"Felsefe", "Feylesof-Filozof" ne demektir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Felsefe, kelime olarak hikmet sevgisi ve hikmet arayışı demektir. Istılah olarak ise, herkesçe kabul edilen tam bir tarifi yoktur. Her felsefi ekol kendi açısından ve kendi meşrebine göre tarif yapmıştır. Bu yüzden, müşterek ve umumi bir tarif yapamıyoruz.

Eşyanın taşıdığı hususiyetleri ve onlardan istifade etme yollarını ortaya koyan bütün aklî ilimler “felsefe” olarak ifade edilmektedir.

Burada şöyle bir incelik de olabilir: Bir fen âlimi, kâinattaki hâdiselerin hikmet yönünü kendi aklınca değerlendiriyor ve bunlara şahsî izahlar getiriyorsa, onun yaptığı da bir çeşit felsefedir.

Yunanca hikmet sevgisi manasındaki bu kelime, insanlığın düşünce tarihi için kullanılmaktadır.

Feylesof ise, felsefe yapan ya da felsefeyi meslek kabul eden Aristo, Farabî ve İbn-i Sina gibi kimselere denir.

Felsefenin başlıca üç bölümü vardır: Ontoloji (varlık), Epistemoloji (bilgi), Değerler Felsefesi (Bu da ahlak ve estetik şeklinde ikiye ayrılır.).

Varlık felsefesi; “Varlığın sebebi var mıdır? Eşyanın hakikati nedir?” gibi sorular üzerinde durur.

Bilgi felsefesi; “Bilgi nedir? Eşya hakkında kesin bilgiye ulaşılabilir mi? Bilginin kaynakları nelerdir? Bilginin değeri nedir?” gibi soruları ele alır.

Ahlâk felsefesi; ahlâkın menşeini, düsturlarını ve kaidelerini araştırır. Estetik ise, sanatla ilgili meseleler üzerinde yorumlar yapar.

Görüldüğü gibi, felsefenin araştırdığı konularla dinin ele aldığı meselelerin ekserisi çakışmaktadır. Yani, bu mevzular, aynı zamanda dinin de mevzularıdır. Ancak, din bunları vahiy merkezli olarak cevaplandırırken, felsefe akıl merkezli olarak bunlara cevap arar. Gerçek şu ki, fizik sahasında akla büyük işler düşerken metafizik sahasında aklın gücü çok azdır. Çünkü akıl henüz kendisinin ne olduğunu tam mânâsıyla anlamış değildir.

Felsefe, vahyin terbiye ve raiyetine girmez, sadece aklı esas alır ve onu vahyin yerine ikame eder. Felsefeye göre insan, aklı ile her şeyi bilebilir ve bulabilir. Bu yüzden, vahiy ve peygamberin terbiyesine girmeye mecbur değildir. Bu noktadan felsefi ekollerin büyük bir kısmı dini ve vahyi inkâr eder.

İslâm Dini, menşeinde vahye dayanmakla beraber, akla çok büyük önem verir. Fakat aklı her şey olarak da görmez. Zira akla dayanan felsefecilerin birbirinden farklı neticelere varmaları gösteriyor ki, akıl fizik sahasında bile çoğu zaman yeterli değildir.

Metafizik sahada ise akıl yalnız başına fazla bir iş göremez. Görme hâdisesinde gören bir gözle beraber bir de ışığa ihtiyaç olduğu gibi, fizik ötesi gerçekleri görmek için de akıl gözüyle beraber vahiy güneşine ihtiyaç vardır.

Bir insan ne kadar zeki, kabiliyetli, temiz, ince anlayışlı, ilim ve irfanda ileri olursa olsun yine de bir peygambere ihtiyacı vardır, ondan müstağni olamaz. Her insanın anlayış ve kabiliyeti farklıdır. Bu bakımdan herkes aynı derecede her hakikati anlayamaz, hayır ve şerri birbirinden ayıramaz. Birinin şer dediğine diğeri hayır diyebilir. İnsan, sadece aklını kullanarak varlıkları tanır ve vazifelerini bilir; fakat onların yaratılış gayelerini, tesbih ve ibadetlerini anlayamaz. Tevhid akidesi, hakikat-ı eşya, insanın ve kâinatın yaratılış gayesi gibi ulvi hakikatler, ancak onlar ile anlaşılır ve bilinir. Hem bu kâinatın ve insanın yaratılışındaki âli maksatlar ve ilahi hikmetler ancak “yüksek dellal, doğru keşşaf, muhakkik üstad ve sadık muallim” olan başta Hz. Muhammed (s.a.v) olmak üzere diğer bütün peygamberlerle bilinir ve anlaşılır.

