"Bilginin Kaynağı" hakkında Risalelerde bilgi var mı?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanlık düşünce tarihinde doğru bilgiye ulaşma vasıtaları nelerdir? hep tartışma konusu ola gelmiştir. Felsefenin de en mühim konularından birisi budur. Bu hususta temel bazı ekoller oluşmuştur.

Doğru bilgiye ulaşmak mümkün müdür, değil midir? Yani insan sahip olduğu maddî ve manevî cihazları ile mutlak doğru bilgiye ulaşabilir mi, ulaşamaz mı?

İşte burada genel olarak iki ekol oluşmuştur.

Birinci Ekol: Mutlak doğru bilgiye insan maddî ve manevî cihazlarından birisi ile ya da bütünü ile ulaşabilir, diyenlerdir. Bunlar da kendi aralarında insan hangi cihazı ile doğru bilgiye ulaşabilir ayrışması içine girmiştir. Bu hususta belli başlı temel ekolleri sıralayalım.

Rasyonalizm: Doğru bilgiye yalnız akıl ile ulaşılabileceğini temel alan ekoldür. Bunlara göre akıl kendi âleminde kaideler ve ölçüler koyabilen ve buna göre doğruyu bulabilecek prensipler oluşturabilen kabiliyete sahiptir. Bu yüzden, doğru bilginin tek kaynağı akıldır. Diğer bilgi kaynaklarını ehemmiyetsiz vasıtalar olarak görürler. Özellikle din, vahiy ve ilham gibi doğru bilgi kaynaklarını reddederler.

Empirizm (Duyumculuk): Doğru bilginin tek kaynağı ve ölçüsü, insanın hayatı boyunca duyu organları ile gördüğü, tecrübe ile anladığı şeylerden ibarettir. İnsanın zihni ve âlemi boş bir kâğıt gibidir, zamanla tecrübe ve deneylerle elde edilen bilgiler ile dolar. İşte mutlak doğrular bundan ibarettir. Bunun dışında başka bir doğru yoktur. Yani bütün her şey insanın beş duyusu ile gördüğü ve tecrübe ettiği şeylerden ibarettir, bundan başkası ve ötesi yoktur, görüşüdür. Akıl tecrübe ve duyum olmaksızın hiçbir işe yaramaz, kendi başına düşünemez, böyle olunca akılcılık akımının zıttı bir ekoldür.

Sezgicilik (Kalp gözü): İnsan mutlak doğru bilgiye ve hakka ancak sezgi ve kalbin inkişafından sonra ulaşabilir, görüşüdür. İnsan kalp gözü ile doğru ve hakikatleri idrak eder, bunun dışında akıl ve duyumlar önemsiz detaylardan ibarettir. İnsan ancak kalp aydınlanması ile doğruları görür ve ulaşır. İslam tarihinde bunlara işrakiyyun denilmiştir. Kalbin aydınlanma vasıtası olarak da bir takım riyazet tarzı disiplinleri benimsemişlerdir. Sezgicilikte sebep sonuç bağıntısı kurmaksızın süratli ve sebepsiz olarak birden doğruya ulaşılır.

Nakilcilik (Doğru haber): Doğru bilgiye doğru haber ile ulaşılabilir, görüşüdür. Doğru haber ise vahiy ve ilahi emirlerdir. Bu görüşte olanlara göre akıl, sezgi ve duyumlar doğru bilgi kaynağı ve vasıtaları olamaz.

Doğru bilginin tek kaynağı dindir. Bu yüzden akıl, sezgi ve duyumları din dışı olarak algılarlar. Hristiyan ve Yahudi âleminde dogmatizm olarak bilinen dini mezhepleri buna örnek olarak gösterebiliriz. Bu değerlendirmeler insanlık düşünce tarihi içindir.

