"Bir Müslüman bir hakikat-ı imaniyeyi inkâr etse, küfr-ü mutlaka düşer..." İzah eder misiniz? Hristiyan Allah'ı tanısa ehl-i necat mı? Efendimizi tanımayan Müslüman mı?.

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Son din olan İslamiyet'ten haberi olduğu halde, kabul etmeyen herkes ebedî olarak cehennemde kalacaktır. Bu, Kur’an ve sünnetin kat’î bir hükmüdür. Burada en ufak bir ihtilaf ve farklı bir görüş yoktur. İslam dini geçmişteki bütün inanç ve dinlerin hükmünü ve geçerliliğini iptal etmiştir. Hâlihazırda tek geçerli ve hükmü kıyamete kadar devam edecek din, İslam dinidir. İslam’ın zahir ve sarih bir hükmünü inkâr edenin imanı geçerli ve sahih değildir.

Bahsin geçtiği yerde, geçmişteki semavî dinler ile şimdiki İslam arasında bir kıyas yapılıyor. Yoksa, halihazırdaki batıl dinler ile kıyas yapılmıyor. İslam dini, itikad sistemini bir bütün olarak takdim ediyor, bu bütünü parçalamak kabil değildir. Yani İslam’ın şu kadarına iman ederim, ama şu kısmına iman etmem denildiği zaman, iman sahih olmuyor. İslam, itikad esasları arasında kopmaz bir münasebet örmüştür, onları ayırmak kabil değildir.

İslam dini geldikten sonra, hangi itikad zümresinden olursa olsun, İslam’ı bir bütün olarak kabul etmeyen bir kimsenin imanı geçersizdir. Hırıstiyanlar için de durum aynıdır.

İslam dininin ulaşmadığı ya da bir şekilde İslam dinini işitmemiş ve muttali olmamış insanların hükmü ise fetret ehlinin hükmü gibidir. Yani İslam ile tanışmadıkları için mes’ul değildirler ve ehl-i necattırlar.

Birinci hüküm umumî bir hükümdür. Yani İslam kabul edilmedikçe kurtulmak mümkün değildir. İkinci hüküm ise hususî şartları olan bir hükümdür. İki hükmü karıştırmamak gerekir.

Üstad Hazretleri bu zamanda bu hükmü şu şekilde değerlendiriyor:

“Âhir zamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (asm.) bir lakaytlık perdesi gelmiş ve madem âhir zamanda hazret-i İsa'nın din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya mensup Hıristiyanların mazlumlarının çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.”(1)

Üstad'ın bu fikrinin temeli şu ayete dayanıyor:

“Kim doğru giderse sırf kendi lehine gider, kim de sapıklık ederse ancak aleyhine eder. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez. Ve biz resul gönderinceye kadar azaplandırmayız.” (İsra, 17/15)

Peygamber Efendimiz (asm)'in sadece ismini duyan, O'nu tahkik edecek, vasıflarını öğrenecek başka sağlam kaynaklara ulaşamayan kişi mes’ul olmaz. Bu hüküm şu ayetten çıkarılmıştır.

Âdil-i Mutlak olan Cenab-ı Hak, her insana bu dünya imtihanını kazanacak bir akıl ihsan etmiş, ayrıca o aklın istikamet dairesinde yürümesine yardımcı olacak, ona yol gösterecek peygamberler göndermiştir. Bir kaptan ne kadar usta ve mahir olursa olsun, yine de bir haritaya ve pusulaya muhtaçtır.

Bir ayette mealen şöyle buyurulur: “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariat Suresi, 56)

Bazı müfessirler “liya’budûn” (bana ibadet etmeleri) kelimesini “liya’rifun” (beni tanımaları) olarak da tefsir etmişlerdir. Çünkü insanın yaratılışındaki esas maksat marifetullah yani, Halık’ını bilmek, O’na itaat ve ibadet etmektir. O’na nasıl ibadet ve itaat edileceğini ve marziyyatının ne olduğunu bildirenler ise peygamberlerdir.

Bunun içindir ki, Hanefîlerin itikattaki imamları olan Mâtüridî’ye göre; dünyanın ücra bir köşesinde veya esaret altındaki bir beldede dünyaya gelip de bir peygamber ismi duymayan bir insan, sadece aklı ile bu âlemin bir yaratıcısı olduğunu bilirse ehl-i necat olur. Dolayısıyla, bunlar bu cihetle mazur sayıldıklarından namaz, oruç ve zekât gibi dinî hükümlerle mükellef olmazlar. Ancak, Cenâb-ı Hakk’a iman etmenin bunlara farz olup olmadığı konusunda ihtilâf vardır. Eş’arîye’ye göre; sırf akıl ve fikir Allah’ı bilmede kâfi değildir. Herhalde Allah’a imanın kişiye vâcib olması, peygamberler ile sabit olur. Fetret devri insanları, imân etmemekten dolayı Cehennem’e konulmazlar. İmam-ı Eş’arî bu hükmüne, ‘Biz bir kavme Resûl göndermedikçe azab etmeyiz”, âyetini delil gösterir. Fakat Mâtüridîye imamları derler ki: Cenâb-ı Hakk’a iman etmek yaratılışın icabıdır. Herkes aklıyla Allah’ın varlığını anlayabilir. Bir insan nerede ve hangi zamanda bulunursa bulunsun, daima uyanık fikrine çarpan, hikmet ve san’atla yaratılmış binlerce eseri görüp dururken, bunların Yüce Yaratıcısının varlığına akılla yol bulamaması câiz görülemez. Âyette, “azab etmeyiz” ifadesinden maksat ise, dünya azabıdır, âhiret azabı değildir. Yahut bu âyetin ifâde ettiği azab etmeme durumu; anlaşılması mümkün olmayan din hükümlerini yerine getirilmemesine aittir. Yoksa Allah’ı bilmenin terki mânâsına gelmez.”