Üstad Hazretleri bir risalesinde “ilm-i hikmet dedikleri felsefe” şeklinde bir ifade kullanır. Üstad'ın hikmet saymadığı ve karşı çıktığı felsefe, varlık âlemi hakkında, “Yaratıcıyı hiç nazara almadan ve dikkatleri O’nun hikmet ve rahmetine hiç çevirmeden” verilen fen bilgileridir.

Üstad Hazretleri Risale-i Nur'un çok yerlerinde akıl ile vahyin mukayesesini yapar, aklın tek başına hakikate ulaşamayacağını kat’i deliler ile ispat eder. Aklı yıldız böceğine, vahyi ise güneşe benzetir. Şayet akıl kendine itimat edip, vahiyden kendini uzaklaştırı ise, yıldız böceği gibi karanlıklar içine gömülür, kendi azalarını bile göremez hale gelir. Bu hali ile güneşe meydan okuması ise çok gülünç bir durumdur.

İnsanın, cüz-i aklı ile Allah’ın sonsuz ilminden gelen vahye meydan okuması ve aklı kendine mutlak rehber görmesi azim bir hatadır.İnsan, mücerred akıl ile Allahü Teâlâ 'nın varlığını bilse dahi, O Zât-ı Akdes'in kudsî sıfatlarını ve esmasını, bu kâinatın yaratılış hikmetini, insanların vazifelerini, şu mevcudatın nereden gelip, nereye gittiklerini ve ahirete ait hakikatleri bilemeyeceğinden Cenâb-ı Hak onlara peygamberler ve semavî kitaplar gönderdi.

Bunun en güzel delili felsefecilerin hakikatleri bulmaktaki acziyetleri, her felsefi ekolün, diğer ekolleri tezyif ve tenkir etmesidir. Sadece aklı esas alan, her şeyi akıl ile halletmeye çalışan felsefeciler, tarih boyunca hiçbir noktada ittifak edememişler, birbirlerini tekzip ve birbirlerinin fikirlerini çürütmekle meşgul olmuşlardır. Herkes kendi aklı ile hareket etmiş, kendi ilmini kâfi görmüştür. Sadece akıl ile hareket edenler, hadiselerin iç yüzünü, necat yolunu, âlem-i ahirette olacak vukuatları bilemezler ve bilemediler de. Kur’an ve diğer semavî kitaplar, âlem-i ahirette olacak bütün hadiseleri bir harita gibi insan aklının önüne koymuşlardır. Vahy-i ilahide akıl ve mantığın kabul edemeyeceği veya inkâr edeceği hiçbir hakikat yoktur.

Peygambersiz akıl, her zaman sırat-ı müstakimde yürüyemez, ufku her şeyi kuşatamaz ve tam bir mürşid olamaz. Çünkü akıl da bir mahlûktur, idraki sınırlı ve mahduttur. Nitekim Aristo ve Eflatun gibi üstün zekâ sahibi olan dahi feylesoflar, Allah’a iman ettikleri halde, tekrar dirilmenin ruhen olacağına inanmışlar ve bedenin de dirilmesini akıllarına sığıştıramamışlardır. Onların haşir gibi derin meselelerde ne kadar iptidai ve yetersiz oldukları, eserleri ve fikirlerinde gayet net olarak görünüyor.

Meselâ; Aristo’nun "İlk sebep tezi", Allah’ı anlamak noktasında ne kadar aciz ve nakıs olduklarını gösterir. Kâinatta Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerini görmeyi bırakın, Allah’ın varlığını görmekte bile zorlanmışlardır. Bu da mücerret aklın vahiy karşısında ne kadar aciz, zayıf ve sönük olduğunu gösteriyor. Hâlbuki vahiy her şeyde ve bütün kâinatta Allah’ın varlığını, birliğini, isim ve sıfatların tecellilerini en ami adama da okutturup ders veriyor. Aristo’nun okuyamadığı ince meseleleri Kur'an’ın en basit talebesi bile okuyabiliyor.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