İslam tarihinde bu tip bağnaz görüşte olanlar ekseriyetle; Haricilik, Vehhabilik, Neo Selefcilik, akımlarıdır. Tasavvuf ve tarikatı inkâr etmeleri, aklı ön plana çıkaran Kelam ilmine bidat nazarı ile bakmaları, hep bu bağnaz fikirlerindendir.

Yukarıda özetle verdiğimiz ekollerin hepsi doğru bilgiye ulaşmayı mümkün gören ekollerdir. Bu yüzden, bu ekollerde, “doğru bilgiye ulaşılır mı ulaşılmaz mı?” sorusundan ziyade hangi vasıta ile ulaşılır tartışması hâkimdir. Bu görüşlerin İslam ve Ehli Sünnet açısından doğruluk derecelerini yazının ileri ki bölümlerinde inceleyeceğimiz için burada değinmiyoruz.

İkinci Ekol: İnsanlık düşünce tarihinde mutlak doğru bilgiye ulaşılamayacağını savunan ekollerde vardır. Bunları da özetle izah edelim.

Septisizm (Şüphecilik): Doğru bilgiye ulaşmanın imkânsız olduğunu savunan genel felsefedir. Bunlar da kendi aralarında şiddet bakımından sınıflara ayrılırlar. Bazıları doğru bilgiye ulaşmayı muhal görürken, bazıları da şüphe ile yaklaşır.

Agnostisizm: Bunlar insanın mahiyetinden kaynaklanan bir yetersizlikten dolayı insanın hiçbir zaman eşyanın hakikatini idrak edemeyeceğini savunan bir ekoldür.

Protagoras: "İnsan her şeyin ölçüsüdür" der. Protagoras'a göre tüm bilgilerimiz duyumdan gelir. Duyum insandan insana değişir. Bir şey bana nasıl görünüyorsa benim için öyledir. Rüzgâr üşüyen için soğuk, üşümeyen için soğuk değildir. Yani ortak bir doğrunun olamayacağını savunuyor. Doğrular her kişiye göre değişir diyerek genel kabul görmüş bir doğrunun olamayacağını iddia ediyor.

Düşünce tarihinde doğrunun bilinmesinin imkânsızlığını savunan bu fikri akımlar, pek itibar görmemişler ve ekseri filozoflar tarafından dışlanmışlardır. Onun için bu akımlar doğrunun bilinebilirliği görüşündeki ittifakı bozamazlar. Şimdi bu genel tariften sonra bazı tespitler için madde madde mülahazalar yapalım.

Birincisi: Her bir felsefi akım bir hakikatin ucunu veya kırıntısını anlamış ve mesleğine tatbik etmiş. Onun için bu ekolleri değerlendirirken, bütününe batıl ve yanlış demek doğru olmaz. Üstad Hazretleri bu manaya; “Her batıl mezhep içinde bir dane-i hakikat bulunabilir”, diyerek işaret ediyor.

İkincisi: Bu felsefi ekollerden hiç birisi hakikati bütünü ile ihata edemediği için, kendi görüşüşünden başka hiçbir görüşü doğru kabul etmiyor. Diğerlerini yanlış ve batıl olmak ile itham ediyor. Bu da felsefenin kendi içindeki bir çelişkisi ve tutarsızlığı olarak beliriyor. İmam Gazali eserlerinde bu tutarsızlıkları tek tek göstererek onları eleştiriyor

Yine Üstad Hazretleri bir temsil ile bu manayı şöyle tarif ediyor:

"Evet, hakikat-i mutlaka, mukayyet enzar ile ihata edilmez. Kur'ân gibi bir nazar-ı küllî lâzım ki ihata etsin. Kur'ân'dan başka, çendan Kur'ân'dan da ders alıyorlar, fakat hakikat-i külliyenin, cüz'î zihniyle yalnız bir iki tarafını tamamen görür, onunla meşgul olur, onda hapsolur. Ya ifrat veya tefritle hakaikın muvazenesini ihlâl edip tenasübünü izale eder. Şu hakikat Yirmi Dördüncü Söz'ün İkinci Dal'ında acip bir temsille izah edilmiştir. Şimdi de başka bir temsille şu meseleye işaret ederiz."

