Risalelerde ledün ilmi var mıdır? Bediüzzaman'ın ilmi, Ledün İlmi midir? Vehbî İlim midir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İlm-i Ledün: Hâdiselerin içyüzüne vukufiyet. Sırlı bilgiler. Çirkin görünen hâdiselerdeki İlahi hikmetleri ve güzellikleri bilmek ve görmektir.

Ledün ilmi, Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Musa (as)'ın Hz. Hızır'la yaptıkları seyâhat münâsebetiyle geçer. Şöyle ki:

Hz. Musa (as), Hz. Hızır’ın hususi ilminden istifâde etmek için O'nun yanına gider. Beraber ibretli bir yolculuk yaparlar. Önce bir gemiye binerler, Hz. Hızır, gemiyi baltayla yaralı hale getirir, geri dönerler. Hz. Hızır yolda giderken rastladıkları bir çocuğu öldürür. Bir beldeden geçerken yiyecek isterler, kimse bir şey vermez. Hz. Hızır, beldeden çıkacakları zaman, yıkılmak üzere olan bir duvarı düzeltir. Hz. Musa (as), hâdiseler karşısında dehşet içinde kalmıştır. Hz. Hızır, hâdiselerin içyüzünü şöyle açıklar:

'Gemi biraz daha yol alsaydı, ilerde korsanlar ele geçireceklerdi. Ben gemiyi kurtarmış oldum. Çocuk eğer yaşasaydı, salih anne-babasına zarar verecekti. Rabbin istedi ki, o çocuğu onlardan alsın. Onun bedeline daha hayırlısını versin. Duvara gelince, altında iki yetime ait hazine vardı. O hazineyi, ilerde o iki yetim bulmaları için böyle yaptım. Bütün bunları kendi arzumla yapmış değilim. Allah’ın emriyle gerçekleştirdim.' " (bk. Kehf, 18/60-82)

Bu hâdisede ilk dikkati çeken hususlardan birisi, Hz. Musa (as) ile Hz. Hızır’ın ilimlerindeki farklılıktır. Hz. Musa, şeriat ilminde bir denizdir, Hz. Hızır da, ilm-i ledünde. Hz. Hızır’ın ilmiyle alakalı olarak, âyette şöyle buyurulmaktadır:

“Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.” (Kehf Suresi, 18/65)

Âyetteki “Ledün” ifadesinden hareketle, zamanla bu tür sırlı bilgilere “İlm-i ledün” denilmiştir. Bu ilim, hususi bir ilimdir; vehbidir, kesp ile elde edilemez. Hâdiselerin iç yüzüne vukufiyet, zâhiren çirkin görünen hâdiselerdeki güzelliği görmek, bu ilimle mümkündür. Tarih, coğrafya, fizik gibi ilimleri kitaplardan veya öğretmenlerden öğreniriz. İlm-i ledün ise, İlâhî menşeli ilhama mazhariyetin neticesinde kendini gösterir.

Üstad Hazretlerinin yazdığı Nur Risaleleri, bugün elliden fazla dile tercüme edilmiştir ve çok geniş kitleler tarafından okunmaktadır. İslâmî ilimlere vâkıf olan kimseler bu eserleri okuduklarında onda ledünni sırların da olduğunu görmektedirler. Ama bu, "Nur Risalelerinin tamamı Ledünni sırlarla doludur" manasına da gelmemektedir.

Bütün hâdiselerin tek tek batini ve içyüzünü idrak ve ihata etmek mümkün değildir. Ancak Allah, ilham eseri olarak, belki bütün hâdiselerin değil ama bazı hâdiselerin içyüzünü, bazı has kullarına bildirmesi mümkündür ve vakidir. Hatta her insanın hayatında ledün ilminin küçük bir kırıntısı ya da bazı tecellisi tezahür edebilir. Ama rutin ve ilim suretinde olmak ayrı bir hususiyet, ayrı bir talihtir.

Bununla beraber Allah, ledün ilmini alelade ve hikmetsiz olarak bir insana tevdi etmiyor. Elbette bu makamı ihsan etmenin şartları ve ölçüleri vardır. Ölçüleri Allah tayin eder; ölçüler, Allah’ın tercihini tayin ve tespit etmez. Velayette azami kesp gösterenler içinden Allah dilediklerine ledüniyet bahşetmiştir. Belki ledünniyet bir hak, bir hisse olmayabilir, ama bu hakka kesbi istihkak olabilir. Yani ledün ilmini hak etmeyi hak etmek olabilir. Biz bu hususta yani kesb-i istihkakta azami gayret sarf edebiliriz, lakin onun neticesinde hâsıl olacak ledünniyet tamamen vehbi ve ikramidir.

Üstad Hazretlerinin de bu ilimden istifade ettiğini hem eserlerinden hem hayatından anlıyoruz. Bu ilmi hususi bir şekilde birisinden talim ettiğine dair elimizde bir kayıt yoktur. Lakin Üstad Hazretlerinin manevî âlemde başta İmam Ali (ra) olmak üzere pek çok büyük evliya ile irtibat içinde olduğunu da biliyoruz. Hz. Hızır'dan ders almış olması mukadderdir. Zira bütün evliyalar belli bir makamdan sonra onunla görüşüp sohbet etmişler.

