"Hikmet-i Kur’an'ın halis bir tilmizi ise bir abddir." Burada Kur’an'ın halis tilmizine örnek olarak gösterilen abd ile felsefenin halis tilmizine örnek olarak gösterilen Firavun'un vasıfları arasında bir mukayese yapabilir misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Her insan, gözünden güneşe, ciğerinden havaya, ayaklarından yer küresine kadar hadsiz eşyaya muhtaç olarak yaratılmıştır ve bunların hiçbirini de yapacak güçte değildir. Onun için bir nokta-i istinad ve cihet-i istimdat aramak mecburiyetindedir. İşte, beşer takatini çok aşan bu ihtiyaçların en güzel şekilde görülmesi, her vicdanı Allah’a teveccüh ettirir. Otuz Üçüncü Söz'ün Otuz Birinci (İnsan) Penceresinde bu husus şöyle dile getirilir:

“ … Her vicdanda şu nokta-i istinad ve nokta-i istimdat cihetinde iki küçük pencere, Kadîr-i Rahîm’in bârigâh-ı rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir.”

Her mümin kulun vicdanen kabul ettiği bir dizi hakikat var; bunlardan birkaçını sıralayalım:

- Bu âlem beni bilmez ve tanımaz. Ben her şeye muhtaç olarak yaratılmışım ve her şey benim imdadıma koşuyor. Yine, ben sonsuz âcizim, ama her şey bana yardım ediyor.

- Bu varlık âleminde her mahlûka birtakım vazifeler yüklenmiş, onun dışında bir şey bilmezler ve yapamazlar.

- Beni annem ve babam yapmış değiller; onlar da benim gibi yapılmış, yaratılmışlar.

- Organlarımı en ince teferruatına kadar, ruh dünyamı da yine en ince hissiyatıma kadar tanzim eden biri var.

- Bu varlık âleminde hiçbir şey vazifesiz değil, hikmetsiz değil, manasız değil. Benim varlığım da bu kâideye dâhil. Öyle ise benim de bir vazifem olmalı.

- Bu âlemde kimse kendi vazifesini kendisi tayin etmiş değil, öyle ise ben de bir insan olarak Rabb'ime karşı neler yapmam gerektiğine, O’na nasıl ibadet edeceğime, nimetlerine nasıl şükredeceğime kendim karar veremem.

İşte bu gibi esaslar insana şu hakikatleri ders verirler:

- Sen Allah’ın kulusun. Sen Rabbü'l-Âlemin'in terbiyesinden geçmiş bir varlıksın.

- Sen yaratıcını tanımak ve onun razı olacağı bir ömür geçirmek mecburiyetindesin.

- Âlemde her şey güzel ve sen bu güzellikler âleminin en güzel meyvesisin. Kendini sevdiğin gibi, sana hizmet eden varlıkları da seversin. Bu sevilenlere bu güzellikleri vereni sevmek, senin insanlığının gereğidir.

İşte bu gibi hakikatleri bilen, bilmekten de öte hayatına mal eden insan, ubudiyetin sırrına erer ve kul olma şerefini taşır ve bütün ömrünü bu şuurla geçirir.

Bunların zıddını iddia etmek ancak firavunlukla izah edilebilir. Nil nehrinin sahibi olduğunu iddia eden Firavun bile denizlere, okyanuslara, ormanlara, yıldızlara sahip olduğunu iddia edememiştir. Öyle ise bunları sahipsiz sanmak yahut tabiatın eseri bilmek, tesadüfen olmuş addetmek ayrı bir firavunluk misalidir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...