"O ulûm-u felsefeyi, pek yanlış olarak, maden-i tekemmül ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki, o felsefî meseleler ruhumu çok fazla kirletmiş..." ifadelerindeki "felsefi ilimler" nelerdir; "felsefi meselelerin kirleri"ne örnek verir misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Felsefe, kelime olarak hikmet demektir. Istılah olarak herkesçe kabul edilen bir tarifi yoktur. Her felsefi ekol kendi açısından ve kendi meşrebine göre tarif yapmıştır. Bu yüzden ortak ve genel bir tarif yapamıyoruz. Ama Risale-i Nur'da öne çıkan veçhesi ile vahyi kabul etmeyen felsefe, doğru ve mutlak bilgiye ulaşmanın ancak akıl ile mümkün olacağını savunan bir düşünce sistemidir.

Risalelerde, “hikmet-i fenniye ile hikmet-i felsefe” aynı mânada kullanılmaktadır. Eşyanın taşıdığı özellikleri ve onlardan istifade etme yollarını ortaya koyan bütün aklî ilimler “felsefe” olarak ifade edilmiş oluyor.

Burada şöyle bir incelik de olabilir: Bir fen bilgini, kâinattaki hâdiselerin hikmet yönünü kendi aklınca değerlendiriyor ve bunlara şahsî izahlar getiriyorsa, onun yaptığı da bir çeşit felsefedir. Üstad Hazretleri bir risalesinde “ilm-i hikmet dedikleri felsefe” ifadesini kullanır. Üstad'ın hikmet saymadığı ve karşı çıktığı felsefe, varlık âlemi hakkında, “Yaratıcıyı hiç nazara almadan ve dikkatleri O’nun hikmet ve rahmetine hiç çevirmeden” verilen fen bilgileridir.

Yoksa bu âleme “kitab-ı kâinat” diyen, ondaki kanunları “şeriat-ı fıtriye”, mahlûkatı ise “kelimat-ı kudret” olarak nazara veren bir Üstad'ın, fen ilimlerine karşı olması düşünülemez.

Üstad Hazretleri Risale-i Nur'un çok yerlerinde akıl ile vahyin mukayesesini yapar; aklın tek başına hakikate ulaşamayacağını kat’i deliler ile ispat eder. Aklı yıldız böceğine, vahyi ise güneşe benzetir. Sadece aklı esas alanlar, yıldız böceği gibi karanlıklar içine gömülürler.

Felsefe, vahyin terbiyesine girmez. Felsefeye göre insan, aklı ile her şeyi bilebilir ve bulabilir. Bu noktadan felsefi ekollerin büyük bir kısmı, dini ve vahyi inkâr eder.

Bir insan ne kadar zeki, kabiliyetli, temiz, ince anlayışlı, ilim ve irfanda ileri olursa olsun yine de bir peygambere ihtiyacı vardır, ondan müstağni olamaz. İnsan, sadece aklını kullanarak varlıkları tanır ve vazifelerini bilir; fakat onların yaratılış gayelerini, tesbih ve ibadetlerini anlayamaz. İnsan, mücerred akıl ile Allahü Teâlâ 'nın varlığını bilse dahi, O Zât-ı Akdes'in kudsî sıfatlarını ve esmâsını, bu kâinatın yaratılış hikmetini, insanların vazifelerini, şu mevcudatın nereden gelip, nereye gittiklerini ve ahirete ait hakikatleri bilemeyeceğinden Cenâb-ı Hak onlara peygamberler ve semavî kitaplar gönderdi. Tevhid akidesi, hakikat-ı eşya, insanın ve kâinatın yaratılış gayesi gibi ulvî hakikatler, ancak peygamberler ve semavî kitaplar ile anlaşılır ve bilinir.

Hem bu kâinatın ve insanın yaratılışındaki âli maksatlar ve İlâhî hikmetler ancak “yüksek dellal, doğru keşşaf, muhakkik üstad ve sadık muallim” olan başta Habib-i Kibriya Efendimiz (asm.) olmak üzere diğer bütün peygamberlerle bilinir ve anlaşılır.

