"Küre-i arz kafasının aklı hükmünde olan Kur’ân" ifadesini, kâinatın insanda gizli olması zaviyesinden izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Allahu a’lem, o tulûun sebeb-i zâhirîsi: Küre-i arz kafasının aklı hükmünde olan Kur’ân onun başından çıkmasıyla zemin divâne olup, izn-i İlâhî ile başını başka seyyareye çarpmasıyla hareketinden geri dönüp, garptan şarka olan seyahatini irade-i Rabbânî ile şarktan garba tebdil etmekle güneş garptan tulûa başlar."(1)

Nasıl güneş ışığı ile dünyamızı aydınlatıyor, ısısı ile dünyamızı ısıtıyor ise, Kur’an da manevî bir güneş olup gönül dünyamızı aydınlatıp, fikir bahçemizi ışıklandırıyor. Kalpteki gaflet buzullarını eritip, fikir tortularını törpülüyor. Bize hakkın yolunu ve istikametin ayarını ders veriyor. Bize hem dünyada hem ahiret âlemlerinde şaşmaz ve şaşırtmaz bir rehberlik yapıyor. Kâinatın sırlarını çözüp aklın imdadına koşuyor. Kur’an, aklı alıp yüksek ve ulvi âlemlerde dolaştırıyor. Değil bu süfli âlemleri ta öteleri bize tarif ediyor.

Mesela, insan şahsî kuvveti, cüz’î ilmi ve sönük fikri ile ölüme baksa, mevti; bir yokluk, kabri ise dipsiz bir karanlık kuyu olarak tevehhüm eder. Ama iman ve Kur’an nazarı ile baksa, ölümün ebedî bir saadetin başlangıcı, sonsuz bir kavuşmanın girizgâhı olduğunu anlar. Demek vahyin ışığı ile aydınlanmayan akıl, ölümün sırrını çözemiyor. Akıl, Kur’an’ın dersine ve terbiyesine muhtaçtır.

Peygambersiz akıl, her zaman sırat-ı müstakimde yürüyemez, ufku her şeyi kuşatamaz ve tam bir mürşid olamaz. Çünkü akıl da bir mahlûktur, idraki sınırlı ve mahduttur. Nitekim Aristo ve Eflatun gibi üstün zekâ sahibi olan dâhiler, Allah’a iman ettikleri halde, tekrar dirilmenin ruhen olacağına inanmışlar ve bedenin de dirilmesini akıllarına sığıştıramamışlardır.

İnsan, mücerred akıl ile Allahü Teâlâ 'nın varlığını bilse dahi, O Zât-ı Akdes'in kudsî sıfatlarını ve esmasını, bu kâinatın yaratılış hikmetini, insanların vazifelerini, şu mevcudatın nereden gelip, nereye gittiklerini ve ahirete ait hakikatleri bilemeyeceğinden Cenâb-ı Hak onlara peygamberler ve semavî kitaplar gönderdi.

Sadece akıl ile hareket edenler, hâdiselerin iç yüzünü, necat yolunu, âlem-i ahirette olacak vukuatları bilemezler ve bilemediler de. Kur’an ve diğer semavî kitaplar, âlem-i ahirette olacak bütün hâdiseleri bir harita gibi insan aklının önüne koymuşlardır. Vahy-i ilahide akıl ve mantığın kabul edemeyeceği veya inkâr edeceği hiçbir hakikat yoktur.

Bir insan ne kadar zeki, kabiliyetli, ince anlayışlı, ilim ve irfanda ileri olursa olsun yine de vahye ve peygambere ihtiyacı vardır. İnsan, sadece aklını kullanarak varlıkları tanır ve vazifelerini bilir; fakat onların yaratılış gayelerini, tesbih ve ibadetlerini anlayamaz. Tevhid akidesi, hakikat-ı eşya, insanın ve kâinatın yaratılış gayesi gibi ulvi hakikatler, ancak onlar ile anlaşılır ve bilinir. Hem bu kâinatın ve insanın yaratılışındaki âli maksatlar ve ilahi hikmetler ancak “yüksek dellal, doğru keşşaf, muhakkik üstad ve sadık muallim” olan peygamberlerle bilinir ve anlaşılır.

Hazret-i Peygamber (asm) hem kâinat kitabını insanlığa ders veren bir muallim hem de Allah’ın bütün isim ve sıfatlarına en kâmil ve en parlak bir aynadır. Evet, onun tavrı, ahlakı, konuşması, susması, oturması ve kalkması, tamamı ile Allah’ın isimlerinin manasını ders veren canlı bir mektep gibidir.

Kur’an’ın nuru ve hidayeti dünyadan çıktığı zaman, yani insanlık İslam’ı tamamı ile inkâr ettiği bir durumda kâinatın gayesi bitmiş olacaktır. Çünkü kâinat kitabı ancak bu nur ve hidayet ile anlaşılıyor. Işığın olmadığı yerde, eşya görünmez ve manasız olur.

Kur'an'ın küre-i arzın aklı olması, eşyayı doğru ve hidayete uygun bir şekilde okumasıdır.

(1) bk. Şualar, Beşinci Şua.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...