"Meselâ, bir denizde, hesapsız cevherlerin aksâmıyla dolu bir definenin bulunduğunu farz edelim. Gavvas dalgıçlar, o definenin cevahirini aramak için dalıyorlar. Gözleri kapalı olduğundan, el yordamıyla anlarlar. Bir kısmının eline uzunca bir elmas geçer. O gavvas hükmeder ki, bütün hazine, uzun direk gibi bir elmastan ibarettir. Arkadaşlarından, başka cevahiri işittiği vakit hayal eder ki, o cevherler bulduğu elmasın tâbileridir, fusus ve nukuşlarıdır. Bir kısmının da kürevî bir yakut eline geçer. Başkası, murabba bir kehribar bulur, ve hâkezâ, herbiri eliyle gördüğü cevheri, o hazinenin aslı ve mu'zamı itikad edip, işittiklerini o hazinenin zevâid ve teferruatı zanneder. O vakit hakaikın muvazenesi bozulur. Tenasüp de gider. Çok hakikatin rengi değişir. Hakikatin hakikî rengini görmek için tevilâta ve tekellüfâta muztar kalır. Hattâ, bazan inkâr ve tâtile kadar giderler. Hükema-yı işrâkıyyunun kitaplarına ve sünnetin mizanıyla tartmayıp keşfiyat ve meşhudâtına itimad eden mutasavvıfînin kitaplarını teemmül eden, bu hükmümüzü bilâşüphe tasdik eder. Demek, hakaik-ı Kur'âniyenin cinsinden ve Kur'ân'ın dersinden aldıkları halde -çünkü Kur'ân değiller- böyle nâkıs geliyor."

"Bahr-i hakaik olan Kur'ân'ın âyetleri dahi o deniz içindeki definenin bir gavvâsıdır. Lâkin onların gözleri açık; defineyi ihata eder. Definede ne var, ne yok, görür. O defineyi öyle bir tenasüp ve intizam ve insicamla tavsif eder, beyan eder ki, hakikî hüsn-ü cemâli gösterir."(1)

Üçüncüsü: Doğru bilgiye ulaşmakta yukarıdaki felsefi ekollerin tespit ettiği her bir vasıta aslında elzem şeylerdir. Adeta bir bütünün parçaları gibidir. Nasıl arabanın hareket etmesi için tekerlek, motor, benzin vesaire lazım, bu parçalardan birisi eksik olursa araba hareket etmez. Aynen bunun gibi, Allah insan mahiyetini bir bütün olarak yaratmıştır, bu bütünlük içinden bir parçayı atarsan, o mahiyet arabanın âtıl kalması gibi âtıl kalır, işlemez. Yani insana akıl da lazım, sezgi de lazım, duyu organları da lazım, vahiy ve ilahi haber de lazım; bunların biri lüzumlu diğeri lüzumsuz demek, batıl ve yanlış olur.

Dördüncüsü: İnsanı bir vasıtaya mahkûm etmek yanlış hüküm ve neticelere sebebiyet veriyor. Mesela, akıl ve duyuları olmayan bir adama Kur'an okumak ve nakli delilleri telkin etmek ne fayda sağlar. Kalbi melekesi inkişaf etmemiş birisi Kur'an ve Sünnetin letafet ve inceliklerini idrak edemez. Onun için insan mahiyetinde köşe taşları konumunda olan her bir bilgi vasıtasının işlettirilip inkişaf ettirilmesi gerekir. O zaman insan, tekemmül ile kâmil bir insan olur. Yoksa bir vasıta da kaybolup diğerlerini göremeyen adam, aynen filozofların birbirleri ile çekiştiği gibi kendi âleminde çekişip durur.

