"İnsan her ne kadar fâil-i muhtar ise de meşiet-i İlâhiye asıldır, kader hâkimdir. Meşiet-i İlâhiye, meşiet-i insaniyeyi geri verir, hükmünü icra eder. Kader söylese, iktidar-ı beşer konuşmaz, ihtiyar-ı cüz’î susar." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kader; ızdırarî ve ihtiyarî olmak üzere ikiye ayrılır. Hangi ana babadan dünya geleceğimiz, boyumuz, göz rengimiz vs. bunlar bizim irademiz dışında olanlar ızdırarî kaderdir. Burada insanın hiçbir tesiri ve mes’uliyeti yoktur.

Bir de bizim irademize göre vuku bulan kader vardır ki, kul neyi ister ve neyi ihtiyar ederse Cenab-ı Hak da onu yaratır. Kişi camiye de gitse, şer bir yere de gitse yürümeyi yaratan Allah’tır. İsteyen ve tercih eden kul, yaratan ise Allah’tır. İhtiyarî kaderde idare ve tercih tamamen insanın iradesine aittir; yaptığı her şeyden mes’uldür. İman-küfür, iyi-kötü, hayır-şer, günah gibi şeyleri tercih eden insandır.

Dünyaya gelen her insan bir kader programına tâbidir. İnsanın ne yapacağını, başına ne geleceğini Yüce Allah ezelî ilminde biliyor. Ancak Allah’ın bilmiş olması, insanın o işi yapmasını zorlamaz. Çünkü Allah, insanın önüne sonsuz tercih şıkları koymuştur. İnsan kendi iradesini kullanarak, hangi yolu tercih ederse, Allah onu yaratır, mes’uliyet insana aittir.

İnsanın kendi iradesiyle yaptığı bütün işler, bu ölçüyle değerlendirilebilir. Mesela; Cenab-ı Hak, meyhaneye gitmenin haram, camiye gitmenin ise faziletli olduğunu insanlara bildirmiş bulunmaktadır. İnsan bedeni ise kendi iradesiyle, misaldeki asansör gibi her iki yere de gitmeye müsait bir yapıdadır.

Allah bu küçük dairede -tabiri caiz ise- kudretini insanın iradesine bağlıyor. "Sizden istemek, benden yaratmak" şeklinde fıtrî bir akit var. İktidarı zayıf, ilmi mahdut ve iradesi cüz’î olan insan neye meylediyor, neyi yapmayı tercih ediyorsa Allah da onu yaratıyor. Şayet Allah kudretini insan iradesine bağlamasa idi, insanın seçme ve isteme hürriyeti olamayacaktı.

İnsan mahiyetine kader tarafından konulan istidatlarını inkişaf ettirmek tamamen kendi iradesindedir. Şayet insan kabiliyetleri hayırda ve Allah yolunda istihdam ederse, onu âlâ-yı illiyyine çıkarır. Eğer insan istidadını şerde kullanırsa bu sefer de esfel-i safiline düşer.

Üstad Hazretlerinin yukarıda ifade etmiş olduğu beyanların hepsi, bu dairenin te’kidi ve te’yididir. Yoksa cüz’î ve itibarî de olsa insanın amellerini tercih etmesi iradesiyle mümkündür. Hâkim ve müreccih insan iradesidir, yaptığı her şeyden mes’uldür.

Meşiet; Allah’ın dilemesidir. “Allah dilemedikçe siz hiçbir şey dileyemezsiniz.” (İnsan Suresi, 76/30)

Bu âyet-i kerîme, Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu, gökleri ve yeri, insanları ve işlerini O’nun yarattığını, gizli ve açık her şeyi bildiğini, O dilemedikçe insanın bir şey yapamayacağını beyan etmektedir. İnsan irade sahibi bir mahlûktur ancak istediği her neticeyi elde etmesinde iradesi yeterli değildir. İnsanın kendi iradesine bırakılmış işlerde, insan dilemedikçe Allah o işi yaratmaz. Meselâ: İnsan yürümeyi dilemezse, yerinden kalkmazsa Allah onu yürütmez. Yürümeye karar verirse, Allah da onu yürütür, istediği yöne götürür.

Bazı işler de vardır ki, insan işi yapmaya niyetlenir ve karar verir, ama Allah küllî iradesiyle ona izin vermez. Kişi İstanbul’a gitmek için bilet alır, ama rahatsızlanır veya yakınlarından biri vefat eder, o da o menzile varamaz. Demek ki kişinin bir şeyi irade etmesi, o işin mutlaka meydana geleceği mânasına gelmez. Esas olan Yüce Allah’ın dilemesidir. O dilerse, kul da o işte muvaffak olur.

Yüce Allah dilemezse hiçbir iş vücuda gelmez, hiçbir mahlûk vücut sahasına çıkamaz. Bütün havl ve kuvvet O’ndandır. Her şeyin dizgini O’nun elindedir.

Bu dünyada ahiret namına bir imtihan geçiren insanoğluna, bir cüz’î irade ve hürriyet verilmiştir. Bu iradenin serbest bırakılması sayesinde, insan dilediği şeyi tercih eder, arzu ettiği yoldan gider, beğendiği mesleği seçer. Bütün bunlarda, “insan fail-i muhtardır” Yani, ihtiyar ettiği, tercih ettiği şeyi yapma, istediği fiili icra etme imkânına sahiptir. Zaten böyle olmasa, insanın imtihan olması nasıl gerçekleşecektir?

Bununla birlikte, insanın her dilediği şeyin tahakkuk etmediği de ayrı bir hakikattir. İçimizi yakan trafik kazaları bunun en açık delilidir. Kaza yapan bir otobüsteki bütün yolcular, otobüse kendi iradeleriyle binmişler ve birtakım işler görmek üzere bir şehre doğru yönelmişlerdir. Lakin ayet-i kerimenin hükmü kendini göstermiş ve Allah dilemediği için o işlerin hiçbiri yapılamamış ve o yolcular kendi diledikleri şehre değil, Allah’ın dilediği kabir âlemine göçmüşlerdir.

Yaptığımız bir ticarette, dileğimiz kazancı elde edemeyişimizden, bir öğrencinin dilediği fakülteye kayıt yaptıramayışına kadar günlük hayatımızda o kadar çok hâdise cereyan eder ki, bunların tamamında kullar kendi iradelerini kullanmışlar ve bir neticeye yönelmişlerdir; ancak İlâhî irade başka türlü tecelli etmiş, Üstad'ın ifadesiyle “Meşiet-i İlahiye, meşiet-i insaniyeyi geri vermiştir.” Bu İlâhî hakikat, kulun cüz’î iradesinin, hâdiselerin vukuunda tek ve yeterli sebep olmadığına dikkat çeker ve insanları daima Allah’a sığınmaya, O’ndan yardım dilemeye sevk eder.

Bu hakikati yanlış değerlendirerek, kulun hidayete erme konusunda hiçbir rolü olmadığını sanmak ve bu ayeti, Cebriyecilerin anladığı mânâda, iman ve hidayeti engelleyici bir unsur olarak kabul etmek çok yanlış olur.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

tilmizz
insanın fiillerinin vucud bulabilmesi için insan iradesi ile ilahi iradenin ayni işte içtima etmesi şarttır.yani sadece insanın o işi yapmayı dilemesi tek başına yeterli değildir.Bu nedenle Allah dilemedikçe hiç bir şey olmaz denmiştirki bu cebir değildir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...