SORULARLARİSALE 2024 ANKETİ
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

ubeyd123

masallah guzel cevaplanmis. yalniz bir nokta eklemek istiyorum
ustad hazretleri avrupa'yi ikiye ayirdigi gibi felsefeyi de ikiye ayiriyor.vahiy gunesine gozunu kapayanlara ve muspet felsefeye farkli bakıyor. bu mesenin açıklandığı, asa-yı musanin baslarindan bir yer:

Aziz, sıddık kardeşlerim,
Madem Risale-i Nur, makine ile taammüm etmeye başlamış ve madem felsefe ve hikmet-i cedideyi okuyan mektebliler ve muallimler çoklukla Risale-i Nur'a yapışıyorlar.
Elbette bir hakikat beyan etmek lâzım geliyor.
Şöyle ki:
Risale-i Nur'un şiddetle tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe ise mutlak değildir, belki muzır kısmınadır.
Çünki felsefenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemalât-ı insaniyeye ve san'atın terakkiyatına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur'an ile barışıktır.
Belki Kur'anın hikmetine hâdimdir, muaraza edemez.
Bu kısma Risale-i Nur ilişmiyor.
İkinci kısım felsefe ise, dalalete ve ilhada ve tabiat bataklığına düşürmeye vesile olduğu gibi, sefahet ve lehviyat ile gaflet ve dalaleti netice verdiğinden ve sihir gibi hârikalarıyla Kur'anın mu'cizekâr hakikatlarıyla muaraza ettiği için, Risale-i Nur ekser eczalarında mizanlarla ve kuvvetli ve bürhanlı müvazenelerle felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor; müstakim, menfaatdar felsefeye ilişmiyor.
Onun için mektebliler, Risale-i Nur'a itirazsız, çekinmeyerek giriyorlar ve girmelidirler.
Fakat gizli münafıklar nasılki bir kısım hocaları bütün bütün manasız ve haksız bir tarzda, ehl-i medresenin ve hocaların hakikî malı olan Risale-i Nur aleyhinde istimal ettikleri gibi; bazı felsefecilerin enaniyet-i ilmiyelerini tahrik edip, Nurlar aleyhinde istimal etmek ihtimaline binaen, bu hakikat Asâ-yı Musa ve Zülfikar mecmuaları başında yazılsa münasib olur.
SAİD NURSÎ

Asa-yı Musa - 6

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Erdem93352
Dine hizmet eden felsefe hükümlerini ayetlere dayandırıyor. Dinsiz felsefe ise ayet mihengine göre değil akıl mihengine hükümlerini bina ediyor.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
nurcu56

"Felsefe"nin müsbet ve menfisi yani dine hizmet eden ile dinsiz kısmı var mıdır?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Menfi felsefe, aklı esas alıp vahye meydan okuyan, dine muarız bir yoldur. Müspet felsefe ise, vahye tabi, onun terbiye ve rehberliği ile hareket eden ve din ile barışık bir yoldur.

Menfi felsefe, kâinata ve mevcudata mana-yı ismi ile bakar. Yani felsefeye göre kâinat Allah’ın isim ve sıfatlarının talim edildiği bir mektep değil, kendi hesabına manasız ve sanatkârsız bir tesadüf yumağıdır.

Menfi felsefe, insana kendine itimadı ve benlik duygusuna kuvvet vermesini telkin eder. Kur’an ise, insana Allah’a itimat ve tevekkülü ve benlik davasından vazgeçmesini ders verir. Bunların muvazene ve mukayesesi Risale-i Nur'un çok yerlerinde geçiyor.

Menfi felsefe, insanı dünyanın adi ve süfli arzularına teşvik ederken, Kur’an, insanı müteal, yani ulvî âlemlere teşvik eder.

Menfi felsefe insanın nefis ve hevasını serbest bırakırken, yani bunları tatmin için çabalarken, insandaki kalp, ruh, vicdan gibi ulvî hissiyatları mahkûm ve mahpus ediyor. Kur’an ise, tam tersi nefis ve hevaya gem vurup, ulvî olan kalp, ruh ve vicdan gibi hissiyatları tatmin eder.

Menfi felsefe, kâinattaki bütün hâdiseleri manasız ve tesadüf olarak değerlendirirken, Kur'an her şeyin dizgin ve terbiyesinin Allah’ın kudret elinde olduğunu ve hikmet ile hareket ettiğini gösterir.

Menfi felsefe, eşyanın dış yüzündeki sönük nakışlarını nazara verir. Kur’an, her şeyin içyüzünü ve Allah’ın isim ve sıfatlarına bakan noktasını nazara veriyor.