Beşincisi: İnsanlık bazı hakikatleri hisseder, ama tam ihata edemediği için ahenkli olarak tam tarif edemez. Tam tarif için külli ve ihatalı bir nazar lazımdır. İnsanlık ve hususen insanlığın aklı konumunda olan filozof ve düşünürler, insanın mahiyetini cüzi ve kayıtlı olarak ifade etmişlerdir. Bu yüzden, insanın mahiyetindeki her bir vasıtayı diğerlerini inkâr ederek kendilerine esas almışlardır.

Ama külli ve ihatalı bir nazara sahip olan Kur'an ise, her şeyi yerli yerine koymuş ve hepsine gereken değeri vermiştir. Bu yüzden, Kur'an içinde insanlığın hissettiği o belirsiz hakikat daha bariz ve anlaşılır olarak ifade edilmiştir. Ama maalesef her insan Kur'an’ın o bariz ve anlaşılır yazısını okuyamadığı ve göremediği için idrak edemiyor. İşte akliyatta zayıf olan bazı bidat mezhepler Kur'an’ın o ahenkli ve ihatalı yazısını tam okuyamadıkları için, ilham manasını inkâr ediyorlar. Hâlbuki Kur'an insanın realitesini inkâr etmez, bütünü ile sergiler o bütünü okuyamamak insana ait bir kusurdur.

Özet olarak akıl, duyumlar, sezgi ve vahiy insanlığın ortak kabulü olan değerlerdir. Hepsi hayatın bir hakikatidir. Bunların biri için diğerini inkâr etmek hakikate zulümdür. Yani insanlık sezgi ve ilham manasını kabul etmiştir; ama yerli yerine oturtamadığı için yanlış yerlerde kullanmıştır ya da eksik kalmıştır. İnsanlığın ortak kabulü olan bir şeyi yok saymak, akla ziyan bir şeydir. Bu hüküm ve ölçü diğer vasıtalar içinde geçerlidir.

  • Akıl, duyum, sezgi, vahiy gibi bilgi vasıtaları tek başına doğru bilgi için yeterli midir?

AKIL: Akıl şüphesiz insanın sahip olduğu en mühim bit latifedir.

Akıl; kavrayış, zekâ, idrak etme ve düşünme aletidir.

Akıl, ruh gibi hakikati ve mahiyeti tam olarak anlaşılmayan ilahî bir sırdır. Akıl, insanı zararlı şeylerden muhafaza için verilen bir cevher-i nurani ve bir burhan-ı rabbanidir. Akıl, hak ve batılı, hayır ve şerri, kemal ve noksanı, faydalıyı ve zararlıyı birbirinden tefrik edip insanı doğru yola sevk eden İlahî bir nur, Rabbanî bir mürşit ve manevi bir kuvvettir.

Akıl, ruhun müsteşarı ve sadrazamı hükmündedir. Akıl, eserden müessire intikale vesile olan bir idrak vesilesidir. Zira akıl, insanı göz ile görünen ve kâinat denilen şu müşahede âlemindeki harika eserlerden, görünmeyen ve müessir-i hakiki olan Halık’ı kâinata götürür. Bir saadet anahtarı olan akıl, Cenab-ı Hakk’ın kâinatta tecelli eden sonsuz azamet ve kudretini, rahmet ve inayetini, lütuf ve keremini müşahede eder. Zaten aklın en birinci ve en mühim vazifesi de budur.

Akıl şu kâinat kitabını ve onda tecelli eden isim ve sıfatları okuyup anlayacak ve hükümler çıkaracak bir kabiliyette yaratılmıştır.

Nev-i beşer; “kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesi” olan akıl sayesinde fevkalade bir iktidara, ilim ve terakkiye mazhar olmuştur. Nitekim ilim ve medeniyet sahasındaki terakkiler de manevîyat âlemindeki inkişaflar da akıl sayesinde meydana gelmiştir. İnsan kuvve-yi akliye sayesinde dünyayı kendine hadim ve hizmetkâr etmiş, nice garip ve acip eserler, kasırlar ve konaklar inşa etmiştir.