Peygambere tabi olmayan ve vahyin ışığı ile aydınlanmayan akıl, sırat-ı müstakimde yürüyemez, ufku her şeyi kuşatamaz ve tam bir mürşid olamaz. Çünkü akıl da bir mahlûktur, idraki sınırlı ve mahduttur. Nitekim Aristo ve Eflatun gibi üstün zekâ sahibi olan dahiler, Allah’a iman ettikleri halde, tekrar dirilmenin ruhen olacağına inanmışlar ve bedenin de dirilmesini akıllarına sığıştıramamışlardır.

Her şeyi akıl ile halletmeye çalışan felsefeciler, tarih boyunca hiçbir noktada ittifak edememiş, birbirlerinin fikirlerini çürütmekle meşgul olmuşlardır.. Herkes kendi aklı ile hareket etmiş, kendi ilmini kâfi görmüştür.

Üstad Hazretleri felsefiyi müspet ve menfi olmak üzere iki kısma ayırmıştır. Üstad, menfi kısmını şiddetli bir şekilde tenkit etmiş, Risale-i Nur'un çok yerlerinde bozuk ve esassız temellerini kat’i deliller ile çürütmüştür.

Müspet felsefe ise vahye tabi olan, onun terbiye ve rehberliği ile hareket eden din ile barışık bir yoldur. Risale-i Nurlarda muzır ve dalalet olarak gösterilen, menfi felsefedir. Felsefe kâinata ve mevcudata mana-yı ismi ile baktırır. Bu felsefeye göre kâinat Allah’ın isim ve sıfatlarının talim edildiği bir mektep değil, kendi hesabına çalışan manasız ve sanatkârsız bir tesadüf yumağıdır.

Evet, vahyin neticesi olan Kur’ân’ın iman hakikatlerine dair getirmiş olduğu deliller ve usuller ile aklın meyvesi hükmünde olan felsefenin getirmiş olduğu delil ve usuller arasında dağlar kadar fark vardır. Felsefenin getirdiği devir ve teselsül delilleri imana dair huzur ve itminanı vermekten gayet uzak iken, Kur’ân’ın getirmiş olduğu ihtira ve inayet delilleri her şeyin üstünde Allah’ı isim ve sıfatlarını gösteriyor ve hakiki marifet dersini veriyor.

Üstad Hazretlerinin, "ruhumu kirletti" dediği felsefe aslında menfi felsefe değil, müspet felsefenin Kur’ân karşısındaki gayet sönük metotlarıdır. Üstad Hazretleri bir dönem iman hakikatlerini felsefenin uzun ve karmaşık delilleri ile ispata kalkışmış ve bunların dinsizlik karşısında yetersiz olduğunu görmüştür. "Ruhumu kirletti" demesi, "boş yere meşgul etti" manasındadır. Yoksa menfi felsefenin tesiri altında kalıp kalp ve ruhunun yaralanması manasında değildir.

Üstad Hazretleri iki meslek arasındaki azim farka şu şekilde işaret ediyor:

"Bazı Sözlerde ulema-i ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur’ân’dan alınan minhâc-ı hakikînin farkları hakkında şöyle bir temsil söylemişiz ki:

"Meselâ, bir su getirmek için, bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir, tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmaya ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de:"

"Ulema-i ilm-i kelâm, esbabı, nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhaliyetiyle kesip, sonra Vâcibü’l-Vücudun vücudunu onunla ispat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur’ân-ı Hakîmin minhâc-ı hakikîsi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Herbir âyeti, birer asâ-yı Mûsâ gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. وَفِى كُلِّ شىْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ (Her şeyde Allah’ın birliğini gösteren bir delil vardır.) düsturunu her şeye okutturuyor."

"Hem iman yalnız ilim ile değil; imanda çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlimle gelen mesâil-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalb, sır, nefis, ve hâkezâ, letâif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa noksandır. İşte, Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin Râzî’ye bu noktayı ihtar ediyor."(1)

(1) bk. Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...