"Bu dâvâma çok burhanlardan ders almışım. Şimdi o burhanlardan mukaddematlı bir buçuk burhanı zikredeceğim." Burada neden “yarı burhan” deniliyor, izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İstikbal, yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur’âniye ve imaniye olacak. Öyleyse, şimdiki kader-i İlâhî ve kısmetimize razı olmalıyız ki, bize parlak bir istikbal, ecnebîlere müşevveş bir mâzi düşmüş. Bu dâvâma çok burhanlardan ders almışım. Şimdi o burhanlardan mukaddematlı bir buçuk burhanı zikredeceğim. O burhanın mukaddematına başlıyoruz:.."(1)

Birinci burhan, herkesin görüp kabul edebileceği bedihi ve zahiri bir delil olduğu için, tam olarak nitelendiriliyor. Evet, Üstadımız 1350 senedir insanlığın görüp hakkını teslim ettiği İslami hakikatlerin istikbalde hakim olacağının delillerini sunarken, bilinen ama az üzeri tozlanmış hakikatlerden bilgi vererek, aklı ve tarihi şahit gösterip uzun uzadıya konuyu izah ederek bürhanı tamamlıyor. "İşte, İslâmiyetin hakaiki hem mânen, hem maddeten terakki etmeye kabil ve mükemmel bir istidadı var." cümlesiyle başlayıp genişçe konuyu vuzuha kavuşturup ümitvar olmanın haklı sebeplerini ortaya koyar.

Diğer yarım burhan ise, kainatın umumuna yayılmış külli kanunların bir gereği olduğu için, hem çok latif ve görünmez hem de herkesin rahatlıkla görüp kabul edebileceği bir delil değildir. Bu burhanın görünmezliği ve latifliği için Üstad Hazretleri bu burhana yarım ifadesini kullanıyor diye anlıyoruz.

Avam bir insanın, "kainatta hayrın asıl şerrin tebei olduğu" kanunundan hareketle, mahz-ı hayır olan İslam’ın mahz-ı şer olan küfre, istikbalde galip geleceğini sarih bir şekilde öngörmesi ve istihraçta bulunabilmesi gerçekten uzak bir ihtimaldir. Lakin münevver ve alimler bunu takdir edebilir. Üstad nu konuyu da özetle şöyle ortaya koymaktadır:

"Dersin başında, bir buçuk burhanı dâvâmıza şahit göstereceğiz demiştik. Şimdi bir burhan mücmelen bitti. O dâvânın yarı burhanı da şudur ki: Fenlerin casus gibi tetkikatıyla ve hadsiz tecrübelerle sabit olmuş ki, kâinatın nizamında galib-i mutlak ve maksud-u bizzat ve Sâni-i Zülcelâlin hakikî maksatları, hayır ve hüsün ve güzellik ve mükemmeliyettir."

"Çünkü kâinata ait fenlerden her bir fen, küllî kaideleriyle bahsettiği nev’ ve taifede öyle bir intizam ve mükemmeliyet gösteriyor ki, ondan daha mükemmel, akıl bulamıyor. Meselâ, tıbba ait teşrih-i beden-i insanî fenni ve kozmoğrafyaya tabi manzume-i şemsiye fenni, nebatât ve hayvanâta ait fenler gibi bütün fenlerin her birisi, küllî kaideleriyle o bahsettiği kısımda Sâni-i Zülcelâlin o nev’ideki nizamında mucizat-ı kudretini ve hikmetini ve َاَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ ["O (Allah) ki, yarattığı her şeyi çok güzel yaptı.” (Secde, 32/7)] hakikatını gösteriyor."

"Hem istikra-i tâmme ve tecrübe-i umumî gösteriyor, netice veriyor ki: Şer, kubh, çirkinlik, bâtıl, fenalık, hilkat-i kâinatta cüz’îdir. Maksut değil, tebeîdir ve dolayısıyladır."(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Hutbe-i Şamiye.
(2) bk. age.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yükleniyor...