"Hem de ‘dâllün bil-ibare’nin maksudu ve ‘dâllün bi’l-işaret’in medlûlü ve ‘dâllün bi’l-fehvâ’nın mefhum-u kıyasîsi ve ‘dâll-bi’l-iktizâ’nın mânâ-yı zarurîsi ve daha başka mefahim, umumen bu silsilenin birer tabakasından in’ikad eder ." İzahı?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Demek, müteşahhıs olanı, kelâmın suret-i mahsusası içine alıyor. Ve tasallub etmeyeni fehvanın eline verir. Ve tahassul etmeyeni işaret ve keyfiyet-i kelâma yükler. Ve takattur etmeyeni kelâmın müstetbeâtına havale eder. Ve tebahhur etmeyeni üslûbun ihtizazatına ve kelâmla refakat eden mütekellimin etvarıyla rapteder."

"İşte bu silsilenin borularından ismin müsemmâsı ve fiilin mânâsı ve harfin medlûlü ve nazmın mazrufu ve heyetin mefhumu ve keyfiyatın mermuzu ve müstetbeatın müşarünileyhleri, hitabı teşyi eden etvarın muharrikleri, hem de 'Dâll bil-ibare'nin maksudu ve 'dâll bi'l-işaret'in medlûlü ve 'dâll bi'l-fehvâ'nın mefhum-u kıyasîsi ve 'dâll-bi'l-iktizâ'nın mânâ-yı zarurîsi ve daha başka mefahim, umumen bu silsilenin birer tabakasından in'ikad eder ve şu madenden çıkar. Eğer seyretmek istersen, kendi vicdanına bak, şu meratibi göreceksin."(1)

Kalp ile lisan arasında bulunan latif ve kesif manaları tasvir edip cümle haline çevirmek için birçok yöntem ve üslup vardır. Bu yöntem ve üslup da kesif olan manaya kesif levha ve işaret koymak, latif olan manaya da latif ve nurani işaret ve levhalar koymak şeklinde gerçekleşiyor. Yani burada asıl nokta; mana ile mananın elbisesi hükmünde olan lafız ve cümlenin arasındaki ilişki ve bağlardır. Mana latif ise ona işaret eden lafız ve cümle de latif düşüyor. Üstad burada mana ile lafız arasındaki münasebete ve çeşitlerine işaret ediyor.

İsim varsa müsemması, yani ismin sahibi de vardır; fiillerin arka cephesinde fiilleri tetikleyen manalar hükmeder. Her harfin bir medlülü, yani delalet ve işaret ettiği bir mana vardır. Nazım; yani cümle ve lafız kalıpları zarf gibidir, içinde birçok latif ve kesif manaları barındırır.

Kur’an’ın umumunun külli bir manası olduğu gibi, her bir ayetlerin keyfiyetlerinin de remizleri ve kendine has manaları vardır. Bir kelimenin açık bir manasının zımni ve işari, gereklilik esasına dayalı manaları da vardır.

Dâll bi'l-fehvâ: Söylenen sözün veya ifâdelerin hülâsasından çıkan mânaya göre delil ve işaret olmak.

Dâll bil-ibare: Bir ifade veya sözden muayyen bir mânanın ve hükmün anlaşılması. Meselâ: "Zekât, Müslümanların fakirlerine verilir, hiçbir zengine verilmez." ibaresi, zekâtın yalnız Müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mutabıkıyye ile delâletidir. Zengin olan belli şahıslara da verilemeyeceğine delâlet-i tazammuniye ile delâlet eder. Zekât hususunda, zenginler ile fakirler arasında fark bulunduğuna da delâlet-i iltizamiye ile delâlet eder.

Dâll bi'l-işaret: Sözdeki mânanın işâretine göre delil olmak. Üç nevi delâletten biri ile sevkedildiği mânanın gayrisine yâni; söylenince maksud-u asli olmayan bir mânaya delâlet eden lâfızdır.

Meselâ: "Cenab-ı Hak bey'i helâl, ribâyı haram kılmıştır." ibâresi, bey', yani alışveriş ile ribâ (fâiz) arasında fark bulunduğunu beyan için sevk olunmuştur. Bundan asıl murad budur. O hâlde bu ibâre meşru alışverişle faiz arasında fark bulunduğuna "delâlet-i mutabıkıyye" ile delâlet ettiği gibi, bey'in helâl, fâizin haram olduğuna da yine "delâlet-i mutabıkıyye" ile "bi'l-işâre" delâlet etmiş olur.

Yine bunun gibi bir malın abde verilmesini veya verilmemesini isteyen bir kimseye karşı "Bu malı hiçbir şahsa vermem." sözü, bu malın abde verilmeyeceğine "delalet-i tazammuniye" ile "bi'l-işâre" delâlet eder.

"Evlâdın nafakaları mevludün leh üzerinedir." ibâresi de çocukların neseblerinin, babalarından sâbit olacağına delâlet-i iltizâmiye ile bi'l-işâre delâlet eder. Çünkü, babanın mevlüdün leh olması, nesebin kendisinden sübutunu müstelzimdir."

Dâll-bi'l-iktizâ: İktizası ile delâlet eden. * Ist: Şer'an muhtacun ileyh olan bir lâzime delâlet eden lâfızdır. Başka bir tâbir ile vaz'olunduğu mânadan mukaddem isbatına şer'an lüzum ve ihtiyaç mevcud olan bir medlule delâlet eden ibaredir.

Meselâ, bir kimse bir şahsa hitaben: "Evini, şu kadar liraya benim nâmıma medrese yap." deyip o şahıs da evini medrese yapsa, o ev o kadar lira mukabilinde o kimse nâmına medrese yapılmış olur. Çünkü bu söz ile "Evini şu kadar liraya bana sat." sonra "Onu benim nâmıma medrese yap." denilmiş olur. "Evini medrese yap." emri bir muktezîdir. Evin satılması da muktezâdır. Bu muktezâ olmadıkça öyle bir mânanın emri hükümsüz kalır. Artık öyle bir emrin sıhhatı için evvelce bu muktezânın vücuduna lüzum ve ihtiyaç vardır. Binâenaleyh, o emir bu muktezaya bi'l-iktiza delâlet etmektedir.

(1) bk. Muhakemat, İkinci Makale (Unsuru'l-Belagat), Altıncı Mesele.

İlgili ders videosu için tıklayınız:
- Prof. Dr. Şadi Eren, Muhakemat Dersleri (30. Bölüm).

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...