bir dönemde yatağından fırlayan bir arslan gibi cihad meydanına atılmış, Kur’an’ın sönmez ve söndürülemez nur olduğunu bütün dünyaya ilan etti.
Evet, senelerce şer kuvvetlerin bu milletin tarihine, mukaddesatına, iffetine, ibadetine ve ulvi seciyelerine yaptığı korkunç hücumlara karşı, Bediüzzaman Hazretleri dağlar vari metaneti ile seddolmuştur. Dâhili ve harici bütün hücumlar, o Kur’anî sedden gedik açamamışlar ve mağlup olmuşlardır.
İslam nurunun parlamasından rahatsız olan bedbahtlar Bedüüzzaman Hazretlerini yolu ve izi olmayan, ancak piyade ve at ile gidilebilen en ücra bir köy olan Barla’ya sürgün ederek, insanlardan uzaklaştırmak ve unutturmak istiyorlardı. Fakat onu unutturmak isteyenler unutuldular. O, Barla’yı kendine bir kürsü, bir medrese ve bir mektep yaparak orada Kur’an ve iman ait ulvi hakikatleri yazdı. Barla kürsüsünden, Çam dağının tedris rahlesinden öyle bir saba rüzgârı esti ki, ruhları şifalandırdı, gönülleri zevk ve sürura gark etti. Bu öylesine aheste, öylesine latif bir seher yeli idi ki, kalplere hidayet ve sürûr, idraklere ilim ve marifet, vicdanlara insaf ve basiret fertlere gaye ve dava, cemaatlere hedef ve reaksiyon getirdi. Onlara sanki yeni bir ruh, yeni bir kudret ve kuvvet nefhetti.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri irşada başladığı zamanda koyu bir gaflet ve cehalet hakimdi. Öyle ki milletimiz dilinden, dininden, tarihinden, örf ve ananesinden koparılmış ve her türlü menfi cereyanlara geniş kapılar açılmış, imansızlık ve sefahet ateşi her tarafı kasıp kavurmakta idi.
Bediüzzaman, asrın ızdıraplarını kalbinin derinliklerinde hissederek yaşadı.“Alem-i İslam’a indirilen darbelerin en evvel kalbime indirildiğini hissediyorum” diyerek, bütün İslam alemine hatta tüm insanlığa kanat açmış; önüne geçilmez bir feveranla şahlanmış ve kükremiştir.
Şu da mühim bir hakikattır ki, bir dava adamı hizmeti ve ortaya koymuş olduğu eserleri ile muhakeme edilir. Bediüzzaman altı bin sahifelik marifet hazinesi ile dinsizlik, dalalet, sefahat, ihtilaf ve cehalet gibi muzır hastalıklarla hayatı boyunca mücadele etti ve bu mücadelesinde muvaffak oldu. Bu eserler zamanımızda olduğu gibi gelecek nesilleri de aydınlatacak ve onlara manevi bir nur ve bir kuvvet olacaktır.
Bediüzzaman Hazretleri, İslam âlemini yeniden uyandırmak için, geçit vermez dağlardan aşmış, kış dememiş yaz dememiş, sürgünde ve hapiste bu kutsi davası uğrunda aşk ve şevk ile çalışmıştır. İnsanların ruhunda ve vicdanında var olan iman, fazilet ve aşk-ı ilahi ateşini yeniden alevlendirmiştir.
Harikulade bir hafızaya ve müthiş bir iradeye sahip olan Üstad, bahr-i hakaik olan ilme daldı. İman hakikatlerini bir sünger gibi emerek, onu yeni bir uslup ve heyecanla İslam alemine ve gelecek nesillere aktardı.
Şimdi aktar-ı âlemde hem kemiyeten ve hem de keyfiyeten büyüyen azim bir cemaat var. Bediüzzaman Hazretlerinin “Ben rahmet-i İlâhîden ümit ederim ki, mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek….” müjdesi bu cemaatın yapmış oldukları hizmetler ile tahakkuk etmektedir.
İnsanlığa en asıl ve ulvi hakikatleri ders veren, onları irşat edip aydınlatan Bediüzzaman, iman ve ahlak sahasında büyük bir inkilabı yapmış ve bir hidayet meş’alesi, bir menba-i feyiz olan Risale-i Nurları insanlık alemine takdim etmiştir.
Bu konuda, Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerinden Şamlı Hafız Tevfik'in bir yazısını sunuyoruz:
| وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ | بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ |
Malûm olsun ki, Zübdetü’r-Resâil Umdetü’l-Vesâil namında, kutbü’l-ârifîn Ziyaeddin Mevlânâ Şeyh Hâlid’in (kuddise sirruhu) mektubat ve resâil-i şerifelerinden muktebes nasâyih-i kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi, on üç sene mukaddem, Bursa’da Hoca Hasan Efendiden almıştım. Nasılsa mütalâasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde, kitaplarımın içerisinde birşey ararken elime geçti. Dedim: “Bu Hazret-i Mevlânâ Hâlid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem İmam-ı Rabbânî’den sonra, tarîk-ı Nakşînin en mühim kahramanıdır. Hem tarik-i Hâlidiye-i Nakşiyenin pîridir.” Risaleyi mütalâa ederken, Hazret-i Mevlânâ’nın tercüme-i halinde şu fıkrayı gördüm:
Ashâb-ı Kütüb-i Sitteden İmam-ı Hâkim, Müstedrek’inde ve Ebu Davud, Kitab-ı Sünen’inde; Beyhakî, Şuab-ı İman’da tahriç buyurdukları, اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ اْلاُمَّةِ عَلٰى رَاْسِ كُلِّ مِأَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا yani, “Her yüz senede Cenâb-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor.” hadis-i şerifine mazhar ve mâsadak ve mazhar-ı tâm olan Mevlânâ eş-şehîr, kutbü’l-ârifîn, gavsü’l-vâsılîn, vâris-i Muhammedî, kâmilü’t-tarikati’l-âliyye ve’l-müceddidiyye Hâlid-i Zülcenâheyn (Kuddise sirruhu), ilâ âhir...
Sonra tarihçe-i hayatında gördüm ki, tevellüdü, 1193 tarihindedir. Sonra gördüm ki, 1224 tarihinde Saltanat-ı Hind’in payitahtı olan Cihanâbâd’a dahil olmuş. Tarik-i Nakşî silsilesine girip müceddidiyete başlamış.
Sonra 1238’de, ehl-i siyasetin nazar-ı dikkatini celb ettiğinden, vatanını terk ederek diyar-ı Şam’a hicretle gitmiştir. Hem içinde gördüm ki, Hazret-i Mevlânâ’nın nesli, Hazret-i Osman bin Affan’a (radıyallahü anh) mensuptur.
Sonra gördüm ki, tercüme-i halinde istidad-ı fıtrî ve kabiliyet-i harika ile, sinni yirmiye bâliğ olmadan evvel a’lem-i ulemâ-i asr ve allâme-i vakit olmuş. Süleymaniye kasabasında tedris-i ulûm ile iştigal eylemiştir.
Sonra Üstadımın tarihçe-i hayatını düşündüm. Baktım, dört mühim noktada tevafuk ediyorlar.
Birincisi: Hazret-i Mevlânâ 1193’te dünyaya gelmiş. Üstadım ise, Arabî 1293’te. Tam Mevlânâ Hâlid’in yüz senesi hitam bulduktan sonra dünyaya gelmiş.
İkincisi: Hazret-i Mevlânâ’nın tecdid-i din mücahedesine başlangıcı ve mukaddemesi, Hindistan’ın payitahtına 1224’te girmiş. Üstad ise, aynen yüz sene sonra, 1324’te Osmanlı Saltanatının payitahtına girmiş, mücahede-i mâneviyesine hazırlanmış.
Üçüncüsü: Ehl-i siyaset, Hazret-i Mevlânâ’nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek diyar-ı Şam’a nakl ettirilmesi, 1238’de vaki olmuştur. Üstad ise, aynen yüz sene sonra 1338’de Ankara’ya gidip, onlarla uyuşamayıp, onları reddederek, küserek tekrar Van’a gidip, bir dağda inziva ederken 1338 senesini müteakip, Şeyh Said hâdisesinin vukuu münasebetiyle ehl-i siyasetin vehmine dokunmuş. Ondan korkarak Burdur, Isparta, Kastamonu, Afyon vilâyetlerinde (sekizer sene) yirmi beş sene ikamet ettirilmiş.
Dördüncüsü: Hazret-i Mevlânâ, yaşı yirmiye bâliğ olmadan evvel allâme-i zaman hükmünde, fuhûl-u ulemânın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstad ise, tarihçe-i hayatını görenlere ve bilenlere malûmdur ki, on dört yaşında icâzet alıp a’lem-i ulemâ-i zamana karşı muarazaya girişmiş, on dört yaşında iken, icâzet almaya yakın talebeleri tedris etmiştir.
Hem Hazret-i Mevlânâ, neslen Osmanlı olduğu ve Sünnet-i Seniyeye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi, üstadım da Kur’ân-ı Hakîme hizmet noktasında, meşreben Hazret-i Osman-ı Zinnûreyn’in arkasında gidip, Hazret-i Mevlânâ (k.s.) gibi, Risale-i Nur eczâlarıyla, bütün kuvvetiyle Sünnet-i Seniyenin ihyâsına çalıştı.
İşte bu dört noktadaki tevafukat, tam yüz sene fasılayla Risale-i Nur’un takviye-i din hususundaki tesirâtı, Hazret-i Mevlânâ’nın (k.s.) tarik-i Nakşiye vasıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor. HAŞİYE
Üstadım kendine ait medh ü senâyı kabul etmiyor. Fakat Risale-i Nur, Kur’ân’a ait olup medh ü senâ, Kur’ân’ın esrârına aittir. Yalnız Üstadımla Hazret-i Mevlânâ’nın birkaç farkı var:
Birincisi: Hazret-i Mevlânâ, zülcenâheyndir. Yani, hem Kadirî, hem Nakşî tarikat sahibi iken, Nakşîlik tarikatı onda daha galiptir. Üstadım, bilâkis, Kadirî meşrebi ve Şâzelî mesleği onda daha ziyade hükmediyor. Ben Üstadımdan işittim ki:
Hazret-i Mevlânâ (k.s.) Hindistan’dan tarik-i Nakşîyi getirdiği vakit, Bağdat dairesi Şâh-ı Geylânî’nin (k.s.) ba’del-memat hayatında olduğu gibi tasarrufunda idi.
Hazret-i Mevlânâ’nın (k.s.) mânen tasarrufu, câ-yı kabul göremedi. Şâh-ı Nakşibend (k.s.) ile İmam-ı Rabbânî’nin (k.s.) ruhaniyetleri Bağdat’a gelip Şâh-ı Geylânî’nin ziyaretine giderek rica etmişler ki, “Mevlânâ Hâlid (k.s.) senin evlâdındır, kabul et.” Şâh-ı Geylânî (k.s.), onların iltimaslarını kabul ederek Mevlânâ Hâlid’i kabul etmiş. Ondan sonra Mevlânâ Hâlid (k.s.) birden parlamış. Bu vakıa, ehl-i keşifçe vâki ve meşhud olmuştur. O hâdise-i ruhaniyeyi, o zaman ehl-i velâyetin bir kısmı müşahede etmiş, bazı da rüyayla görmüşler. (Üstadımın sözü burada tamam oldu.)
İkinci fark şudur ki: Üstadım kendi şahsiyetini merciiyetten azlediyor. Yalnız Risale-i Nur’u merci gösteriyor. Hazret-i Mevlânâ’nın şahsiyeti ise, kutbü’l-irşad, merciü’l-hâs ve’l-âmm olmuştur.
Üçüncü fark: Hazret-i Mevlânâ, zü’ecnihadır. Fakat, zamanın muktezasıyla -sünnet-i seniyeye çok kuvvet vermekle beraber ilm-i tarikatı esas tutmak cihetiyle- tarikatı daha ziyade tutmuş. O noktada sarf-ı himmet etmiş. Üstadım ise, şu dehşetli zamanın muktezâsıyla ilm-i hakikati ve hakaik-i imaniye cihetini iltizam ederek, tarikata üçüncü derecede bakmışlar.
Elhasıl: Baştaki hadis-i şerifin "Her yüz sene başında dîni tecdid edecek bir müceddid gönderiyor" va’d-i İlâhisine binaen, Hazret-i Mevlânâ Hâlid, ekser ehl-i hakikatça, 1200 senesinin, yani on ikinci asrın müceddididir. Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüş. Kanaat verir ki -nass-ı hadisle- Risale-i Nur tecdid-i din hususunda bir müceddid hükmündedir.
Benim Üstadım daima diyor ki: “Ben bir neferim, fakat müşir hizmetini görüyorum. Yani kıymet bende değil. Belki Kur’ân-ı Hakîmin feyzinden tereşşuh eden Risale-i Nur eczâları bir müşiriyet-i mâneviye hizmetini görüyor.” Üstadımı kızdırmamak için şahsını senâ etmiyorum.
Şamlı Hafız Tevfik
HAŞİYE: Hazret-i Mevlânâ (k.s.), milyonlar etbâlarının ittifaklarıyla müceddiddir ve baştaki hadis-i şerifin bir mâsadakıdır. Ve madem tam yüz sene sonra, dört mühim cihet-i tevafukla beraber Risale-i Nur aynı vazifeyi görüyor. Demek, nass-ı hadîs ile, Risale-i Nur eczaları tecdid ve takviye-i din vazifesini görüyorlar. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Şamlı Hafız Tevfik'in Fıkrası)
* Ahmet ÖZER'in "İki Edip" isimli kitabının, Mustafa SUNGUR Ağabey tarafından yazılan ön sözünden alınmıştır.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