Ancak akıl, her şeye kâfi gelmediğinden dolayıdır ki, insanları irşat için, kitaplar, peygamberler ve mürşitler gönderilmiştir. İnsan, akıl sayesinde dini ve dünyevi birçok vazifeler ile mükellef kılınmış, bu vazifelerin güzel bir şekilde yerine getirilmesi için de kitaplar ve peygamberler gönderilmiştir. Çünkü idraki hudutlu ve malumatı mahdut olan bir akıl fizik ötesindeki birçok gizli hakikati kavrayamaz, ezeliyet ve ebediyeti ihata edemez, dinin birçok gerçeklerini bilemez. Bu gibi mühim hakikatler, hak ve gerçekler ancak vahyin ziyası, peygamberlerin bildirmesi ve mürşitlerin talimi ile bilinir ve anlaşılır.

Evet, nasıl ki, bütün çiçeklerin açması, ağaçların meyve vermesi için güneşe ihtiyaç varsa, kalp ve gönüllerin nurlanması ve akılların irşadı için de başta hidayet güneşi olan Hz. Peygamber’e (s.a.v), bütün çiçeklerin ve onların vekili olan mürşit, müceddid ve evliyalara o derece ihtiyaç vardır. Dünyada her hastalığın bir tabibi olduğu gibi, içtimaî ve manevî hastalıkların tabibi de peygamberler ve alimlerdir. İnsanlara Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarını anlatmak, onları birçok manevî hastalıklardan korumak, cehaletten kurtarıp, fikren ve ilmen terakki ettirmek için peygamberler ve mürşitler gereklidir. Eğer bu mürşitler olmasa idi, insan, Allah’ın en büyük ihsanı olan akıl nimetini nasıl ve nerede istimal edeceğini bilemez ve istikamette yürüyemezdi. Birçok gizli hakikatler, nübüvvetin nurlu penceresinden görülür. Evet, onların sayesinde ulum ve marifet bütün cihanı ışıklandırmış ve biiznillah kıyamete kadar da ışıklandırmaya devam edecektir.

Felsefe hep ihtimaller üzerine hareket eder. Bu bakımdan felsefeciler, tarih boyunca bir noktada ittifak edememişlerdir. Onlar hep birbirlerini tekzip ve fikirlerini çürütmekle meşgul olmuşlardır. Çünkü onların membaı sadece akıl ve fikr-i beşerdir. Herkes kendi aklı ile hareket etmiş, kendi ilmini kâfi görmüştür. Sadece akıl ile hareket etmek, hadiselerin iç yüzünü, necat yolunu, âlem-i ahirette olacak vukuatları bilemez ve bilemedi de. Demek ki, akıl tek başına hakiki mürşit olamaz, neyin helal neyin haram olduğunu bilemez ve sırat-ı müstakimde yürüyemez. İnsanın istikamette yürümesi, dünya ve ahiret saadetine kavuşması için peygamberlere, kitaplara ve mürşitlere ihtiyaç vardır. Kur’an ve diğer semavi kitaplar, âlem-i ahirette olacak bütün hadiseleri bir harita gibi insan aklının önüne koymuştur. Vahy-i ilahide akıl ve mantığın kabul edemeyeceği veya iptal edeceği hiçbir hakikat yoktur.

