"Kur’ân-ı Hakîm bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i müfekkiresidir." Kur'an'ın küre-i arzın aklı olmasını izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Nasıl güneş, ışığı ile dünyamızı aydınlatıyor, ısısı ile ısıtıyorsa, Kur’an da manevî bir güneş olup, gönül dünyamızı aydınlatıp, fikir bahçemizi ışıklandırıyor. Kalpteki gaflet buzullarını eritip, fikir tortularını törpülüyor. Bize Hakk'ın yolunu ve istikametin ayarını ders veriyor. Bize hem dünyada hem ahiret âlemlerinde şaşmaz ve şaşırtmaz bir rehberlik yapıyor. Kâinatın sırlarını çözüp, aklın imdadına koşuyor. Kur’an aklı alıp yüksek ve ulvi âlemlerde dolaştırıyor. Değil bu süfli âlemleri, ta öteleri bize tarif ediyor.

Kâinat bir mescid ise -ki her şey lisan-ı kal ve lisan-ı hâl dili Allah’ı tesbih edip zikrediyor- Kur’an bu mescidin nuru ve tilavetidir. Kâinat mescidinin nakışlarını ve mânalarını okunur ve anlaşılır kılan, Kur’an’ın nuru ve ışığıdır. Kafa feneri hükmünde olan akıl, kâinatın değil bütününü ışıklandırmak, bir zerresinin bile mahiyetini aydınlatmaktan aciz kalıyor. Öyle ise, akıl Kur’an’a ram olup, onun yardımı ve hidayeti ile kâinat kitabını okuması gerekir ki, ancak hakikatlere ve kâinatın sırlarına bu tarz ile ulaşabilir.

Kur’an, kâinat kitabını okuyan ve okutan, sırlarını çözen ve her şeyin hakikatini gösteren bir rehber ve bir muallimdir. Bizler ise bu rehbere uymak ve bu muallime talebe olmakla mükellefiz. Kur’an’ın kâinatı okumasına ve sırlarını çözmesine bir misal verelim:

Mesela, insan sönük fikri ile ölüme baksa, ölümü bir yokluk, kabri ise dipsiz bir karanlık kuyu tevehhüm eder. Bu tevehhüm ile bela ve sıkıntılar çeker. Ölümdeki ayrılık ve hiçlik acısı hayatını bütünü ile zehir eder.

Ama iman ve Kur’an nazarı ile baksa, ölüm ebedî bir saadetin başlangıcı, sonsuz bir kavuşmanın mebdeidir. Demek kuru akıl ölümün sırrını çözemiyor. Kur’an’ın dersine ve terbiyesine muhtaçtır. Daha bunun gibi binlerce hâdise karşısında insan vahyi inkâr edip aklına itimad ederse, bela ve sıkıntılara maruz kalır...

Allah’ın iki kitabı var. Birisi kelam sıfatından gelen semavî sahife ve kitaplardır. Diğeri ise kudret ve irade sıfatından gelen kâinat kitabıdır. Her iki kitabın da müellifi Cenab-ı Hakk'tır.

Allah kâinat kitabında kendi isim ve sıfatlarını teşhir edip izhar etmiştir. Bu yönü ile kâinat Allah’ın isim ve sıfatlarını talim ve teşhir eden bir mekteptir. Bu mektepte talim edilen mânaları insan kendi kısır ve nakıs aklı ile okuması ve anlaması imkânsız olduğu için, bu mânaların nasıl anlaşılacağına dair bir kitap bir de o kitabı insanlığa okutturacak ve ders verecek bir muallime ihtiyaç vardır.

İşte Kur'an-ı Kerim kâinat kitabında yazılı olan tevhid derslerini insanlığa talim edip ders veren sonsuz bir nurdur. O’nu en mükemmel bir şekilde okuyan ve bize okutan eşsiz mürşid ise, Habib-i Kibriya Efendimiz (asm)'dir.

İnsanlığın en zekileri olan filozoflara baktığımızda, kâinat kitabını okuyamadıklarını ve sınıfta kaldıklarını görüyoruz. Hâlbuki Kur'an’ı ve onu ders veren Peygamber (asm)'i dinleselerdi, kâinat kitabını doğru bir şekilde okuyacaklardı. Onlar akıllarına itimad ettikleri için kaybettiler.

Kur'an-ı Kerim’in ayetlerine dikkatle bakıldığında, nazarları hep kâinat kitabına yönlendirdiğini görürüz. Kâinat kitabını okumanın usul ve adabı nasıl olur, insanlığa bunu ders veriyor. Bunu yaparken de kâinattan misalî tablolar takdim ediyor. Kâinat üzerinde nakışları görünen isim ve sıfatlara dikkat çekiyor. Kâinatı bir san’at, Allah’ı da bir san’atkâr olarak ders veriyor. Hâlbuki Kur'an’ın dışındaki fikir ve nazarlar bu ince mana ve nakışları aklı ile okuyamadıkları için, ya tabiata ya da sebeplere veriyorlar.

Üstad Hazretleri bu manayı şu şekilde ifade ediyor:

"Evet, Kur'ân-ı Hakîm, şu Kur'ân-ı Azîm-i Kâinatın en âli bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümanıdır. Evet, o Furkandır ki, şu kâinatın sayfalarında ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekviniyeyi cin ve inse ders verir. Hem her biri birer harf-i mânidar olan mevcudata 'mânâ-yı harfî' nazarıyla, yani onlara Sâni hesabına bakar. 'Ne kadar güzel yapılmış; ne kadar güzel bir surette Sâniinin cemâline delâlet ediyor.' der. Ve bununla kâinatın hakikî güzelliğini gösteriyor.

Amma, ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise, huruf-u mevcudatın tezyinatında ve münasebatında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış. Şu kitab-ı kebirin hurufatına 'mânâ-yı harfî' ile yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken, öyle etmeyip 'mânâ-yı ismî' ile yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. 'Ne güzel yapılmış.'a bedel 'Ne güzeldir.' der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip kendisine müştekî eder. Evet, dinsiz felsefe hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir."(1)

(1) bk. Sözler, On İkinci Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

SORULARLARİSALE 2024 ANKETİ
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...