Bediüzzaman'ın tüm ilmini "Vehbî ilim" sınıfına dâhil etmek yanlış olur kanaatindeyiz. Kendisi muazzam bir ilim kâbiliyetine, keskin bir zekâya ve kuvvetli bir hafızaya sahiptir. Bunlara ilaveten büyük bir gayret ve dâimi bir çaba içindedir.

Kur'ân, Hz. Zülkarneyn ile alakalı olarak Kehf Sûresinde şöyle der:

"Gerçekten biz onu (Zülkarneyn) yeryüzünde iktidar sahibi yaptık ve ona ulaşmak istediği her şeyi elde etmesinin bir sebebini verdik. O da, bu sebeplere tâbi oldu."(Kehf Suresi, 18/84, 85)

Benzeri kâbiliyetler verilen biri, sebeplerine yapışmasa elbette başarıya ulaşamaz.

İşte Bediüzzaman'a da muâzzam bir istidat verilmiş, O da bunu lâyıkıyla değerlendirmiştir. Göz penceresinden âlemi seyreden ruh, beyin merkezinden de gerçekleri temâşa eder. Dilin vazifesi tatma, aklın vazifesi de tefekkür edip hakikatleri kavramaktır.

Tefekkür, herhangi bir mesele hakkında derin düşünmek, zihni yormak ve işin şuuruna varmaktır. Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet insanın kendi mahiyetini, kâinatta tecelli eden esma-i ilahiyeyi tefekkür edip ibret almasını, maddî ve manevî nimetlerini tezekkür etmesini emreder. İnsan tefekkür sayesinde ülfet ve taklitten kurtulup tahkike varabilir. Allah’ın varlığına ve birliğine delalet eden afakî ve enfüsi ulvi hakikatler ancak tefekkür ile anlaşılır.

Tefekkür, aklın meyvesidir.

Aklın başlıca iki çeşit seyri vardır:

1. Fikir.

2. Hads

Fikir; aklın, tedrici ve zamanla kayıtlı olan düşünme seyridir. Hads ise, aklın bir lâhzada, bir hamlede matluba ulaşıverecek derecede seri olan âni seyridir. Bunlardan; "Fikir, müşahede ettiklerini ve bilgilerini bir tertibe koyup bildiğinden bilmediğini anlamak, âhiri evvele bağlamaktır. Hads, bir şeyin birden açılması, dolaysız kavrama, bir anda yakalamadır, “şimşek gibi bir sür'at-i intikâldir."

Hads de “uzun süre düşünme, hipotezler kurma, ispat için deliller getirme ve sonunda kabul etme” gibi safhalar bir anda aşılır. “Mebdeden müntehaya bir anda geçilir.”

Meselâ, harika bir sanat eserini gördüğümüzde hemen hayran oluruz. Bu hayranlık kalbe ait bir iştir ve bir anda gerçekleşir. Yoksa akıl o eser üzerinde uzun araştırmalar yaptıktan sonra kalb ona hayran olmuş değildir.

Gecenin karanlığında çakan şimşeğin birden etrafı aydınlatması gibi, hads şimşeği dâhi, birden insanın idrâk âlemlerini aydınlatıverir. Fikir, hadse bir altyapı oluşturur.

Mesela; ilmî bir keşif için yoğun bir tefekkür içine giren ilim adamları, günün birinde mes'elelerini iç âlemlerinde halledilmiş, çözülmüş bulurlar. Bu, fikre terettüp eden bir hads parıltısıdır. İki tahta parçası birbirine sürtülünce belli bir noktadan sonra, tahtadan alev çıkar. Kezâ, bir mercekle kâğıda güneşin harareti odaklandığında, bir zaman sonra kâğıt yanmaya başlar. Onun gibi, tefekkürde yoğunlaşan insanlar, bazan kendilerini çok farklı bir idrâk boyutunda bulabilirler ve bulmuşlar.

İz’ân-ı aklî de düşünme, kavrama, anlama söz konusudur. Uçan bir kuşa, yüzen bir balığa yahut koşan bir ata baktığımızda onların bedenlerini hareket ettiren bir başka mahiyet olduğunu hads-ı kalbi ile hemen hissederiz. Aklın da devreyi girmesiyle o et ve kemik yığınlarını birer hane gibi görür ve onları çalıştıran, onlarda tasarruf eden ruhların varlığını hem kalben, hem aklen kabul ederiz.

Yine de insanoğlu batıl felsefelere kapılmakla, nefsine ve hissiyatına mağlup olmakla, derin düşünmeye pek fırsat vermeyen dünyevi hadiseler ve meşgalelere dalmakla bu hads-ı kalbîyi ve iz’ân-ı aklîyi yakalamakta zorluk çekebilir. Bu sebeple, dersin devamında ruhun varlığı ve bekası konusundaki bütün vesveseleri izale etmek üzere bir mukaddime ile dört menba’da konu bütün yönleriyle ele alınmıştır. Bunları okuyan kişi, bir “hads-i kalbî ve iz’ân-ı aklî” ile bu hakikatleri çok kolay ve çabuk kavrayacaktır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 33.952
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...