DUYU ORGANLARI: Bunlar görme, işitme, dokunma, koklama, tatma vasıtaları ile bir takım tecrübe vesilesiyle doğru bilgiye ulaşılacağını savunan bir ekoldür. Elbette akıl bahsinde denildiği gibi, nasıl akıl doğru bilgiye ulaşmada mühim ve elzem bir vasıta ise, şu duyu organları ve tecrübe de o derece mühim ve lüzumlu birer vasıtalardır. Bunlar olmadan insanın doğru bilgiye ulaşması mümkün değildir. Görmeyen, işitmeyen, tatmayan, koklamayan, dokunma duyusu olmayan bir adam, eşya ile irtibat kuramayacağı için bilgiye ulaşması mümkün değildir. Zira Kur'an muşahhas bir kitaptır, görmekle ve işitmekle anlaşılır. Bütün duyumları kapalı olan birisinin dış âlemle iletişimi kapalı olmasından ve doğru bilgiye ulaşması mümkün olmamasından dolayı, bu ekol aşırı giderek doğru bilgiye ulaşmanın tek vasıtası olarak duyu organları ve tecrübeyi görmesi zıt bir aşırılıktır. Zira bu duyu organları açık olsa ama akıl olmasa bu duyu organların ne ehemmiyeti var? Aynı şekilde hepsi tamam olsa ama vahiy olmasa yine akıl ve duyu organlarının bir ehemmiyeti olmaz. İşte bu ekoller bir dane-i hakikati idrak etmişler, ama bütünü idrak edemedikleri için hep yanlış ve eksik kalmışlardır.

SEZGİ VE KALP: Bunlar da doğru bilginin tek kaynağı olarak kalbin aydınlaması sonucu kalp gözünün açılmasını savunuyorlar. Yani eşyanın künhü ve hakikati ancak kalp gözü ve sezgi ile bilinebilir fikrini savunuyorlar. Bunların da diğer ekollerde olduğu gibi, ellerinde bir hakikat kırıntısı vardır, ama sadece bu vasıtayı ölçü almaları ve diğer vasıtaları inkâr etmeleri ifrattır. İnsanlık tarihinde vahyin ve diğer vesilelerin kontrolünde kalbi işlettirmekle manevî ve ulvî âlemlere kapı açan milyonlar evliya ve asfiyanın varlığı, bunun ehemmiyetini ilan ediyor. Ama maalesef bunun yanında vahyin kontrolünden çıkmış ekoller de tarihte var olmuştur. İkisini aynı kefeye koyup topluca bu vasıtayı inkâr etmek ayrı bir cehalet ve ayrı bir ifrattır. İslam’ın içindeki kalbi mesleklerle İslam dışı sezgici akımları bir tutmak ihatasızlıktan gelen bir yaklaşımdır. Nasıl ki insan aklı ile kâinat kitabını okuyorsa, kalp de onun başka bir latifesidir; onunla da başka âlemleri okuyor. Yalnız her iki latife de vahyin ışığı ile bunu yapabilir. Yoksa din diye bir şey ortada kalmaz. Nasıl akıl tek başına mutlak doğru bilgiye ulaşmakta yeterli olamıyorsa, kalp ve sezgi de tek başına mutlak doğru bilgiye ulaşmakta yeterli değildir. Buna şahit İslam dışındaki sezgici akımların fikirleridir. Hatta İslam içinde de bir takım bidat fırkalar bunun muşahhas misalidir. Kur'an ve Sünnet açısından ilham ve sezginin yeri ve meşruluğu ileride ayrıca işleneceği için burada kısa kesiyoruz. Zaten biz bu kısımda bütün insanlık açısından bir değerlendirme yapıyoruz İslam açısından değerlendirme yazının ileri kısımlarında yapılacak.

VAHİY VE NAKİLCİLİK: İnsanlık tarihinde sadece nakil ve vahyi esas alıp, diğer bilgi vasıtalarını yok sayan dogmatik bir yapıda oluşmuştur. Bunlar daha çok Hristiyan ve Yahudilikte görünen ama kısmen de olsa İslam içine de sızan bir yapılanmadır. Avrupa’nın orta çağ zihniyeti tamamen bu fikrin mahsülüdür. Akıl, duyumlar ve tecrübe tamamen dışlanmış müthiş bir dogmatizm meydana çıkmıştır. Kilise bunu otoritesini sağlamlaştırmak için kullanmıştır. Zira akıl ve tecrübe devreye girse, insanlar taklitten ve taassuptan kurtulacak ve kiliseyi sorgulamaya başlayacaktı. Bunun da Kilise otoritesi için hiç de iyi olmayacağı aşikârdır.

