EMR-İ KÜNFEYEKÜN

“Allah’ın yaratmayı dilediği şeye, ol diye emretmesi ve böylece onun varlık sahasına çıkması”

OL EMRİ

“Ol” emrini inkâra kalkışanlar, bir asır önce bu dünya yüzünde yoktular. Şimdi ise varlık sahasında boy gösteriyorlar. Bu var oluş ya kendi iradeleriyle oldu, bu takdirde, “ol” emrini almak yerine, kendi kendilerine “olayım” dediler. Yahut iradeleri dışında var edildiler. Yâni “ol” emrine muhatap oldular.

Bu emir onların sandığı gibi heceli, sesli, mahreçli bir emir değildi. Zaten bu emrin canlı ve cansız her şeye verilmesi böyle bir anlayışa mâni.

Öyle ise bu emri nasıl anlayacağız? Bence meselenin en önemli yanı, buraya kadar olan kısmı. Yâni, şu mevcut eşya kendi iradeleriyle, kendi kudretleriyle mi yokluktan kurtulup varlık âlemine geldiler; yoksa bir emirle, bir kudretle mi?

Hiç kimse birinci şıkka “evet” diyemeyeceğine göre, ikinci şık sabit oluyor.

Bu emrin mahiyetine gelince:

Tefsir-i Kebir sahibi Fahreddin-i Râzi Hazretleri “ol” emri hakkındaki değişik te’villeri sıralar ve en kuvvetli te’vil olarak şunu kaydeder:

“Cenâb-ı Hakk’ın “ol” demesinden maksat, eşyanın yaratılmasında İlâhî kudretin sür’atle nüfuz ettiğini göstermektir. Bir de bu, Hak Teâlânın eşyayı düşünmeksizin, denemeksizin yarattığını gösterir.”

İslâm âlimleri, “Herşeyin melekûtu O’nun elindedir” âyetindeki “el” tabirini, kudret olarak tefsir ettikleri gibi, bu “ol” emrini de yine kudret ve irade olarak tefsir etmişler. Ve bundan murat, “Allah’ın dilediği şeyin, hiçbir engel olmaksızın, hemen meydana gelmesidir.” demişler.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Eşya fena ve zevale gitmiyor, daire-i kudretten daire-i ilme geçiyorlar” buyuruyor. Gözümüzden kaybolan eşyanın yokluğa gitmeyip Allah’ın ilminde bâki kaldığını bize ders veren bu güzel ifadeleri konumuz yönünden tahlil ettiğimizde şu hakikata varırız:

Her şey, yaratılmalarından önce de Allah’ın ilim dairesinde mevcuttu. İşte “ol” emri ilim dairesinde mevcut olan bu eşyaya veriliyor. Yâni, Allah’ın onları yaratmayı irade etmesi ve onların da böylece varlık sahasına çıkışları sanki bir emirle oluyor.

O halde, “kün” emri bir temsildir. “İlim dairesinden kudret dairesine geç” mânasını ifade eder.

***

Hidrojen ve oksijen “ol” emriyle birleşir ve su olurlar.

Yenilen gıda bir süre sonra insan tohumu olur, yine “ol” emriyle.

Ve rahimde nutfeye yeni bir emir gelir: Alaka ol. Bu emir ve benzerleri aralıksız tekrarlanır. İlâhî kudret ve irade o tohumu halden hâle evirip çevirir ve sonunda insan vücut bulur. Demek ki, nutfeye doğrudan “insan ol” denmemiş, sadece “alaka ol” denmiştir. Eğer “insan ol” emri verilseydi bebekler, rahimlerde bir anda teşekkül ederlerdi.

Dünya hikmet âlemi olduğu için, yaratılış sebepler tahtında ve kademeli olarak icra edilmekte. Ve bu safha safha yaratılışla nice sanatlar sergilenmekte.

Melekleri, yahut ruhları bir anda yaratmak, Allah’a mahsus bir sanat. Bu tarz yaratmaya “ibda” deniliyor. Öte yandan, nutfe yaratmak, onu halden hâle çevirmek ve sonunda insan hâline sokmak da ayrı birer İlâhî sanat. Bu kademeli yaratmaya da “inşa” denilmekte.

Bu hikmet dünyasında, İlâhî sanatların “inşa” edilmesinde “Ol!” emri, “Son şeklini al!” şeklinde değil de, “Bir sonraki safhaya geç!” tarzında verilmiş oluyor.

Emdiğimiz havaya gırtlakta, ağız boşluğunda ve dudakta ayrı emirler veriliyor ve böylece değişik harfler dökülüyor ağzımızdan. Demek ki havaya emir var, “ses ol” diye.

O ses, mübarek bir kelime ise ve onunla Rahmanî bir hakikat terennüm ediliyorsa yeni bir emir alıyor: Melek ol.

Okunan tesbihlerden, tekbirlerden, hamdlerden, yâni bütün mukaddes kelimelerden melek yaratılıyor. Havaya “ses ol” diyen, sese de “melek ol” diyebilir.

Bu emir ve iradeye karşı çıkacak kimdir?

***

DEĞİŞEN NE?

Bazı kimseler dillerine “kün” emrini dolamışlar. Hâlâ, diyorlar, bu yirminci asırda bile eşyanın var oluşunu “kün” emriyle açıklayanlar var.

Önce şu “hâlâ” kelimesi üzerinde biraz duralım. Bu asırda değişen ne? Güneş batıdan mı doğuyor? Karpuz ağaçta, elma bostanda mı bitiyor? İnsan hâlâ nutfeden yaratılmıyor mu? Ana rahmindeki bekleme süresi altı aya mı indi? Işığın sürati mi arttı? Sesin frekansı mı yükseldi? İnsan yine bütün bir kâinata muhtaç değil mi?

Fen ve teknik ne kadar ilerlerse ilerlesin, bu asrın insanı yumurtanın civciv olması için hâlâ yirmi gün beklemiyor mu?

Yardımcı hizmetlerde bazı gelişmeler olabilir. Gideceğimiz yere daha süratle varabiliriz. Kıt’alar ötesiyle bir anda görüşebiliriz. Ama tabağımızda duran peynir için hâlâ ineğe muhtaç değil miyiz? Balımızı yine arılar yapmıyorlar mı?

Dün bizi, önceki gün Âdem babamızı, ondan önce hayvanlar ve bitkiler âlemini ve onların bir safha önünde topyekün kâinatı yaratan kudret hâlâ işbaşında. Yine insan yaratıyor, yine çiçek yaratıyor, yine gece, yine gündüz yaratıyor. Yine öldürüyor ve diriltiyor. İnansın veya inanmasın hiçbir kul, bu kudretin icraatına en ufak bir müdahalede bulunamıyor.

İnsan bu kâinatta yeni bir şey yapıyor değil. Değişik bir varlık koyamıyor ortaya. O, kendi evini yükseltiyor ama, yavrusu yine Allah’ın kudretiyle boy atıyor. O, işyerinde tamiratlar yapadursun, hücrelerini yine Allah değiştiriyor, tazelendiriyor.

İnsan yine aynı âciz insan. Ve Allah yine bu âcizin bütün ihtiyaçlarını gören tek Kadîr, tek Hakîm, tek Hâlık...

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...