"Ey nefs-i emmare! Eğer evamire imtisal dairesinden çıkarsan, ya herkesin ayağını öpercesine müraat ve ihtiram etmeye mecbur olursun. Ve ya ehemmiyet vermeyerek ‘zalim-i ale’l-küll” olacaksın." cümlelerini açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu İ’lem’de, önce insanın üstün mahiyeti, istidadının yüksekliği, faaliyet sahasının genişliği nazara verildikten sonra, kendini unutan ve gaflete dalan isteyen nefse şöyle hitap ediliyor:

"Ey nefs-i emmâre! Niçin kendini hariç tevehhüm ediyorsun? Eğer evâmire imtisal dairesinden çıkarsan, ya herkesin ayağını öpercesine müraat ve ihtiram etmeye mecbur olursun. Veya ehemmiyet vermeyerek 'zâlim-i ale'l-küll' olacaksın. Bu yük ağırdır, taşıyamayacaksın, en iyisi, ecnebî olan şirki terkle mülküllahın dairesine gir ki, rahat edesin. Ve illâ, sefineye binip yükünü arkasına alan ebleh adam gibi olacaksın."(1)

Nefsin “kendini hariç tevehhüm” etmesi, kendini murakabenin dışında sayması mânasına geliyor. Aklen bunun böyle olmadığını çok iyi bildiği için, “tevehhüm” kelimesi kullanılmış.

Günlük hayatımızda bunun çokça misali vardır: “Duydun mu?”, derler, “falanca adam ölmüş.” Bu haber karşısında, “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” deriz. Dilimiz, “ölümü ve Allah’a rücu etmeyi” söylerken, nefsimiz kendini ölüm dışı gibi görmek ister. Kendi ölümünü hiç hatıra getirmek istemez. Sanki ölmek sadece başkaları içindir, bizim için değil.

Hâlbuki biz kâinatın içindeyiz, haricinde değiliz. O halde onda cereyan eden hâdiselerin de dışında olmamız aklen mümkün değil.

İnsan kendini hariç tevehhüm ederek, “ilahî emirlere uyma” dairesinden çıkarsa, ya sebeplere çok ehemmiyet verecek veya sebepleri ve onların eliyle gelen nimetleri hiç düşünmeyecektir.

Birinci hâl Allah’tan gaflet, ikincisi ise büyük bir zulümdür.

Ağaçlar, “tablacıdırlar.” Onları hiç nazara almamak, Allah’ın birer kudret mucizesi olan o harika fabrikaları tefekkür etmemek insana yakışmadığı gibi; onlara aşırı değer vermek de yakışmaz.

İstikamet yolu, sebepleri; “tablacı, fabrika, matbaa, sofra,..,” gibi telakki edip, hem onları, hem de onların eliyle kavuştuğumuz nimetleri Allah’ın yarattığını bilmek, şükrümüzü O’na yapmaktır.

Allah’a iman etmeyen, ibadet dairesinden çıkan, bütün kâinata ve sebeplere köle ve dilenci durumuna düşer. Sebeplerin karşısında, imandan gelen tevekkül ve teslimiyeti olmadığı için, sürekli titreyip korkar.

Diğer taraftan, sadece nefsinin süfli arzularının peşinde koşan, şefkat ve merhametten mahrum olan insanlarda acıma ve yardımlaşma gibi insanî vasıflar kaybolur. Her şeyi nefsine feda edebilecek kadar zalim ve acımasız olurlar.

Öyle ise hem dünyada hem de ukbada mutlu ve bahtiyar olmanın tek yolu, Allah’a iman, ibadet ve tevekkül etmektir.

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Zerre.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...