Semavi kitaplar insanların akıl, kalp ve duyu organlarını aydınlatmak ve yol göstermek için Allah tarafından gönderdiği tamamlayıcı bir unsurdur. Yoksa insanları sömürmek, uyutmak ve taklide mahkâm etmek için gönderilmiş unsurlar değillerdir. Yani buradan şu netice çok net olarak anlaşılıyor ki, ayet aklı, akıl kalbi, kalp de insanın âlemini aydınlatmakta bir metot ve hiyerarşidir. Bu metot ve sıralama atlanır ya da bozulursa formülde bozulmuş olur. O zaman insanın rotası kaybolur; dalalet ve batıla düşmek kaçınılmaz olur. Bu yüzden, başta ayet, sonra akıl, sonra aşk beraber el ele verirse insan-ı kâmil tezahür eder. Ayet aklın rehberi, akıl kalbin rehberi, kalp de insanın hayatının rehberidir.

Maalesef İslam âleminde de bu tarz dogmatik nakilci bidat fırkaları türemiştir. Bunlar ayetin zahirini esas alıp aklı ve kalbi inkâr ederek, donuk bir din anlayışını kabul ettiler. Bu yüzden taklit, taassup, yeknasaklık, tekfir, ihtilaf, zihni daralma ve terör gibi illetler bu dogmatik nakilci din anlayışının neticeleri olarak tezahür etmişlerdir. Bunlar tarihte haricilik, şimdi Vehhabilik ve Neo Selefçilik akımlarıdır. Ama cadde-i Kübra olan Ehl-i sünnet ise, bu aşırı dogmatik anlayışları reddederek tarikat ve tasavvuf mesleklerini kabul etmişlerdir. İslam âlemininumumi anlayış ve tutumu budur.

Netice olarak, insanın mutlak doğru bilgiye ulaşmasında yukarıda sayılan her bir vasıta çok elzemdir. Bunlardan birisi atlanır ya da inkâr edilirse, doğru bilgiye ulaşmak imkânsız olur. İnsanlık kendi içinde bu vasıtalar etrafında kümelenip birini esas alırken, diğerini inkâr ya da ihmal etmiştir. Bu da insanların ekserisini dalalet ve küfürden kurtaramamıştır. Bu yüzden Allah, insanları aydınlatmak ve hakkı tesis etmek için Kur'an ve Hazreti Muhammed (sav)’i göndermiştir. Kur'an ve sünnet insanların elinde olan akıl, kalp, duyu organlarını nerede ve nasıl kullanacağını istikamet üzere tarif ve tespit etmiştir. Bize düşen bu bilgi kaynağına ve vasıtalarına gereken değeri verip istikamet üzere kullanmaktır. Yoksa birini esas alırken, diğerini dışlayıp inkâr etmek istikamet değil, idlaldir.

(1) bk. Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Üçüncü Şule.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Fatih akbal
''Nasıl akıl insanın bir cihazı ise insan bu cihaz ile kainat kitabını okuyorsa, kalpte insanın başka bir cihazıdır, kalpte başka alemleri okuyan ve o alemlerle iletişim kuran önemli bir cihazdır.'Çok güzel tespitleriniz.' yanlız kanaatim sudur ki bir budist hrıstıyan musevi vs islamın yasak ettiği günahlardan kaçınsa ve kendi inancıyla yasamıs olsa kalp gözü açılmaz yanlız islam dinine girmiş gunahlardan sakınıp salıh amel isleyen ibadet eden insan iman da derinlere inecegınden kalp gözü acılır ve Allahın sevdiği kulu olduğundan gaybdan dahi haberdar olur ben buna şahitlik ettim bu yüzyılda kalbin anahtarı kuran ve sunnettir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
zerre16

Bilginin kaynağı esma-yı İlahiyedir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...