Peygamberin ismini duyan ve vazifesini bilen, ancak bundan menfi şekilde haberdar edilen kimselerin durumu ne olacak?

Bu suale cevap olarak, İmam-ı Gazzâlî Hazretleri’nin aşağıdaki tasnifine göz atalım. Bu tasnifinde İmam-ı Gazzâlî Hazretleri o zamanda yaşayan Hıristiyanların ve henüz Müslüman olmamış bulunan Türklerin durumunu ele almakta ve şöyle buyurmaktadır:

“İnancıma göre, inşâallah Allah-u Teâlâ, zamanımızdaki Rum, Hıristiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümûlüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm’ın dâveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir. Bunlar üç kısımdır:

1-Hazret-i Muhammed’in (asm.) ismini hiç duymamış olanlar. Bunlar ehl-i necattır ve cennete gireceklerdir.

2-Hz. Peygamber’in ismini, onun güzel vasıflarını ve gösterdiği mu’cizeleri duymuş olanlar. Bunlar, buna rağmen ona iman etmezlerse kâfir sayılırlar ve cehenneme girerler.

3-Bu kimseler, tâ küçüklüklerinden beri Hz. Peygamber’i "İsmi Muhammed olan ve peygamberlik iddiasında bulunmuş biri” şeklinde tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın “Müseylemetü’l-Kezzab” olan yalancı birinin peygamberlik iddia ettiğini” duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grupta olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hz. Peygamber’in ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıdlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez.” (İmam-ı Gazalî, İslâm’da Müsamaha, s, 60-61 (Terc. Süleyman Uludağ)

Bugün de çeşitli ülkelerde İmam-ı Gazzâlî Hazretleri’nin tasnifindeki üçüncü gruba giren insanlara rastlamak mümkündür. Dünyanın ücra bir köşesinde içtimaî hayattan uzak ve Din-i Hakk’ı bulma imkânından mahrum kimseler olabileceği gibi, esaret kamplarında hür dünyanın varlığından bile habersiz nice mazlumlar vardır. Bunların içinde bulundukları hayat şartları ve imkânları ile Din-i Hak olan İslâm dinini bulmalarının zorluğu meydandadır. Hikmeti nihayetsiz ve rahmeti her şeyi ihata eden Allah-u Azimüşşân’ın bu gibi kimselere muamelesi, elbette içinde bulundukları şartlarla mütenasip olacaktır.

Lakin ulaşması mümkünken ulaşmaz ise; durumu ihtilaflı ve müphemdir. İmam-ı Gazalî bu konuda şöyle der:

“Peygamberin gönderildiğini bilmeyenler; bunlar ehl-i necattır. Bilip de inkâr edenler; bunlar ehl-i cehennemdir. Duyan fakat tahkik etmeyen, yanlış işitenler; bunların da necat ehli olması ümit edilir.” (bk. Faysal el-Tefrika beyn el-İslam ve el-Zındıka, Paris, 1983, s. 38-39)

Ahirette her ümmet, kendi şeriatına göre hesaba çekilecektir. Lakin geçerli olduğu ve hükmünün kalkmadığı dönemler için bu böyledir.

Burada “Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanımayan, tasdik etmeyen” birisi Müslüman olmaz denilmiyor. Zaten Müslüman olmanın ilk şartı onu tanımak ve tasdik etmekten geçiyor.

"Ve tam anlaşıldı ki, bir Müslüman bir hakikat-ı imaniyeyi inkâr etse, küfr-ü mutlaka düşer. Çünkü, başka dinlerin icmallerine mukàbil İslâmiyette tam izahat verilmiş, rükünler birbiriyle zincirlenmiş. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımayan, tasdik etmeyen bir Müslüman, Allah’ı da sıfâtıyla daha tanımaz ve âhireti bilmez. Bir Müslümanın imanı o kadar kuvvetli ve sarsılmaz hadsiz hüccetlere dayanıyor ki, inkârda hiçbir özür kalmıyor, âdeta akıl kabulde mecbur oluyor."(2)

Burada onu tasdik etmeden, yani İslam dininin iman esaslarını kabul etmeyen birisi Allah’ı sahih ve doğru bir şekilde bilemeyeceği gibi, ahiret hayatının hakikatini de idrak edemez, denilmek isteniyor.

Malum Hırıstiyanlık ve Yahudilikte de Allah’a ve ahirete iman esası var. Ama onların imanları Allah’ın sıfatlarında eksik ve kusurludur. Mesela, Hristiyanlar Allah’a oğul isnad ederek, O’nu beşerî hale getiriyorlar. Yahudiler, melekler -hâşâ- Allah’ın kızları diyorlar. Böyle iman nasıl sahih olabilir?

Bu açıdan baktığımızda en mükemmel, kusursuz, berrak ve pak olan Allah ve ahiret itikadı Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın getirdiği İslam'da bulunuyor. Onun dairesinden çıkan birisinin hakiki ve sağlam bir Allah ve ahiret itikadı kalmıyor.

İlave bilgi için tıklayınız:
- "Ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bilittifak, teferruattaki hatiatlarından muahezeleri yoktur." Fetret ehli kimlerdir; mükellefiyetleri nasıl olacaktır? "Usûl-u imânî" ne demektir?

(1) bk. Kastamonu Lâhikası, (76. Mektup).
(2) bk. Şualar, On Birinci Şua, Dokuzuncu Mesele.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

SORULARLARİSALE 2024 ANKETİ
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...