Menfi felsefe, kafa feneri hükmünde olan aklı esas aldığı ve ona dayandığı için temeli çürüktür, sönüktür, eşyanın hakikatine nüfuz edemiyor. Kur’an ise, Allah’ın sonsuz ilminden süzülüp geldiği için, her şeyin özünü ve hakikatini kuşatmış ve muğlâk bir nokta bırakmamıştır.

Felsefenin dine dâhil olup itaat etmesi, aklın, vahyin terbiye ve riyasetine girmesi manasındadır. Felsefe, yani akıl o zaman nurlu ve faydalı olur. Mesela akıl, fen ilimlerini vahyin iyi anlaşılmasında bir vasıta ve vesile yapar. İnsanlığın istirahati ve adaletin tesis edilmesinde yardımcı olan bütün müspet ilimler ve fenler müspet felsefeye dâhildir.

Şöyle bir ölçü ile de meseleye bakabiliriz: Fen ve felsefe, iman ve kalbe hizmet ediyor ise iyi, nefis ve şeytana hizmet ediyor ise kötüdür. 

On İkinci Söz’de Kur’ân şakirtleriyle felsefe talebelerinin görüşleri maddeler halinde sıralanıyor. Bu Söz dikkatle okunduğunda “aramızdaki derenin pek derin olduğu”  ve onlara taviz vermekle bir yere varılamayacağı çok iyi anlaşılır. Örnek olarak, bu maddelerden sadece birisini nakledelim:

Felsefede hedef “menfaat”tir, Kur’ân talebelerinin hedefi ise “fazilet ve rıza-yı İlâhî”dir. Tamamen menfaat üzere kurulan, devletten burs alan çocuğunu evinin kirasına iştirak ettiren, merhamet, sadaka, yardım kavramlarını tuhaf karşılayan, Müslümanların kendilerine yaptıkları ikramlara bir mana veremeyip bunun altında bir art niyet arayan, kısacası menfaatle donuklaşmış vicdanlara ve böylece yıkanmış beyinlere “fazilet ve rıza-yı İlâhî” kavramlarını anlatmak çok zordur.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
cybersalih

"Felsefe"nin günümüzdeki karşılığı nedir? Risalelerin telifi döneminde Kuran'a karşı olan görüş felsefe namıyla anılıyordu, bugün bunun karşılığı nedir?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Felsefenin dine zıt ve zararlı olan kısmı ile Kur'an’ın gölgesinde varlıkların yaratılış hikmetini araştıran kısmı birbirinden ayrıdır. Üstad'ımız bu konuya şöyle açıklık getirmektedir: 

"İşte, bak: Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr, her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde; biri silsile-i nübüvvet ve diyanet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihad etmişse, yani silsile-i felsefe silsile-i diyanete dehalet edip itaat ederek hizmet etmişse, âlem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişlerse, bütün hayır ve nur silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına toplanmış ve şerler ve dalaletler felsefe silsilesinin etrafına cem olmuştur. Şimdi, şu iki silsilenin menşelerini, esaslarını bulmalıyız." (Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)

Dinsiz ve insanlığa zarar veren felsefe, o gün ne ise bugün de aynı ruhla devam etmektedir. Felsefi akımlar yok olmuyorlar; ya şekil ve kabuk değiştiriyorlar ya da tesirini yitirip çekirdek hâlinde insanlık içinde var olmaya devam ediyorlar. O çekirdek hâlinde bulunan felsefi akımlar fırsatını bulduğunda ya da şartlar olgunlaştığında yeniden filizleniyorlar. 

Bu sebeple Risale-i Nur'da hülasa edilen felsefi düşünce, her daim geçerli, her dönem tehlikeli, her an tetikte olan bir düşman hükmündedir; modası ve tehlikesi geçmiş, önemini kaybetmiş bir durum söz konusu değildir. Sadece zamana ve konjoktüre göre şekil değiştiren bir özellik gösterir. 

Menfi felsefe aslında insanlık âleminde nefsi ve şeytanı temsil ediyor. Nefis ve şeytan var oldukça menfi felsefe de var olmaya devam edecektir. Risale-i Nur'un hakikat ve düsturları, nefis ve şeytan ile mücadele ediyor. Nefis ve şeytan da son nefese kadar canlılığını ve varlığını devam ettiren iki tehlikeli büyük düşmandır.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...