Risale-i Nur'da sofistik düşünceye karşı cevap var mıdır?
Değerli Kardeşimiz;
Sofestailik; kâinatın yaratıcısını, Cenab-ı Hakkı kabul etmemek için her şeyi inkâr eden, müspet veya menfi hiçbir hükme varmayan, daima şüphe içinde kalmayı esas alan felsefi bir doktrindir. Sofestailer, âlemde hakikat namına hiçbir şey tanımayan ve hakikati araştırmaktan sarf-ı nazar ederek, zevk ü safa, şiir ve edebiyatla eğlenen safsatacılar olarak tarif edilmekteler.
Risale-i Nur'da bu ekol hakkında uzun uzadıya bir izahat bulunmuyor. Risale-i Nur'da sofestailerin kâinatı ve kendilerini nasıl inkâr ettiklerine dair zaman zaman kısa bir gönderme bulunulur:
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Evham, şübehat, dalâletin menşe' ve mahzenlerinden biri: Nefis, kendisini kader ve sıfât-ı İlâhiyenin tecelliyat dairesinden hariç addeder. Sonra tecelliyata mazhar olanlardan birisinin mevkiinde kendisini farz eder, onda fenâ olur. Sonra, başlar, bazı tevillerle o şeyi de Allah'ın mülkünden, tasarrufundan çıkartır. Kendisinin girmiş olduğu şirk-i hafîye girdirir. Ve şirk-i hafîden aldığı bazı halleri o mâsuma da aksettirir."
"Hülâsa: Nefs-i emmâre, devekuşu gibi aleyhine olan şeyi lehine zanneder. Veya Sofestâî gibi münakaşa edenleridir ki, vekilleri birbirini reddeder. Teâruzan, tesâkutan kabilinden, 'Hiçbirisi de hak değildir.' diye hükmeder."
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Gafil nefis, âhireti dünyanın bitişiğinde ve dünyayla bağlı bir menzil zannediyor. Bu itibarla nefsin elinde iki silâh vardır. Dünyanın zeval ve fenasının eleminden kurtulmak için âhireti düşünmekle ümitvar olur. Âhiret için lâzım olan a'mâl külfetine gelince, gaflet veya tegafül ile ondan da kendisini kurtarır. Ölmüş olanların hayatta olmadıklarını düşünmüyor. Ancak, sefere gidenler gibi, görünmüyorlarsa da hayattadırlar, diye zanneder. Ve ölüme o kadar ehemmiyet vermiyor. Bazı dünyevî işlerini ebedîleştirmek için şöyle bir desise de vardır ki, 'Matluplarımın dünyada semereleri olmasa da esasları âhiretle muttasıl ve âhirette faydaları vardır.' diye mütesellî oluyor. Meselâ, ilim gibi, 'Dünyada menfaati olmasa bile âhirette faydası vardır.' diye iyi ciheti göstermekle, kötü ciheti altında yutturur."
"Hülâsa: Nefis, devekuşu gibidir. Şeytan Sofestâî, hevâ da Bektâşî'dir."(1)
"Eğer, faraza, tevehhüm ettiğin gibi, daire-i memleketinde daimî menziller, âli mekânlar, sabit makamlar, bâki meskenler, mukim ahali, mesut raiyeti bulunmazsa -şu hikmet, inayet, merhamet, adaletin hakikatlerine şu bekasız memleket mazhar olamadığı malûm; ve onlara mazhar olacak, başka yerde de bulunmazsa- o vakit, gündüz ortasında güneşin ışığını gördüğümüz halde güneşi inkâr etmek derecesinde bir ahmaklıkla, şu gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek ve şu müşahede ettiğimiz inayeti inkâr etmek ve şu gördüğümüz merhameti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emârâtı, işârâtı görünen adaleti inkâr etmek lâzım gelir. Hem bu gördüğümüz icraat-ı hakîmâne ve ef'âl-i kerîmâne ve ihsânât-ı rahîmânenin sahibini -hâşâ sümme hâşâ!- sefih bir oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabul etmek lâzım gelir. Bu ise, hakikatlerin zıtlarına inkılâbıdır. Halbuki, inkılâb-ı hakaik, bütün ehl-i aklın ittifakıyla, muhaldir, mümkün değildir. Yalnız, her şeyin vücudunu inkâr eden sofestâî eblehler hariçtir."(2)
İnkâr bu fikri akımın tabii bir neticesi olmasından dolayı, Risale-i Nur'da serdedilen bütün ispat ve deliller bu akıma dolaylı ya da dolaysız bir cevap hükmündedir. İspat ve delil karşısında adem-i kabul dava eden bir adama yapacak bir şey bulunmuyor, ilmi açıdan bu tarz ekolleri ciddiye de almak gerekmiyor.
Evet, inkâr edenler iki sınıftır. Birisi "adem-i kabulcüler", diğeri ise "kabul-u ademciler"dir. Her ikisinin de esası bozuk, ispatı mümkün değildir.
"Adem-i kabul", bir şeyi körü körüne delilsiz ve mesnetsiz inkâr etmek manasına geliyor. Yani bu tarz inkâr edenler şunu demek istiyor; "Sizin dininiz her ne kadar makul ve hakkaniyetli bir din olmuş olsa da ben yine de iman etmiyorum." Yani bu tarz kâfirler akıl ve vicdan gözünü kapayıp İslam’ı reddediyorlar. Bu tarz tutucu ve bağnaz kâfirlere delil ve ispat işlemez. Bunlarda muhakeme ve akıldan çok inat ve taassup hükmediyor. Sofestailik bu akıma yakın duran bir fikri harekettir.
"Kabul-u adem" de ise kâfir temeli ve esası olmayan küfrü var kabul edip, bunu kendince ispat etmeye çalışıyor. Yani bu tarz kâfirler diğerinin aksine muhakeme ve akıl ile küfrü ispata kalkışıyor ve fikrinin doğruluğunda ısrar ediyorlar.
Olmayan bir şeyin ispatı dünyada en zor iştir. Bu sebeple bu nevi kâfirlerin mesleği olmayan bir şeyi ispat üstünde gittiği için en zor iş bunların işidir. Allah’ın varlığına ve birliğine dair milyonlarca kuvvetli delil karşısında durup, bunları tek tek çürütmek ve onların aksini ispat etmek, muhal ve imkânsız bir gayret ve çabadır. Risale-i Nurlarda ekseri bu çeşit kâfirlerin fikri çürütülüp imkânsız ve esassız gösteriliyor.
Meselâ; bir adama “dünyada ananas diye bir meyve var”, denilse, adam ananasın yetişmediği bir iklimde onu arayıp bulamasa “yok” deyip inkâr eder. Hâlbuki ananasın yetiştiği iklimlere baksa görecek. Ama adam; “Ben kendi bulunduğum iklimimden başka mekân tanımıyorum” dediği için, bu adama ananasın varlığını kabul ettirmek mümkün değildir. Bu adamın inkârı ilmi değildir, bir kuru inattır ve hükümsüzdür. Bu yüzden bu adamla uğraşmaya değmez.
Dipnotlar:
(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Zerre.
(1) bk. Sözler, Onuncu Söz, On Birinci İşaret.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü